Cüppeli bir adam yanlarına gelerek silahını doğrulttu: “Boşaltın!” Zulüm – Anton Çehov

Anton ÇehovBoy atmamış başaklar, ayaklar altında çiğnendi. Sıcak rüzgar doğudan bozkıra doğru esti; gökyüzü kapkara oldu. Çimenler kavruldu, yol boyunca gri bir renge büründüler.. Toprak güneşte kavruldu. Toprağın üstü çatladı; çatlaklar, sussuzluktan kurumuş insan dudakları gibi kırış kırış oldu ve derinliklerden gelen tuzlar yüzeye çıktı.
Karadeniz’den bozkıra koşturan atlar, demir nallarıyla çimenleri ezdiler.
Dubrovin halkı, sadece harman zamanı için yaşardı. Yıpranmış umutlarıyla beklediler, gözlerini gökyüzünün parlak mavisine dikerek. Yakıcı güneş, buğdayların başaklarının kılçıklarına dikti gözünü
Umutları ekinlerle birlikte yandı. Daha Ağustos ayında lahanaları, pırasaları toplamaya başladılar; bir güzel oturup ye. diler; bir avuç unla karıştırıp çok güzel yemekler yaptılar.
Kutsal Bakire gününden önce, Stefan, yorgunluktan bitkin halde, öküzleri tarlaya götürdü, sabana sürdü hayvanları; dişlerini acıyla sıkarak çatlamış dudaklarını yaladı; sabanın sapını sessizce kavradı.

O hafta on iki dönüm toprak sürdü; saban izleri toprağın üzerinde yüzeysel zayıf çizikler oluşturdu. Ayrık otlarıyla dolu tarlada zayıf, bükülmüş parmaklarıyla elinden geleni yaptı.
Stepan, merhametsiz toprağa tüm emeğini harcadı. Evinde ansı dahil, beslenecek sekiz ağız vardı. Oğlunun çocukları, İç savaş sırasında öldürülmüştü. Bu nedenle tek başına kalmıştı;
elli yıllık bedeni çalışmaktan bükülmüştü.Toprağı sürüp bitirdikten sonra ikinci çift öküzünü de sattı. Daha doğrusu, yüz kilo temizlenmemiş buğdayla takas etti.
Şükran gününden sonraki günlerden birinde, Köy Sovyeti başkanı’nın anonsu duyuldu:
Tohumluk toplanacak. Sonbahara doğru, merkezden belgeler gelecek, o zaman toplayacağız. Henüz toprağını sürmemiş olan varsa, hemen sürsün. Gerekirse dişleriyle toprağı kemirsin, ama toprağı altüst etsin!”
Bütün bunlar numara, tohum falan yok!” dedi Kazaklar.
Ama dikkat etmeliyiz. Belki olur, numara falan yoktur.”
Bizden alırlar, ama iş vermeye gelince…” Stepan, umut ve hasretle kendi kendine eziyet çektirdi. İnandı, inanamadı, ne yapacağını bilemedi.
sonbahar geçti. Köy karla kaplandı. Çıplak ağaçlar karın üzerinde eğri büğrü kara çizgiler olarak kaldı.
Peki, tohumlar nerede kaldı?” Stepan gide gide başkanı usandırmıştı.
Başkan, elini kızgın bir şekilde salladı:
“Bana yüklenme, Stepan Prokofiç! Henüz bize emir gelmedi?”
“Geleceği de yok zaten. Beklemeyin. Halk, ölümden başka bir şey düşünemez oldu. Umutlarımızı yokettiniz… Köpeğe kemik gösterir gibi umutlandırdınız.” Stepan yumruklarını iyice sıktı. “Kahrolsunlar, orospu çocukları! Şehirlerde ekmeğin en iyisini yiyorlar, yıkılsınlar!…”
“Daha fazla konuşma, Stepan Prokofiç, seni içeri atarım!”
