“Oradaydım!” Duvarı yirmi yaşımın sonsuz umutları, sarsılmaz inancı, küstah pervasızlığı ve müthiş saflığıyla, taş taş, tuğla tuğla, ellerimle ördüm ben. İnsanı, tarihi, umudu, inancı ve yenilgilerimizi, her şeyi metalaştıran kapitalizmin, duvardan koparılmış irili ufaklı taşlar, anı fotoğrafları ve göğüslerinde “9 Kasımda oradaydım” yazılı tişortlarla açtığı duvar dibi pazarında dolaşırken, “Ben de oradaydım,” diye düşündüm. “9 Kasım 1989’da değil, 1961 Ağustosu’nda, orada, duvarı örüyordum ben.”
Duvar, panzerlerin korumasındaki milisler ve işçiler tarafından bir gecede örüldü aslında Brandenburg Kapısı, iki duvar arasında, ürkütücü bir yalnızlıkla çevrili kalıverdi. İnsanların dehşet dolu şaşkın bakışları ve boyun eğiş alkışları eşliğinde, duvar birkaç günde yükseldi. Fabrikalardan, okullardan, gençlik örgütlerinden tabur tabur, gönüllü ve coşkulu giden bizler, ellerimizdeki tuğlalar, malalar, harçlarla çoktan bitmiş yapıya gereksiz yeni taşlar koyarken, “Ben de oradaydım,” diyebilmek, orada olmanın onurunu tarih önünde taşıyabilmek istiyorduk. İçine kötülüğün, sömürünün, baskının, eşitsizliğin giremeyeceği sağlam bir korunak; faşizme ve kapitalizme karşı Çin Seddinden daha görkemli bir kale örüyorduk inanç ve bağlılığımızla.
Ben duvarı kendi ellerimle, kendi inancımla, sarsılmaz doğrularımın taşlarıyla ördüm. Bu yüzden varlığından huzursuz olmadım, utanmadım. Aksine, sevdim onu. Kaçınılmaz, zorunlu bir çirkinlik, biraz acı da olsa iyileşmek için içilmesi gereken bir ilaç saydım.
Dünyanın en güzel kentlerinden birini ortasından bölen bu kadar hantal, kaba, kasvetli bir yapıdan senin gibi rahatsız olmadığımı sezdiğinde, şaşırdığını, belki biraz da uzaklaştığını, kuşkuya düştüğünü anımsıyorum. Aylardan ekimdi, yıllardan eski bir yıl. Hava alabildiğine güzel, hatta ılıktı. En çok buna şaşmıştın: “Berlin’de, ekim ortasında böyle ılık, güneşli bir gün!”
Göllere gitmiştik. Sonbahar yapraklarının üzerine oturmuştuk. Renkli balonlar gören çocuklar gibi sevinmiştin sonbahar güllerine. Suda taş kaydırmış, ördeklere ekmek kırıntıları atmış, o renksiz, çeşitsiz kahvelerden birinde kahveyle konyak içmiştik. Gece Batıya geçecektim. Friedrich Strase’ye kadar getirdim seni. Her şeyin beton, taş, demir ve betonun, taşın, demirin çirkin bir gri ve büyük bir özlem olduğu bu sınır kapısında, çıkış vizesi kuyruğuna doğru giderken, “Nefret ediyorum şu taş yığınından,” diye fısıldadığında, “Evet, çirkin, ama bir süre daha gerekli,” ya da “Bir gün kalkacak,” ya da en yalını, en güzeli “Ben de,” diyeceğime, “Onlar gibi konuşma,” diye yanıtladığımda, adımlarının birden hızlandığını, yüzünün gölgelendiğini anımsıyorum. Ayrılırken, bir daha ne zaman gelebileceğini her zamanki gibi sen söylemedin, ben sordum. “Belki bir ay sonra,” dedin, gittin.
Bir daha gelmeyeceğini, gelsen de aramayacağını, bir resmi toplantıda, bir konferansta, belki bir başka ülkede, bir başka kentte karşılaşsak da, birbirimizin yanından hafif bir baş selamıyla, iki yabancı gibi geçeceğimizi düşündüm.
