Hacı Bektaş Veli’nin Tarihsel Kimliği – Erdoğan Çınar

Zincir kâr eyiemez bizlere sofu./ Bin can ile bir canana bağlıyız./ Okuduk anladık emr-i marufu Hükmü baki adil hana bağlıyız./ Yarimizi seçtik ağyarımızdan/ Kimse vakıf olmaz esrarımızdan/ Dönmeyiz Mir’ati ikranmızdan Hacı Bektaş, pir sultâna bağlıyız. – Miratî

Genel olarak Hacı Bektaş Veli’nin 1209/1210 – 1270/1271 yılları arasında yaşadığı, 1240 yılında ortaya çıkan ünlü Babai İsyanı’na katıldığı ve Babailerle aynı sosyal çevreden olduğu kabul edilmekle birlikte, onun tarihsel kişiliği hakkında, elimizde onun çağından kalma yok denecek kadar az tarihi kayıt vardır. Vilayetname’de onun yaşamı budur diye önümüze konulan ‘münasebetsiz senaryo’ da bir kenara bırakıldığında, Hacı Bektaş Veli’nin gerçek tarihsel kimliği tam bir belirsizlik içinde kalır.
Hacı Bektaş Veli’nin adının geçtiği en erken iki belge 1295 ve 1297 tarihli iki vakfiye senedidir. Bu iki vakıf senedinde Hacı Bektaş Veli’nin sadece ismi anılmakta ve onun hakkında hiçbir bilgiye yer verilmemektedir.
Bunun dışında Baba İlyas’ın ikinci kuşak torunu Elvan Çelebi’nin (Ölümü 1359) yazdığı ‘Menakib’ül Kudsiyye’ adlı eserde Baba İlyas’ın halifeleri sayılırken Hacı Bektaş Veli’nin adı da geçmektedir.
Eflaki’nin 1353 yılında tamamladığı ‘Menakıb’ül-Arifin’ adlı yapıtında onunla ilgili ilk bilgilere ulaşırız. Bu eserde de onun hakkında aktarılanlar son derece sınırlıdır. Eflaki, Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas’ın halifelerinden biri olduğunu onaylar ve onun sırlara vakıf olmuş ve aydınlanmış biri olduğunu, ancak İslamiyet’in kurallarını tanımadığını yazar.
‘Osmanoğulları’nın Tarihi’ adlı 1478 yılında yazdığı eserinde Âşık Paşazade, Hacı Bektaş Veli’nin hiçbir Osmanlı padişahıyla birlikte bulunmadığını, kardeşi Menteş’le birlikte Horasan’dan Anadolu’ya geldiklerini, 1240 yılında baş gösteren Babai İsyanı’nda Baba İlyas saflarına katıldıklarını, kardeşinin Sivas’ta şehit olduğunu bilgilerini verdikten sonra, sözlerini “Hacı Bektaş sırrını, keşif ve kerametlerini hernesi varsa Hatun Ana ‘ya emanet etti. Kendi meczup bir derviş idi; şeyhlik ve müridlikten uzaktı diyerek tamamlar.
Âşık Paşazade’nin ‘Osmanoğulları’nın Tarihi’ni Hacı Bektaş Veli’nin varsayılan ölüm tarihinden (1270/1271) iki yüzyıldan fazla bir zaman geçtikten sonra yazdığı göz önünde alıp, onu ‘tarihsel tanıklar’ listesinden çıkardığımızda elimizde Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığına şahitlik edecek Eflaki’ye ait birkaç cümleden ve iki vakıf senedinde yer alan Hacı Bektaş isminden başka hiçbir şey kalmaz. Bu durum, doğal olarak onun tarihsel kimliği üzerinde çalışan araştırmacıları onun asıl kimliği konusunda derin kuşkulara sürüklemiştir.

İrene Melikoff ‘Hacı Bektaş – Efsaneden Gerçeğe’ adlı araştırmasında, Elvan Çelebi’nin eserinde Hacı Bektaş Veli’nin adının geçmesini Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığının delili olarak kabul etmekte, fakat “Milyonlarca inananın Türk halkının üçte birinin himmet umduğu Hacı Bektaş’ın tarihsel gerçekliğiyle ancak pek az bir benzerliği vardır ve belki de aralarında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır” diyerek, tarihte bir Hacı Bektaş yaşamış olsa bile milyonlarca Alevinin inandığı haliyle bir Hacı Bektaş Veli’nin aslında hiç var olmadığını oldukça dikkatli bir üslupla ima etmektedir.