“Peh!” Stepan, hissettiklerini söylemek için elini salladı kayıtsızca. Sovyet bürosundan koca gövdesini dışarı zor taşıdı Hasta bir boğa gibiydi. Köşeli omuzları, eskimiş ceketini zorluyordu. Yırtık, çizgili pantolonu, bükülmüş dizlerinin çevresinde dalgalanıyordu.
Yeşilimsi tortuyu kızıl sakalından sildi. Aç karnıyla ve kızgın bakışlarla uzaklara baktı; kocaman gövdesine uymayan bir utanç hissetti; Yerdeki ağaç parçasına ayağıyla vurdu. Eve gitti; sedire uzandı.
İçeri giren karısı bağırdı:
“Sığırlara bir baksana! Yatıp duruyorsun orada, dağ sıçanı!”
“Varvara, sığırlara bak!”
“Kız dışarıda ne yaptın!”
“Kız botlarımı çıkar ayağımdan!”
Varvara, on beş on altı yaşlarında genç bir kızdı. Dedesinin botlarını ayağından çıkardı, ardından sığırlara bakmaya gitti. Stepan uzanmış yatarken, kapalı göz kapakları titredi, gözleri yandı. İçini çekti, homurdandı. Sıkıcı düşünceleri, bırakıp aklına neşeli şeyler getirmeye çalıştı. Ama akşam yedeği vakti gelince masanın başına oturdu. Torunlarına baktı;
masanın başında asılı duran iskelet gibiydiler. Torunlarının en! küçüğü, Timoşka, üç yaşındaydı. Yüzünde utangaç bir gülümsemeyle, tasın içinde yüzen patates parçasını yakalamaya çalışıyordu. Stepan, torununun alnına elindeki kaşıkla vurdu:
“Avlanmayı bırak!” dedi.
Köyde insanlar birer birer öldüler. Yedikleri ekmek, ağaçlardaki kurtlar gibi içlerine işledi. Bir gece büyük bir içsıkıntısıyla rahatsız! oldu. Tohum ekilmesi gereken sürülmüş topraklara hiçbir şey ekememişti Stepan.
Hayvan fiyatları sudan ucuzdu. Bir ineğe yüz seksen ya da iki yüz yirmi ölçü çavdar vermekteydiler. Hem de temizlenmemiş, yabani ot dolu. Köyde yine tohum dağıtılacağı söylentisi çıktı; ama yine dedikodudan ibaretti. Sonbahar sonunda! güneyden esen rüzgar gibi çabucak geçiverdi. Bahar yak: laştığında yeniden çıktı söylentiler. Bir akşam, yönetim kurulu toplantısında, Sovyet başkam açıkladı:
“Belgeler geldi,” dedi ve ekledi: “İsterseniz, yarın tohumları getirmek için gidebilirsiniz. Görüyorsunuz ya, bizi unutmadılar…” dedi ve sözünü bitirmeden kalktı.
Eyalet merkezi, köyden yüzlerce mil uzaktaydı. Köylüler hemen hazırlanmaya başladılar. Erkekler atları çabucak yola hazırladılar. Kağnılar uzun bir sıra oluşturdu. Stepan’ın yol arkadaşı genç, kuvvetli bir Kazak Afonka’ydı. Gece boyunca, sadece yirmi, yirmi beş mil yol aldılar. Öküzleri yavaşladı, adını atmakta zorlandılar, böğürleri yamuldu.
Stepan, yol boyunca yürüdü; öküzlerin geri dönüş yolculuğu için güçlerinin tamamı tükenmeyecekti böylece… Ay yükseldiği sıralarda, açıkta gecelediler. Ertesi sabahın geç saatlerinde eyalet merkezine ulaştılar. Ambarın çevresinde kızışmış atlar, tepişiyor ve kişniyorlar; öküzler böğürüyorlardı. Büyük kalabalıkta payına düşenle uğraşıyordu. Öğleden sonra toza bulanmış bir görevli, cımbarın kapısında bağırdı:
“Dubrovin’liler, buraya gelin! Başkanınız nerede?”