Ama geldin. Unter der Linden’in başından Alexander Platz’a kadar tedirgin, kaçamak, sessiz yürüdük. Spree kanallarından birine bakan o pembe örtülü, pembe duvarlı, gümüş taklidi şamdanlarında pembe mumlar yanan şatafatlı restoranda, masa sırası beklemeden özel bölüme alınıp, seçkin şaraplarla lüks bir yemek yedik. Sosyalizmden söz ettik yemek boyunca. Devrim sorunlarının mı, kuruluş sorunlarının mı daha ağır olduğunu tartıştık. Çevreci hareketin, kadın hareketinin, barış hareketinin öte yanda sizleri nasıl zorladığını anlatırken, bunlardan gereksiz yere fazla etkilendiğini söyledim sana. Bütün eksiklere, güçlüklere, yanlışlara karşın, sosyalizmin yeneceğinde birleştik. O gece, duvarın aramıza soktuğu o belli belirsiz, itiraf edilmemiş uzaklığı aşmış gibiydik.
Ben seni; duvarın öte yanından, kurtarılacak dünyadan gelen umutsun diye; inançlarımın, kimliğimin, doğrularımın, dev aynalarında tasdikisin diye sevdim. Güvenli, mağrur, muzaffer kimligimin derinliklerinde gizlenen korku dolu, ürkek çocuk kuşkularına Batıdan gelen etkili bir ilaç, sarsılmaz bir kanıtsın diye ve belki de kadınlığını bile öne çıkarmaya gerek duymayan, iddiasız, özgür, huzur dolu güvenin için sevdim.
Sevdim mi?
Hiçbir aşk sözcüğü söylenmedi aramızda. Hiç soru sorulmadı. Hiç kavga etmedik, hiç söz vermedik, hiç bağlanmadık birbirimize. Buluşurken, konuşurken, sevişirken özgürdük. Yasamız yoktu, tarihimiz, sınırımız da. Farklı yönlerden esen rüzgarlar gibi, belirsiz bir zamanda, belirsiz bir yerde buluşurduk. Dünya küçüktü ve bugünüyle olmasa da yarınıyla bizimdi.
Dünyalarımızı ayıran duvarda payım, emeğim vardı. Duvar, inancımın anıtı, istesem de istemesem de kimliğimin rozetiydi. Seni duvara karşı duyduğum karışık duygulara benzer titreşimlerle, korkuyla, kuşkuyla, ama umutla sevdim. Duvarı anlamsız ve çirkin bulduğunu sezdiğim zaman, senden kuşkuya kapıldım, duvardan değil.
Yıkıntılar arasında geçen çocukluğumun ayrılmaz parçası oldu duvarlar.
Çocukluğumda, uzakları, ufukları daha iyi görmeye yaradıkları için, gençliğimde ve orta yaşımda, öte yandan, uzaklardan korudukları için sevdim onları.
Sen savaş çocuğu değilsin, geceyarılarında acı acı öten hava saldırısı alarmlarını, patlayan bombalardan yükselen korkunç ışığı, alev ve dumanı, bomboş tarlalardaki bomba çukurlarını, uzaktaki top ateşinin sesini, yıkıntılar arasında barınmayı, bilinmeyen bir düşmanın önünden kaçmayı -Alman orduları, yani kendi ordularımız mı, Ruslar mı, Amerikalılar mıydı düşman-, yıkıntılar arasında oynamayı bilmezsin. Dört bir yanın bunca karanlık, düşmanınsa bunca belirsiz olduğu yerde, duvarlar korunaktı. En azından, yeni bir saldırıda üstümüze yıkılana kadar.
Küçücüktüm, belki beş, belki altı yaşında… Sıskaydım, hastaydım, hiç bitmeyen büyük bir açlıkla açtım. Açlığımızı bastıracak birşeyler: havuç, patates, sebze kökleri aramaya çıktığımız, bomba çukurlarıyla delik deşik terk edilmiş tarlaların sonundaki, bir zamanlar bir çiftlik köşkü olan yıkıntının duvarlarına tırmanıp uzakları gözlerdim. Geceleri soğuktan, açlıktan, top seslerinden, karanlığı delen bomba yangınlarının alevlerinden korkup ağlamaya başladığımda, “Ruslar gelip bizi kurtaracak,” derdi annem.