Benzer biçimde F.W. Hasluck da 1929 yılında yayınlanan ünlü ‘ Christianity and İslam under the Sultans’ adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin hiçbir tarihsel gerçeği olmadığını, Hacı Bektaş Veli’nin bir kabilenin din büyüğü olduğunu, Bektaşi Tarikatı’yla bir ilgisinin bulunmadığını, onun isminin bir ‘tarikat markası’ olarak sonradan ve rastgele seçildiğini, hatta kendisinin yaşayıp yaşamadığının bile şüpheli olduğunu” öne sürmüştür.
Vilayetname’de anlatılan ve yüzyıllar boyu yaygın olarak kabul edilen Hacı Bektaş Veli imajı on altıncı yüzyıl başlarında ortaya konmuş bir Osmanlı projesiydi. Bu proje, Osmanlı sultanının Balım Sultan’ı Hacı Bektaş Dergâhı’na ‘dede-baba’ olarak ataması ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın ‘serçeşme’ nitelemesiyle öne çıkarılmasıyla başlatıldı. Projenin amacı; Hacı Bektaş Veli Ocağı başta olmak Balkanlar’da ve Anadolu’da yaygın olarak faaliyet gösteren ve imparatorluk sathına yayılmış Alevi topluluklarının yönetimini ve denetimini elinde bulunduran tüm Alevi ocaklarını, İstanbul ataması, ‘Osmanlı devlet memuru bir dede-babanın yönetiminde bir dergâha bağlanmasıydı. Bu suretle Osmanlı, ülke sathına yayılmış Alevi topluluklarını, ‘isyan odağı’ ve ‘nifak yuvası’ haline gelmiş Işık Tekkelerini ve derviş cemaatlerini kendisine bağlı denetlenebilir ve yönlendirilebilir bir üst yapının şemsiyesi altında toplayacaktı. Osmanlı bakış açısından ele alındığında, bu bir ‘akıllı proje’ idi. Bu ‘akıllı proje’yi hayata geçirmek için Osmanlılar saygın bir Alevi mürşidine ait tüm kimlik bilgilerini ortadan kaldırdılar, onunla bağlı bulunduğu köklü gelenek arasındaki bağlan koparıp attılar ve ona ait tüm gerçekleri imha ettiler. Onun adını taşıyan ama esasta onunla hiçbir ilgisi bulunmayan ve Osmanlı’nın emellerine hizmet eden yeni bir Hacı Bektaş Veli yarattılar.
Bu noktada Melikoff ve Hasluck’un tespitlerinin son derece isabetli olduğunu belirtmek zorunluluğu vardır. Gerçekten de bir Osmanlı kamuoyu inşa girişimi olarak on altıncı yüzyılda başlatılan projenin merkezine yerleştirilen Hacı Bektaş Veli aslında hiç var olmadı. İmam Musa Kazım’ın soyundan gelen, altı aylıkken şehadet getiren, çocukken Kuran okumayı öğrenen, hacca giden, ömrü boyunca namazından geri durmayan, Ahmet Yesevi’nin müridi olan, onun emriyle kâfirlerle cenge tutuşan, Osman Bey’e ‘Elif Taç’ giydiren Hacı Bektaş Veli tamamen kurgu bir şahsiyettir, Osmanlı imalatı bir ‘fiktif efsane’dir ve hiç yaşamamıştır.
Osmanlıların Hacı Bektaş Veli’nin adını kullanarak yarattıkları tarihi gerçeklerle ilgisi olmayan ‘fiktif efsane’yi ortadan kaldırdığımızda geriye ne kalır:
• Âşık Paşazade’nin dediği gibi ‘meczup bir derviş’ mi?
• Melikoffun ifade ettiği gibi tarihsel gerçekliğiyle arasında hiçbir benzerlik bulunmayan biri mi?