Başkan ortaya çıkarak, “Burada” dedi.
“Alma emriniz var mı?”
“Evet, var.” . .
Erkenden gelen kazaklar koşumları vurmuşlardı hayranlara. Stepan ve Afonka kapının sağında çalışmaya başladılar.Ataman şapkalı iri bir Kazak, deri ceketenin üzerindeki cübbesini sallayarak geldi; başından sıkıca tutmaya çalıştığı öküzüne yalvardı:
“Oynamadan dur! Oynama, seni şeytan! Şimdi, rahat dur!”
“Kenara çekil, arkadaş!” dedi Stepan.”
“Kağnını döndürebilirsin değil mi?”
“Nereye döndürebiliriz ki? Dingilleri kırdık.”
“Kağnını şu’ yana itekle,” diye bağırdı Afonka. “Dosdoğru yola gir; kar sırasına girer gibi gir. Gel buraya, yürekli!”
Kazak, inatçı öküzüne yumruğuyla vurdu; hayvan, kanlı gözlerini döndürerek, boyunduruğunda salladı.
“Hadi gelin artık!” Memur haykırdı, kapının yanında ayakta dururken. Stepan, öküzünü hızla yürüterek, memurların yanına ilk o ulaştı.
Altın renkli buğday seli demir borulardan akarak çuvalın içine düşmeye başladı. Ilık toz kokusu içinde ve neşeyle nefes nefese kaldılar. Çuvalın kenarlarını açarak kaldırdılar; memurun dökülmüş bağdayı botlarının altında ezmesine ve ilgisizliğine şaşkınlıkla baktılar.
“Tamam!” dedi memur. “Yedi yüz elli ölçü.”
Stepan, kollarını zorlayarak ağır çuvalı kaldırmaya uğraştı, eski günlerdeki gibi. Ve aniden dizlerinde kontrol edemediği bir titreme hissetti; sendeledi; bir an kararsız kaldı; topalladı, ardından kapıya dayandı.
“Sen bana bırak! Kaldırma!” Kazak çevredeki kalabalığı yararak konuştu.
“İşi bitik, zavallı yaşlı arkadaş!”
“Barutu bitmiş!”
“Yere otur, yoksa düşeceksin!”
“Hohoho!”
“Çuvalını dökte toplayalım. Tam bana göre.” Öküzü kapıya doğru süren kazak, çuvalın yüklenmesinde Stepan’a yardım etti. Afonka geri döndüğünde meydana doğru yola koyuldular. Akşam karanlığı çöküyordu…
“Git ve birine pansiyon sor!” Afonka, soğuktan donmuş bir şekilde, mırıldandı.
“Ama niçin gitmiyoruz ki?” dedi Stepan. “Sakalın var, Prokofiç. Daha yakışıklı görünüyorsun.” Stepan, sokak boyunca yürüyordu; ama hiçbir evde sorusuna olumlu karşılık alamadı:
“Sizin gibi hergün bir sürü kişi kapımızı çalıyor…” “Burada yer yok!Ağzına kadar dolu!” “Geceyi sokakta geçirin.”
Solgun dudaklarını zorlukla açan Stepan yalvardı: “İçeri alın bizi. Birlikte de uzanırız. Hiç Hristiyanlık duygusu yok mu sizde?”
“Bugün, Hıristiyanlar olmadan da yaşarız, teneke plakamız var!” .
“Başka yere git, ihtiyar,” diyerek kovdular.
Son avluya geldiğinde, masum öküze kamçısını hırsla vurdu.
“Afonka! Geceyi parmaklıklar arasında geçireceğiz herhalde, bu çok açık.”
“Evlerini dört köşelerinden ateşe verelim. İnsan değil bunlar, kurt. Kışın ortasında kar üstünde yalamayız!”