Bunu kimseye, çocuklara bile söylemememi tembihlerdi sıkı sıkı. Hep gizliliklerle, sır saklamakla ve sır kovalamakla geçen hayatımın ilk büyük sırrıydı bu.
Hiç anımsamadığım büyük kentten kaçıp sığındığımız bu köyde, çocuk aklımla bile sezip yadırgadığım, bir türlü kendime yedirip kabullenemediğim bir yalnızlığımız vardı. Annem ne yapardı, nerede çalışırdı, biz üç kardeşe nasıl bakardı, anımsamıyorum. Yalnızlığımızı, açlığımızı, korkumuzu, bir de çok üşüdüğümüzü biliyorum. Babamsa, çerçeve içinden gülümseyen bir fotoğraftı. Köy çocuklarına karşı, biz üç kardeş taşlarla savaşırken, çocukların, “Führer hain babanızı öldürttü komünistin piçleri!” diye bağırmalarından o fotoğraf sorumluydu. Tanımadığım o adamı ve o fotoğrafı bu yüzden hiç sevmezdim.
Kardelenlerin ve kır lalelerinin bomba çukurlarında boy atmaya çalıştıkları bir bahar günü, anlaşılmaz dilleri, gürültülü kahkahaları, yorgun, ama güleç yüzleriyle, tanklarının üstünden, yol boyu dizilmiş çocuklara ekmek atarak geldiler. Onları, yıkık duvarların üstüne tırmanmış uzaklara bakarken, ilk ben gördüm. “Ruslar geliyor, kurtulacağız!” diye avaz avaz bağırarak eve koştuğumu, annemin avucuyla ağzımı kapatmaya çalıştığını, nicedir tuttuğu gözyaşlarını bıraktığını, kardeşlerimin, “Şimdi elimizdesiniz artık pis Naziler!” diyerek köy çocuklarını dövmeye çıktıklarını ve asıl, askerlerin attığı ıslak kara tayının un ve çamur karışımı tadını anımsıyorum.
Gece, ateşler içinde, ama titreyerek büzüldüğüm köşede, gün ağarana kadar, askerlerin gürültüleri ve annemin kahkahaları arasında, müthiş açlığımı bastırmak için bir küçük hayvan iştahıyla yuttuğum kara asker tayınını kustum.
Kusmuğum, 9 Kasım gecesi Batı Berlin’in ışıklı caddelerinden akan Doğulu seline ikram ve bahşiş niyetine atılan olgun, sarı muzların tadındaydı.
Tatlar ve kokulardaki o daha önce yaşamışlık duygusunu, ağır anı yükünü böylesine şiddetle duymamıştım hiç. Dazlak kafalı, siyah meşin ceketli Neo Nazinin attığı muzu neden kaptığımı, artık hiç aç olmadığım, açlık duygusunu çoktan beri yitirdiğim halde neden çocukluğumdaki aynı hayvanca iştahla yediğimi bilmiyorum.
İnsanın kendini alçaltmaktan, kendine azap vermekten duyduğu o anlaşılmaz zevkin doruğundaydım. Ne kadar dibe, ne kadar derine vurursam o kadar temizlenip kurtulacaktım sanki. Bir başka zaman, bir başka yerde, bir başka ben, yaşadım bunu: kurtarıcı askerlerin kara ekmeğini yiyip kustuğum geceden çok önceydi… Deliklerinden, yarıklarından öte yanın görüldüğü, artık bir trajedinin değil olsa olsa bir oratoryonun dekoru olabilecek Duvarın serinliğinde, yanan alnımın, avuçlarımın ateşini söndürmeye çalışırken, uzaklardan, derinlerden, beyaz karlara ve kurşuni sislere sarılı çıkıp gelen belli belirsiz, titrek, bir türlü tam yakalayamadığım bir anı… Bir anı bile değil, bir titreşim, bir duygu, bir acaba…
Ölümüne yorgundum. İtiraf ediyordum. İtiraf edecek bir suçum yoktu. Suçlar, günahlar itiraf edilir, yanılgılar degil. Günlerdir, saatlerdir, neden suç olduklarını anlamadığım doğrularımı, kimliğimi itiraf ediyordum. Karşımda sürekli büyüyen, devleşen gölgeler; boş, sonsuz, soğuk taş koridorlar, şafak vakitlerinde birkaç kurşun sesi: Bir mahkemeydi belki de. İtiraf ettikçe kendi suçluluğuma inanıyordum, aşağılandıkça kurtuluş duygusuna kapılıyordum.
