Laboratuvar Farelerinin Depresif Hayatı – Yuval Noah Harari

Yüz fare suyla dolu cam bir tüpe yerleştiriliyor. Fareler bitip tükenene dek tüpten çıkmaya çalışıyor ama başaramıyorlar. On beş dakika sonra çoğu umudunu yitiriyor ve çırpınmayı bırakıyor.

Etraflarına kayıtsız, cam tüpün içinde kalakalıyorlar. Ardından farklı yüz fare daha tüplere atılıp on dördüncü dakikada, umutları tükenmeden hemen önce tüpten çıkarılıyor. Kurulanıp beslendikten ve biraz dinlendirildikten sonra tekrar tüplere atılıyorlar. İkinci turda, pes etmeden önce çoğu fare yirmi dakika kadar çabalıyor. Neden altı dakika daha dayanıyorlar? Çünkü bir önceki turda kurtarılmış olmanın anısı beyinlerinde biyokimyasal salınımları tetikleyerek farelere umut veriyor ve çaresizlik hissini geciktiriyor.

Zihinle tanıştıktan ve bu konuda ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu gördükten sonra diğer hayvanların zihni var mı sorusuna geri dönebiliriz. Köpekler gibi bazı hayvanlar Turing Testi’nin uyarlanmış versiyonlarını kesinlikle geçiyorlar. Biz insanlar bir varlığın bilinçli olup olmadığını anlamak için genellikle matematiksel yetkinliğe ya da iyi bir hafızaya sahip olmasından çok, bizimle duygusal ilişkiler kurabilmesiyle ilgileniyoruz. İnsanlar zaman zaman silah, otomobil hatta iç çamaşırı gibi fetişlere duygusal bağlılıklar geliştirseler de bu tek taraflı bağlar hâliyle bir ilişkiye dönüşmüyor. Köpeklerin insanlarla kurdukları duygusal ilişkide taraf olabilmeleri, köpek sahiplerini hayvanlarının akılsız makineler olmadığına ikna ediyor.

Duyguların algoritmalar olduğunu ve hiçbir algoritmanın işlemek için bilince ihtiyaç duymadığını iddia edilen şüpheciler için bu veriler tabii ki yeterli gelmeyecektir. Bir hayvan karmaşık bir duygusal davranış sergilediğinde, bunun çok yönlü ama bilinçsiz bazı algoritmaların sonucu olmadığını kanıtlayamıyoruz. Bu iddia insanlar için de geçerlidir. Bir insanın yaptığı her şey, sözde bilinçli olduklarını belirttikleri durumlar da dahil, teoride bilinçsiz algoritmaların işi olabilir.
Konu insanlara gelince bilinçli olduğunu söyleyen herkesin sözüne güvenebileceğimizi varsayıyoruz. Bu asgari varsayıma dayanarak bilincin beyindeki izlerini belirleyebiliyor ve insanın bilinçli ve bilinçsiz durumlarını sistematik olarak ayırabiliyoruz. Hayvan ve insan beyni birçok ortak özelliğe sahip olduğundan, bilincin izlerini derinlemesine anladıkça edindiğimiz bilgileri hayvanların bilinci var mı sorusunu netleştirmek için de kullanabiliriz. Bir köpek beyni, bilinçli insan beynine benzer örüntülere sahipse, bu köpeklerin bilinçli olduğuna dair güçlü bir kanıttır.

Maymunlar ve fareler üzerinde yapılan ilk testler, en azından bu iki türün beyinlerinin bilinç izleri taşıdığını ortaya koyuyor.8 İnsan ve hayvan beyni arasındaki farklılıklar ve şu an bilincin sırlarını keşfetmekten çok uzak olduğumuz gerçeği hesaba katıldığında, şüphecileri tatmin edecek testlerin geliştirilmesi yılları bulabilir. Peki hayvanların bilinçli olup olmadığını ispatlama görevini kim üstlenecek? Aksi kanıtlanana kadar köpekleri akılsız makineler olarak mı kabul edeceğiz, yoksa aleyhte ikna edici bir kanıt gösterilmediği sürece köpeklere bilinçli varlıklar gibi mi davranacağız?
7 Temmuz 2012’de sinirbilim ve bilişsel bilimlerin önde gelen uzmanları Cambridge Üniversitesinde Cambridge Bilinç Deklarasyonumu imzaladılar. Bu bildirgeye göre, “ Ortak kanıtlar hayvanlarda nöroanatomik, nörokimyasal ve nörofizyolojik bilinç durumlarının alt katmanlarının var olduğunu ve hayvanların kasıtlı davranışlar sergileme kapasitesi taşıdıklarını göstermektedir. Bunun bir sonucu olarak, elimizdeki kanıtlara göre insan, bilinç oluşturan nörolojik altyapıya sahip tek canlı değildir. Bütün memelilerin ve kuşların da aralarında bulunduğu insan olmayan hayvanlarda ve ahtapot gibi pek çok farklı canlıda bu nörolojik altyapı bulunmaktadır.”9 Diğer hayvanlar da bilinçlidir demeye varmıyor deklarasyonun dili, çünkü hâlâ açık delillere sahip değiliz. Yine de ispat yükü artık aksini düşünenlerin sırtındadır.
Mayıs 2015’te bilim camiasında yön değiştiren rüzgar karşılığını buldu. Yeni Zelanda “Hayvan Hakları İyileştirme Yasası”nı onaylayarak dünyada hayvanların hissedebilen duyarlı varlıklar olduğunu yasal olarak tanıyan ilk ülke oldu. Yasa hayvanların duygusal varlıklar olduğunu tanımayı zorunlu kılarak, hayvan yetiştiriciliği gibi alanlarda hayvanların refahı için uygun koşulların sağlanmasını şart koşuyor. Koyun nüfusunun insan nüfusundan daha yoğun olduğu bir ülkede (4,5 milyon insana karşı 30 milyon koyun) bu hatırı sayılır derecede önemli bir gelişmedir. Kanada’nın Québec eyaleti de benzer bir yasa geçirdiğine göre benzer hamleler diğer ülkelerden de beklenebilir.