Meydanda, hayvanların koşum takımlarını çıkardılar, çuvalların üzerine uzandılar trenlerin gürültüsünü dinleyerek. Meydanda, fazlasıyla gürültü vardı. Bir kaç genç Kazak, uzaktaki bir kağnının çevresine toplanmış, şarkı söylüyorlardı. Aralarından biri, boğuk ama güçlü sesiyle şarkıya başladı:
“Genç kazaklar at binmeye gittiler,
Askerden, eve doğru…”
Diğerleri, soğuğun ve rüzgarın pürüzlendirdiği sesleriyle nakaratı tekrarladılar:
“Omuzları apoletti.
Göğüsleri madalyalı…”
Şarkıyı dinleyen Stepan, el yordamıyla kavradı sakıca doldurduğu çuvalı; kapalı gözlerinin önüne, sürdüğü toprağın siyah izleri geldi ve tombul tohumları avuçlayıp serptiğini gördü.
Gece yarısı, kuzeyden sert ve acı bir rüzgar esti. Kar, Moskova’dan gelen kamyonların farlarında ışıldadı; sonra karanlık geldi yine. Karayolu buzlandı soğuktan.
Ambardan çıkan toz bulutu kasabanın üzerinde bir hayalet gibi duruyordu. Öküzler, çitlere dayanarak birbirlerine sokuldular; ardından, çıkan rüzgar, ambarın üzerindeki toz bulutunu dağıttı. Telgraf telleri, gece boyunca inleyip durdular.
Gecenin geç bir vakti, iri bir kuş ambarın damına gürültüyle indiğinde, Stepan uyandı. Uyuşmuş bacaklarını salladı kağnıdan aşağıya. Öküzler, kırağıdan bembeyaz olmuşlardı. Yanyana yatıyor, ağır ağır soluyorlardı; kağnılar simsiyah, döndürülmüş tınazlar gibi görünüyordu. Evsiz köpekler, soğuktan çökmüşlerdi.
Stepan, Afonka’yı uyandırdı; koşumları taktılar gün ağarmadan. Karanlık açılırken, kasabayı geride bırakıp tırmanmaya başladılar. Tren kasabadan geçti bu arada. Afonka Stepan’ın yanındaydı, kamasını arkalarında kalan evlere salladı:
“Böğürün bakalım, kahrolası aygırlar! Yüzlerce ton yükü sülüklersiniz, hiç zorlanmazsınız. Ama biz sadece yedi yüz ölçü yükledik, canımız çıkıyor. Öküzünüz de yok. Bir de benim sağdaki öküze bakın! Üç yaşında!”
“Vursanız, hayvan döner, size gübre fışkırtmaya başlar. Hadi yürüyün! Seni süslü genç bayan!” Feri sönmüş nezleli gözlerini döndürerek kırbacını hızla savurdu, ayaklarının kağnıda değil de havada olduğunu hissetti.
Gündüz vakti Olka Roga köyüne ulaştılar. Halk, bayramlıklarını giymiş sokaklarda toplanıyordu. Ancak, o zaman Stepan, günün pazar olduğunu hatırladı; kağnıyı kiliseye doğru sürdü.
“Kağnılarla şu tepeyi aşamayacağız. Bak yol buz tutmuş,” dedi Stepan.
“Öyle görünüyor!” Afonka da aynı düşüncedeydi. “Evet buzlu. Ama kar yok.”
“Çuvalları tepeye kadar çıkaracak küçük bir kağnı tutmalıyız.”
“Sen o işi ayarla, tohumla ödeme yaparız.” Sekiz, dokuz köylü, pazar öğleden sonrasının rehavetinde, çiftlik avlusunun dışındaki direklere dayanmış, ayçiçeği çekirdeklerini ayıklıyorlardı. Stepan yanlarına gitti, şapkasını çıkardı:
“Merhabalar,” dedi.