Mahkeme salonunda çınlayan kendi sesimle sarhoş, itiraflarımın idam hükmü için yetersiz kalmasından korkuyordum. Proletaryanın ve devrimin yüce çıkarlarına, partiye nasıl ihanet ettiğimi, aynı komplonun içinde yer alan menşevik hainlerin kimler olduğunu haykırırken, sarı-yeşil bir safra kusuyordum. Sonra karanlık, ıssızlık, dondurucu, büyük beyaz gece…
Muz, safra ve kusmuk tadındaydı. Işıklı, pırıl pırıl, zengin cennet Batının vitrini Ku’damm’dan akan vahşi ve çılgın kalabalığın ortasında, beni elimde o muz kabuğuyla buldun.
9 Kasım gecesi, ben de oradaydım.
Oradaydım… Duvarın nasıl çatladığını, delinip yıkıldığını seyretmek için değil, öte yana geçip sevdiğim adama ulaşabilmek; bu mutlu, hırslı ve çılgın kalabalığın saldırısından kaçıp sana sığınabilmek için akıntının tersine, yüzüyordum. Yüzüne özgürlüğün karnaval maskesini ve mutluluğun zorunlu gülücüğünü takmış insan seli önce duvara, sonra öte yandan gelen dalgaların gücüne kapılıp, yüzgeri, kentin Batısına doğru akarken, ben seni arıyordum.
O çirkin beton yığınından hep nefret ettim ben, bilirsin. Ardındaki erişilmez hayalimizi, büyük umudumuzu ne kadar tutkulu sevdimse, duvarı o kadar yadırgadım. Bunu sana söylediğimde -ılık bir ekim gecesi, kafalarımız şarapla ve sevgiyle buğulu, Friedrich Strase kapısında, Batıya geçmek üzereyken- sesinin birden donduğunu, havanın ağırlaştığını, benden uzaklaştığını anımsıyorum.
Yeraltı trenlerinin durmadan geçtikleri, terk edilmiş, karanlık metro durakları, kenti bölen o boş, çirkin yıkıntı kuşak, sanki Nazi döneminden kalmış haki üniformalı ve hep ateşe hazır silahlı askerlerin kurt köpekleriyle bekledigi Friedrich Strase istasyonunun geceleri büsbütün artan dehşeti, vagonların altlarında, kompartımanların karanlığında kaçak arayan köpeklerin vahşi hırlayışları; Batıdaki yakınlarını ziyaretten dönen yaşlıların ellerindeki içi muz, portakal, kuruyemiş dolu plastik torbalar ve çiçek buketleri; demir turnikeler önündeki vedaların ve karşılamaların hüznü, hep burgu gibi saplandı içime; yanıtı bilinmediği için geçiştirilen bir soru, kendime bile itiraf edilmemiş bir acaba oldu. Duvarı sevmedim, savunmadım.
Ama karşı da çıkmadım, yüksek sesle haykırmadım yanlışlığını. Sorularımın yanıtlarından çok, belki de yeni sorulardan korktum. Yüksek sesle söylersem, sesimin duvarı değil, ardındaki ütopyamı yıkmasından korktum.
9 Kasımda, gecenin ilerlemiş saatlerinde, açılan kapılardan ve yıkılan duvar parçalarının üstünden, insanların nasıl boşaldıklarını, nasıl birbirlerini ezerek öte yana geçtiklerini ve yüzlerindeki şaşkın mutluluğu seyrederken, birden, evimin birkaç yüz metre ötesinden geçen duvarı aslında hiç görmediğimi, hiç anlamadığımı, hiç yaşamadığımı fark ettim. Dıştaki düşmana karşı barikat, ütopyamızın sağlam kale duvarı sandığımız o taş yığınının, bir hapisane duvarı, umutlarımızla aramıza girmiş bir engel olduğunu ilk o gece kavradım.