Pek çok şirket hayvanları hiç de hoş olmayan laboratuvar testlerine tabi tutsa da, çelişkili biçimde, onları duygusal varlıklar olarak da kabul ediyor, örneğin ilaç şirketleri antidepresanların geliştirilmesinde düzenli olarak fareleri deney hayvanı olarak kullanıyor.
Sık kullanılan bir protokole göre, yüz fare (istatistiksel güvenilirlik için) suyla dolu cam bir tüpe yerleştiriliyor. Fareler bitip tükenene dek tüpten çıkmaya çalışıyor ama başaramıyorlar. On beş dakika sonra çoğu umudunu yitiriyor ve çırpınmayı bırakıyor. Etraflarına kayıtsız, cam tüpün içinde kalakalıyorlar. Ardından farklı yüz fare daha tüplere atılıp on dördüncü dakikada, umutları tükenmeden hemen önce tüpten çıkarılıyor. Kurulanıp beslendikten ve biraz dinlendirildikten sonra tekrar tüplere atılıyorlar. İkinci turda, pes etmeden önce çoğu fare yirmi dakika kadar çabalıyor. Neden altı dakika daha dayanıyorlar? Çünkü bir önceki turda kurtarılmış olmanın anısı beyinlerinde biyokimyasal salınımları tetikleyerek farelere umut veriyor ve çaresizlik hissini geciktiriyor.
Eğer bu biyokimyasalı diğerlerinden ayırt edebilirsek insanlar için antidepresan olarak kullanabiliriz. Ancak farelerin beyni her an sayısız kimyasal akışa ev sahipliği yaparken doğru kimyasal bileşeni nasıl ayırt edeceğiz?

Buna cevap bulmak için deneye hiç katılmamış iki grup fareye, sonuca en yakın olduğunu düşündükleri iki ayrı kimyasal enjekte ediliyor ve fareler tekrar suya atılıyor. A kimyasalı almış fareler pesetmeden önce sadece on beş dakika çırpınıyorsa A maddesi listeden çıkarılıyor. B kimyasalı enjekte edilmiş fareler yirmi dakika boyunca kendilerini paralıyorsa CEO ve hissedarlara köşeyi döndükleri müjdeleniyor.

Daha da şüpheciler tüm bu anlatıya farelerin insanileştirildiklerini söyleyerek itiraz edebilirler. Bu açıdan da irdeleyelim: Fareler bazen hızla hareket eder, bazen öylece dururlar ama hiçbir şey hissetmezler; bilinçsiz algoritmalar tarafından yönlendirilirler. Peki bu doğruysa tüm bu deneylerin amacı nedir? Psikiyatrik ilaçlar davranışların ötesinde, insanların hislerini de değiştirmek için tasarlanmıştır. Psikiyatriste, “Beni bunalımdan kurtaracak bir şey yazabilir misiniz?” diye soranlar, can sıkıntılarını gidermek adına daha da kırılgan hâle gelecekleri mekanik uyarıcılardan istemiyorlar mutlu hissetmek istiyorlar. Şirketler böyle mucizevi bir ilacı geliştirirken ancak ve ancak fare davranışlarına insansı duyguların eşlik ettiğini varsayarlarsa deneyler işe yarayacaktır ve gerçekten de bu varsayım psikiyatri laboratuvarlarında oldukça yaygındır.

Yuval Noah Harari
Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Usta ressamlar eğer mimar olsaydı yaptıkları yapılar nasıl olurdu?

Federico Babina'nın yukarıdaki sorudan hareketle hazırladığı Archist Classic adlı illüstrasyon serisi, sanat tarihinin dev ressamlarının stilinde bina çizimlerinden oluşuyor. İllüstrasyonlarda...

Kapat