“Merhaba.” Yaşlı, kırçıl sakallı olanı cevap vermişti. Tepeye kadar yük taşımak için bize kağnı kiralayabilir misiniz? Yolda bir şey yok gibi ama buzlu… Kağnılarımız… “Hım!” Yaşlı adam, sakallarıyla oynayarak tersledi. “Ödeme yaparız. Yardım edin, İsa aşkına!” “Atımız y ok!”
“Ama, burada sıkışıp kalacak mıyız?” Stepan umutsuz bir jestle yalvardı adeta.
“Biz bir şey yapamayız.” Tavşanderili şapkası olan başka ir adam ilgisizce karşılık vermişti.
Aralarında bir iki dakikalık sessizlik oldu. Afonka da yakıştı, alçak bir sesle:
“Bu iyiliği bize yapın,” dedi. “Yapamayız. Hayvanlarınızı biraz daha zorlayın.” İri yapılı, iyi kalite deri yelekli bir delikanlı, Stepan’ın arkasında durdu, omzunun üzerinden bağırdı:
“Sana söylüyorum, baba; sen ve ben dövüşelim. Beni yenersen, tepeye kadar taşırım; ama yenemezsen yapmam… Eh, ne diyorsun bakalım? Gri gözlerini oynatarak, gülümsedi.
Stepan, gülümseyen genci yukarıdan aşağıya süzdü. Şap.sını düşmesin diye tuttu.
“Çok eğlenceli olacağını düşünüyorsunuz değil mi? Kardeşler başkalarının sorunları bizi üzmez.”
Genç, gözkapaklarını şapkasına doğru kaldırarak güldü, “Hadi başlayalım,” dedi.
Stepaıı, eldivenlerini çekip çıkardı, yeleğini çıkardı rakibinin omuzlarını gözleriyle kontrol etti.
Stepan, “Hazır mısın?” dedi.
Genç, “İçimden bir ses kolay olacağını söylüyor,” karşılığını verdi. Birbirlerini bellerinden kavradılar. Genç parmaklarıyla Stepan’ı kırmızı kuşağının altından kavrayarak itekledi, neşeli bir şekilde, yavaşça döndüler, birbirlerinin kuvvetini denediler.
Stepan, omuzlarım ileri çıkarıp, rakibinin göğsüne bastırdı. Genç de ayağıyla, Stepan’ın direncini kırmak için itekledi. Üç dört kez döndüler. Stepan; sağlıklı, iyi beslenmiş gencin kendisinden kuvvetli olduğunu hissetti; mücadeleyi kazanmak için umutsuzca direndiğini düşündü.
Aniden, çok çabuk hareket etti: sol dizi büküldü, aşağıya savruldu, başı donmuş yere acıyarak çarptı. Stepan’ın ayakları sürttü, Genç üzerinden uçtu, yere çok kötü düştü. Stepan sıçrayıp ayağa kalkmaya uğraştı eski gençlik günlerindeki gibi; ama bacakları bu isteğini reddetti. Genç, ayaklarının arkasında, tepesindeydi. At nallarından dökülmüş kara, gencin omuzlarını bastırdı.
Çevrelerini saranlar, gürültülü kahkahalarla gülerek eldivenli ellerini çırptılar. Stepan şapkasındaki çamuru silerek iç çekti:
“On yaş genç olsaydım, ben sana gösterirdim…”
“Tamam baba, yükünü yokuşun tepesine kadar taşıyacağım, kazandın!”
Tohumları büyük bir kağnıya yüklediler. Stepan’la güreşen genç, iyi beslenmiş üç at bağladı. Stepan ve Afonka’ya dönerek:
“Beni izleyin,” dedi.
Tohumları, köyden üç mil uzaktaki tepeye aktarmışlardı. Yolun burası tekerlek izlerinden oluşan oyuklarla doluydu.