Akıntıya karşı yürümekten vazgeçtim. Gecenin rozeti mutlu gülümsemeyi takındım dudağıma. İnsan seline karıştım. Bir daha hiçbir şeyin hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağım; bir daha hiçbir zaman kıpkızıl dalgalanan meydanlarda Enternasyonal’i otuz dilden söyleyerek, aynı sorusuz inanç, lekesiz umut ve kuşkusuz güvenle yürüyemeyeceğimizi; birbirimize öyle tasasız, yalın, gururlu sarılamayacağımızı biliyordum artık.
Seni Ku’damm’ın başında, yıkık kilisenin önünde buldum. Önce elindeki muz kabuğunu ve yüzünün sarı ışıklar altındaki olağanüstü beyazlığını gördüm. Elini tuttum; kalabalıktan sıyrıldık. Eski Berlin evlerinin çöp bidonlarıyla dolu güneşsiz avlulara açılan kapılarından, yan sokakların tenha gece kahvelerinden, bayramın dışında kalmış yoksul ve yabancı Türk mahallelerinden, yalnız ve hüzünlü sonbahar parklarından geçtik. Hiç konuşmadık. Sözün bittiği yerdeydik.
Seni oraya, parkın sonuna, Spree’nin o dar, karanlık, çirkin kanalının başına 70 yıl önceki cinayetin izini sürmeye getirdim. Elindeki muz kabuğunu alıp solgun ışıkların titreştiği kara sulara fırlattım. Yer bu yerdi, ama gün bugün değil. 70 yıl önceydi, 15 Ocaktı. Ufacık bir kadının kurşunlanmış cesedini askerler buradan fırlatmışlardı kanala.
Anımsadın: “Özgürlük, farklı düşünenlerin özgürlüğüdür.”
Anımsadım: “Henüz kaybetmedik; nasıl öğreneceğimizi unutmadıksa, yine kazanırız.”
Çok eskiden, okul sıralarında ezberlenmiş güzel bir şiiri belleğinin derinliklerinden yavaş yavaş çıkarırcasına mırıldandın: “Proletarya, sosyalizmi bir gerçekliğe dönüştürmeyi başaramazsa, hep birlikte ortak kıyametimizi yaşayacağız.”
Henüz başındaydık, henüz kızıl yıldızlar görkemli kubbelerden sökülüp yerlerde çiğnenmemişti. Yarı -tanrıların dev heykelleri, yüz yıldır intikam gününü bekleyen haçların, saliplerin ve sermayenin zafer çığlıkları arasında yerlerinden indirilip parçalanmamıştı. İnançlarımızla, hayatlarımızla, ölülerimizle kurduğumuz hayal dünyaları, iskambilden şatolar gibi birbiri ardına yıkılmamıştı daha. Çatlayan duvarın deliklerinden, çatlaklarından taşan bu yığınların, yanlışı düzelteceğini, eksiği tamamlayacağını korku dolu da olsa umutla bekliyorduk. Henüz kimliklerimizi ve belleklerimizi yitirmemiştik. Bir çarpışmayı kaybettiğimizi düşünüyorduk, savaşı değil. Yeniden başlamaya, duvarsız, sınırsız, alabildigine özgür bir dünya kurmaya hazırdık.
Neden tam da bu alıntı? Neden kıyameti anımsamak? Berlin’de 9 Kasım gecesi bir kanal boyu. Sularda şimdi sözleri anımsanan bir ölü. Ne ilk ne de son cinayet. Ayaklarımda ıslak gece otlarının ürpertici serinliği. Yorgun yüzün; kıyameti haber veren bir kahininki kadar duygusuz, ağır sesin.