Öküzler ağır ağır yola koyuldular. İzleri parlayan buzun üzerinde kaldı.
Köye ulaşmalarına yirmi mil kala, Stepan konuştu:
“Mola verelim Afonka. Hava kararacak geceyi burada geçirdim…”
“Durmak için neden yok, zaten hayvanların hiç yemi kalmadı. Öküzler biraz fazla yorulacaklar o kadar.”
Gece olduğunda devlet ormanına ulaştılar. Bir sürü yıldız siyah gökyüzünde parlıyordu. Gece, donduruyordu. Stepan kağnıyı sürüyordu. Bir vadiye geldiler. Karanlıktan çıkan bir adam yollarını kesti.
“Gelen kimdir?” diye bağırdı yabancı.
“Biz Dubrovinliyiz, eyalet merkezinden dönüyoruz!” dedi Stepan endişeyle Afonka’ya bakarak.
“Dur!”
“Kimdir onu söyleyen?”
“Dur,ben diyorum!..”
Yüzünü gizlemiş, ay ışığında elindeki silahı parlayan adamı farkeden Stepan’ın kalbi titredi. Yan tarafa baktığında, dört atın çektiği büyük bir arabanın durduğunu gördü. Cüppeli bir adam yanlarına gelerek silahını doğrulttu:
“Boşaltın!”
“Bu nasıl şaka? Stepan kağnısına hafifçe dayanarak inledi.
“Size boşaltın dedim!”
İki adam da arabadan indi, botları karları gıcırtdattı. Adamlardan biri bağırdı: “Vur ona!”
Tabancanın kabzasıyla Stepan’ın kürk şapkasına vurdu; Stepan dizlerinin üzerine düştü.
“Boşaltın,” dedi cüppeli adam, tabancasını Stepan’ın ağzına dayayarak.
“Tohumluk buğday… Kardeşler.. Değerli kardeşler… Ah!” Stepan yere yığıldı; donmuş yerde elleri buz kesti.
Arabadan inen adamlardan biri, elindeki av tüfeğiyle Afonka’nın yanına geldi.
“Olduğun yere uzan, gözetlemeye çalışma!”
At arabası, kağnıların yanına yanaştı. İki adam, tohum çuvallarını kaldırarak, kağnıdan at arabasına yüklediler. Cüppeli Adam da Stepan’ın başında durdu bıyıklarının kenarında pis bir gülümsemeyle.
Öküzler, kağnı boşalınca yürümeye başladılar. Afonka, hâlâ yerde yatan Stepan’ın yanına gitti.
“Tut, tut, gidiyorlar…”
Tekerlekler yolun üzerinde takırdadı. Ağzındaki kanı yutan Stepan, ayağa kalktı; uzaklaşıp giden arabanın siyah siluetini seyretti. Bir iki dakika sonra vadide yankılanan bir silah sesi duyuldu.
“Ne pis şans!” Boğuk sesiyle ellerini sallayarak çığlığı bastı:
“Felaket bu!”
Donuk, sabit bir bakışla ayın mavimsi, buzlu ışığına bakan Stepan olduğu yerde yavaşça döndü. Afonka, omuzlarını düşürmüş, seyrediyordu. Geçen kış gördüğü bir şeyi anımsadı: Bahçede bir kurt vurmuştu; gözleri çakmak çakmaktı. Stepan’ın şimdi yaptığı gibi kurtta karın içinde gömülü arka ayaklarının üzerine çöküp, döne döne can çekişmiş ve sessizce ölmüştü.
Ekim dönemi, bütün köy ahalisi tohum ekmeye gitti.
Stepan, verandasında oturdu. İçe çökmüş gözleriyle dünyayı, toprağı çılgınca kucakladı.
Bütün bir hafta solgun yüzüyle sessizce oturdu. Geri dönüşünde feryat figan ağlayan ailesi, onun bu durumu karşısında sessiz kaldı. Korkuyla sallanan başını, amaçsızca kızıl sakallarıyla oynayan ellerini seyrettiler.
Stepan, Paskalyadan iki hafta önceki pazar günü Ataman köyüne ilk ziyaretini yaptı: Bozkır, sisle kaplıydı. Bir tavşan yavrusu çalı kalıntılarını altüst edip yiyecek aramaktıydı. Bir kaç küçük bulut, gökyüzünde sürüklenerek hilal şeklini almış ayın önünü kapattı. Ayın ışıkları kalburdan geçiyormuş gibi zayıfladı, yol yol oldu. Tarlasında biraz durdu, Ataman köyünün altında olduğunu gördü.
Tepenin biraz ilerisinde kuvvetliyken sürdüğü tarlası uzanıyordu. Yabani otlar, saban izlerinin arasında büyümüş, siyah toprağın rengine dönüşmüşlerdi. Stepan, köyün çevresini zorlukla dolaştı, ceset gibi duran siyah bulutlara baktı. Başı yukarıda bir süre durdu, ardından iç çekti, baktı. Ahları boğuk bir inlemeye dönüştü.
Ondan sonra hemen her gece aynı yere gitti, kimseye sezdirmeden. Tepeyi geçtiği sıralarda, gömleğini buruşturdu saban izleri içinde uzanan tarlasında rüzgar, yabani otların yaprak ve çiçeklerini sallıyordu.
Kutsal Pazar’dan önceki günlerde bozkırdaki otlar biçiliyordu. Stepan ve Afonka ot biçme işini birlikte yapmaya karar verdiler. Bozkıra doğru yollandılar. Ama daha ilk gece Stepanın ökezleri otlanırken yollarını şaşırıp kayboldular. Her derede, çukurda, avare avare dolaşarak, bütün bölgeyi, enine boyuna tarayan Stepan arkasına bakmadan kapıda durdu:
“Ukrayna taraflarına doğru gideceğim,” dedi “Belki oralarda bulurum.”
“Biraz ekmek al yol için,” dedi yaşlı karısı merakla. “Deliriyorum!” dedi Stepan,kaşların.ı çatarak. Dışarı çıktı elindeki çubukla oyanayarak. Köyün dışında Afonka’yla karşılaştı. “Ukrayna tarafına gidiyor muşsun Stepan?” “Öyle bir düşüncem var.”
“Peki, öküzlerini bulmanda tanrı yardımcın olsun, isa seni komşun.”
“Tırpanı bozkırda bıraktım; geri geldiğimde devam ederim.” Afonka arkasından seslendi.
Stepan dosdoğru yola ilerledi. Gündüz gözüyle Aşağı Yablonovska köyüne ulaştı, asker arkadaşının evine gitti. Üzüntülerini paylaştılar. Birlikte süt içtiler ve yoluna devam etti. Yolda karşılaştığı insanları durdurup hep aynı soruyu sordu:
“Yolunuz üzerinde öküzler gördünüz mü? Biri kırık boynuzlu, ikiside kırmızımtırak kahverengi.”
“Hayır, görmedik.”
“Görmedik.”
Tarif ettiğin türden hayvanlara hiç rastlamadım.”
Yol boyunca arayışlarına devam etti; sopasını yere vurarak çatlak dudaklarını şişmiş diliyle yaladı.
Akşam saatleri yaklaşırken, saman yüklenmiş bir araba gördü. Samanların tepesinde keten elbiseli, başı açık, üç yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Keten pantolonlu, hasır şapkalı bir adam da atın yanında duruyordu.
Stepan yanlarına yaklaştı,
“İyi günler,” dedi.
Adam, şapkasının kenarını isteksizce kaldırarak, baktı.