Ben seni, sorusuz, kuşkusuz, belkisiz inanmak istediğim her şeyin, tüm doğruların sahibi olduğun için; ben seni duvarlardan bile kuşku duymadığın için sevdim. Doğu Berlin’in tenha, geniş caddeleri, görkemli yapıları, gizemli kanal boylarındaki kaçamak kavuşmalarımız boyunca bana da aşıladığın, sorularımı, kuşkularımı, Batılı rahatlığımın çocuğu ikircimlerimi silip geçen yalın inancın, mağrur güvenin için sevdim. Batının yalan çarkları ve sahte ışıkları arasında bin bir güçlükle edindiğim kimliğimi, senin aynanda sınadım, seninle güçlendirdim. Oysa ne kadar yenik, ne kadar yorgunsun bu akşam. Ne öfkeli, ne kuşkulu, hatta ne de düşünceli; sadece yorgun…
Batı Berlin’de, anacaddelerin göz kamaştırıcı, gürültücü görkeminden kaçıp ara sokaklara sığınmış bir kahve. Koyu kan rengi bir şarap kadehlerimizde. Pembe örtülü, pembe mumlu bir masada içilen başka bir şarabın anısı… Havada, bitirilmemiş bir işin insanın içinde bıraktığı suçlulukla karışık huzursuzluk duygusu. Bu gece aramıza giren, duvar değil duvarın yıkıntısı.
Şarap, dalından koparılmış ham bir portakal kadar buruk, neredeyse acı. İkimizi de Doğulu sanan garson hesabı almıyor: “Hoş geldiniz kadehi.
Bu gece bayram!” Yeniden sokaklara çıkıyoruz. Koca kent, böğrüne saplanmış bir bıçağın acısından kurtulmuşçasına kendinden geçmiş; gülüyor, uğulduyor, parıldıyor. Beklenmedik anda, vakitsiz gelen bir müjdenin sarhoşluğu içinde, çıldırmış.
Başımı boynuna gömüyorum. Ateşin olduğunu fark ediyorum, yanıyorsun. Seni bu çılgın kalabalıktan, bu sarhoş kentten kaçırmalıyım. Seni olanlardan değil, olacaklardan; seni değişmekten, başkalaşmaktan; bu bulanık, karanlık, kuşkulu suların, bu acımasız dalgaların kimliğini aşındırmalarından korumalıyım. Seni, özgürlük ve muzlara koşarken suçlu arayan yığınlara kurban vermemeliyim.
Kolundan sürüklüyorum; direnmiyorsun. İlk kez, buluşmamızdan, sevişmemizden daha önemli bir işin, yetişmen gereken çok önemli bir toplantın, bir görevin, bir konuşman yok; ya da var, ama aldırmıyorsun.
Duvarın yanıbaşındaki küçük, yalnız evime getiriyorum seni. Karanlık taş avluya girince kentin gürültüsü biraz hafifliyor. Gıcırdayan tahta merdivenleri birbirimize yaslanmış, ağır ağır çıkıyoruz. İçimizde, itiraf etmediğimiz karşı konmaz bir kaçma duygusuyla, yıkılan büyük duvarın hemen yanıbaşındaki dört duvara kapanıyoruz.
Ben seni, ilk kez o gece, ateşler içinde ve çaresiz sevişirken gerçekten sevdim. Güçlü düşmana, amansız saldırgana karşı bebeğini umutsuz bir çırpınışla korumak isteyen anne gibi. Kadınca bir koruma duygusu ve belki de yalnızca kadınlara özgü bir yaşama inadı ve cesaretiyle… Ben seni ilk kez o gece, inançlarımın, umutlarımın, kimliğimin doğrulanması olduğun için değil, yanılgılarımız ortak olduğu ve yanılgılarımızı da doğrularımız kadar paylaştığımız için sevdim. Ben seni o gece, belki de ilk kez sadece sen olduğun için sevdim. O gece soyunurken ceketinin cebinden düşen fotoğraflarda tanıdım seni ilk kez: Boynunda kırmızı pionier eşarbın, kısa pantolonun, elinde kırmızı üzerine sarı yazılı pankartınla bir çocuk yürüyüş kolunun en önünde yürüyordun.
Elinde bir tuğla, bir mala; gencecik, duvarı örerken objektife poz verip gülüyordun. Üstünde iğreti duran ciddi takım elbisen, koyu renk kravatınla, kimbilir hangi kongreden, hangi küçük zaferden, hangi uluslararası toplantıdan sonra, alabildiğine resmi, eklenti, bürokrat bir gülümseyişle Honecker’le kucaklaşıyordun. Sonra çok daha yenilerde, seni ilk tanıdığım yıllarda, bir göl kıyısında, tanımadığım güzel bir kadına sarılıyordun.
Hiçbir şey sormadım, hiçbir şey söylemedin. İçimde, seni -ne önder, ne kahraman, ne örnek- sadece insan, sadece erkek olarak bulduğum anda kaybediverme korkusu. İçimde salt, yalın, çırılçıplak insan seni eskisi gibi sevemeyeceğim kaygısı. Karmakarışık, tanımsız, ağır birşeyler içimde…
Gecenin ilerlemiş saatlerinde, ateşler içindeki uykundan inleyerek uyandığını; bütün gece ıslak, kara bir asker tayınını ve olgun bir muzu sayıkladığını, bütün gece kustuğunu anımsıyorum…
Sabah, büzülüp sızdığım koltuktaki dalgın uykumdan ayıldığımda, çoktan gitmiştin. Duvara koştum. Yarılmış, delinmiş, çökmüştü. Yüzlerce çekiç, belki de binlerce keski duvardan parçalar koparıyordu. “Satılık, satılık bunlar. Duvar anısı. Küçük parça 5, büyük parça 10 mark. Kapış gidiyor.”
O geceden sonra bir kez daha karşılaştık. Aralık sonuydu, Brandenburg Kapısı’nın açıldığı gündü. 9. Senfoniyi kentin hem Doğusuna, hem Batısına kurulan dev ekranlardan birlikte dinledik. Zaman zaman kara dönüşen soğuk, ama sakin bir yağmur çiseliyordu incecikten. Dev ekrandaki yaşlı Bernstein, uluslararası orkestra ve koroyu yönetirken, muhteşem finalde sevinç, özgürlüğe dönüştü. Doğuda ve Batıda tüm meydanlardan, özgürlük sözcüğü Beethoven’in sesiyle yankılandı.
“Bu kez kaybettik,” dedin. “Ne ilk, ne de son yenilgimiz. Yolun o kadar başındayız ki daha.”
Oysa ben, sonuna yaklaştığımızı, karşı kıyıya geçmek için bir adım daha atmanın yeterli olduğunu sanıyordum.
“Duvar, çöküşün ilk habercisi,” dedin, o yumuşak, ağır, kahin sesinle. “Çöküş daha yeni başlıyor.”
Oysa biz kuruluşun çoktan başladığına, yeni dünyanın tuğlalarını koyan öncüler olduğumuza inanmamış mıydık!
“Yeniden başlayamayacak kadar, üstelik değişemeyecek kadar yorgun ve yaşlıyım,” dedin. “Yüzyıl sonra yeniden yaşamak isterdim…”
Sonra sustun, sustuk. Bir daha, yumuşacık ya da şehvetli sevgi sözcüklerinden başka bir şey söylemedik birbirimize. Ne olanlar olmuş, ne olacaklar olacaktı sanki. Zamansız, tarihsiz, kimliksiz, mekansızdık. Bir büyük boşlukta sadece ikimizdik. Senden bir çocuk istedim, senden bir çocuk aldım o gece. Bir daha hiç buluşmadık, hiç görüşmedik, sevişmedik.
Bu sabah şafak sökerken, seni Brandenburg Kapısı’nın hemen yanında bulduğumda, hiç şaşırmadım. Belli, çok beklemiş, geç kalmış bir ölüydün. Yorgundun. Başını duvara dayamıştın. Elini tuttum, parmaklarımla dudaklarına dokundum. Soğuktun. Ceketinin cebinden kimliğini, küçük özel eşyalarını çekip aldım.
Öylece bulsunlar istedim seni: Adsız, kimliksiz, vatansız, sadece insan…
İlk uğultular, ilk otobüsler, gezintiye çıkarılan bakımlı köpeklerin ilk neşeli havlamaları. Gün ağarıyor. Brandenburg Kapısı’nın ve Reichtag’ın üzerinde, Doğuyu teslim alan Batının bayrağı seçilmeye başladı bile. Koca kent uyanıyor.
Birleşmenin ilk sabahı…
Duvarın önünden karnımdaki doğdu doğacak bebeğimi okşayarak, hızlı
adımlarla uzaklaştım.