“Öküz gör…” Stepan söze başladı ama kısa kesti. Kan beynine sıçradı; kalp krizi geçirir gibi yanakları beyazlaştı. Hasır şapkanın altındaki yüzü çok iyi tanımıştı. Uykusuz gecelerin karanlığında çakan şimşeklerin aydınlatığı yüz, gözlerinin önündeydi. Hasır şapkanın altından bakan yorgun gözleri, ince kıllı sakalları, yarı açık dudakları; sarı, nikotin renkli seyrek dişleri…
“Aha! Kader bizi yine karşılaştırdı!”
Şapkanın altındaki yüz önce sarardı soldu; sarılık önce yanaklarında yoğunlaştı, çenesine ve ardındanda dudaklarına ulaştı.
“Kim olduğumu tahmin ettin mi?” dedi ve bir süre bekledi Stepan,..
“Ne… Ne istiyorsun? Seni daha önce hiç görmedim!”
“Görmedin mi? Geçen kış ki tohumlar?”
“Ben değilim… Sanırım yanlışın var!”
Stepan, üç sivri uçlu dirgeni saman yığınından çıkardı, eline aldı. Adam birdenbire terli atının ayaklarının yanına çöktü; ellerini tozlu yere koyarak, olduğu yere oturdu; gözlerini Stepan’a dikti:
“Karım öldü… Küçük oğlumdan başka herkesi kaybettim…” korku dolu bir tonda konuştu parmaklarını arabaya vurarak.
“Ne yaptın tohumları?” Stepan kızgın bir sesle sormuştu.
Adam pantolonuna aptal aptal bakıp, paçasıyla oynayarak: “Baba, atımı al… Tohuma ihtiyacım vardı… Atımı al. İsa aşkına! Aramızda bir şey olmasın… Lütfen…” Kekeleyerek, hızlı hızlı konuştu, eliyle tozları karıştırdı..
“Bana yanlış yaptın! Toprağım şimdi bomboş yatıyor, iyi mi? Açlıktan ölüyorduk… Ot yemekten şiştik! İyi mi?” Stepan yavaş yavaş adama yaklaşarak bağırıyordu. .
“Karım öldü gitti… Kadın hastalığı… Oğlum var… Geçen ay üç yaşını doldur… Affet beni, baba! Biraz insaf!.. Tohumlarınızı geri veririm!” Ölüm korkusuyla başını eğdi, saçmalamaya başladı dili dehşetle dolaşıyordu.
“Tanrı korusun!” Stepan; haç çıkardı, iç çekti. “Evime götürürüm… Üzülmene gerek yok.” “Eve saman taşımadım… Ah! Çiftliğim mahvolacak…. Nasıl?…”
Stepan dirgeni kaldırdı, bir an başının üzerinde tuttu; ardından, kulaklarında bir gümbürdeme hissetti, inleyerek sivri uçları yumuşak bedene sapladı; yaralı beden kıvrandı…
Stepan bir avuç dolusu samanı yerde yatan solgun yüze fırlattıktan sonra arabaya tırmandı, çocuğu alıp kollarıyla sardı.
Arabadan uzaklaşıp bozkıra doğru yürüdü. Uzakta, köyün ışıkları parlamaya başladı. Titreyen çocuğu göğsüne bastırdı, kulağına fısıldadı:
“Sakin ol, küçük oğlan! Sakin! Şimdi… Dur, yoksa seni kurt kapar! Dur!”
Ama çocuk gözlerini yuvarlayarak, kollarından kurtulmaya çalıştı; feryadı, durgun, sessiz, gökmavisi gölgeli bozkırda yankılandı:
“Baba… Baba… Baba!”

Anton Çehov
1925/1926
Zulüm [
Çocuk Kalbi]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Gerçekçi Rus Edebiyatı”nın mihenk taşı, Gogol’ün Palto’daki Dehası* – Vladimir Nabokov

Gogol tuhaf bir adamdı, ama dahiler hep tuhaftır zaten; değer bilir okura, hayat hakkında kendi düşüncelerini geliştirme fırsatını ustaca veren...

Kapat