• Hasluck ‘un iddia ettiği gibi yaşayıp yaşamadığı dahi belli olmayan, rastgele seçilmiş ve tesadüfen marka olmuş bir isim mi?
Beş yüz yıl boyunca ülkenin her yanında bıkmadan usanmadan aralıksız tekrar edilmiş o büyük yalan ortadan çekildiğinde ne olur?
• Taşlar yerine oturur ve yalana hürmet etmeye, hurafeden himmet beklemeye programlanmış kalabalıklar, içinde kayboldukları büyük bir boşluktan kurtulurlar mı ?
• Büyük kalabalıkların ruhundaki kemikleşmiş dengeler sarsılır ve büyük bir kaos mu başlar?
Hemen ifade etmek gerekir ki; efsane zannedilen, Aleviliği kendi vatanından koparıp Asya bozkırlarına ve Arabistan çöllerine taşımaya programlanmış o derme çatma hurafe yıkılırken, Anadolu’nun asıl efsanesinin bütün ihtişamıyla yeniden geriye dönüşü başlar. Üzerimize yeni bir güneş doğar, gözlerimiz kamaşır. Âşık Paşazade’nin de, Melikoff un da, Hasluck’un da konuyu anlamanın çok ama çok uzağında kaldıkları ortaya çıkar.
Anadolu, Anadolu olalı beri, bu topraklar üzerinde onun kadar hürmet gösterilen, onun kadar sadakatle bağlı kalınan ve onun kadar sevilen pek az kişi olmuştur. Bu sevgi, saygı ve sadakat seline rağmen Hacı Bektaş Veli ‘sakıncalı mahpus ‘ olarak resmi tarihin karanlık hapishanesinde beş yüzyıldır tutukludur. Bugün aramızda Hacı Bektaş Veli kimliğiyle serbestçe dolaşan, hiç yaşanmamış bir hayatın hiç var olmamış bir öznesidir. O ortadan çekildiğinde gerçeklere giden yolun üzerindeki koca bir engel ortadan kalkmış olur.
O ulu bir mürşittir. Anadolu ve Balkan Aleviliği’nin simgesi ve serçeşmesidir. Onun için yaşamadı demek asla mümkün değildir. Hacı Bektaş Veli yaşadı. O omuzlarına yüklenen çok ağır ve çok soylu bir misyonu tamamladıktan sonra kutlu hikayesiyle birlikte ‘sır’ oldu ve gitti. ‘Sır olma makamı’ yokluk hali değildir. ‘Sır olma makamı’ uygun zamanda geri dönmek üzere ortadan çekilme halidir. O muhteşem hikayesiyle elbette tekrar aramıza dönecektir.
Osmanlı’nın gözümüzün önüne diktiği aldatıcı yön levhalarının kılavuzluğuna itibar edip, Hacı Bektaş Veli’yi yüzyıllar boyu Arap çöllerinde, Asya’nın hiç bilmediğimiz steplerinde aradık. Hâlbuki o, bu coğrafyanın malı ve bu ülkenin kıymetlisidir. Hacı Bektaş Veli’yi yeniden tanımlamak, onun kendi kimliği ve tüm gerçekliğiyle varlık sahnesine yeniden çıkarmak, iki temel disipline riayetle mümkündür:
• Hacı Bektaş Veli’nin izlerinin aranmasına, bu izler nerede kaybedilmişse oradan başlamak,
• Hacı Bektaş Veli’yi yalnızlaştırmadan, onu kendi adıyla anılan dergâhın tarihinden ve geleneğinden koparmadan, onu misyonu ve çevresiyle birlikte bir bütün olarak ele almak.

Osmanlı, Hacı Bektaş Veli’nin izlerini ‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi adı verilen metnin sararmış sayfaları arasında yok etti. Vilayetname’nin tozlu yapraklarında yapılacak dikkati bir incelemede Osmanlı’nın Mürşit’e giden izlerin tamamının üzerini örtemediği görülecektir. Gerçek Hacı Bektaş Veli’ye giden doğru yolun başlangıcı tam da burasıdır; yani izlerin kaybolduğu yerdir. Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi içinde ‘mana dili’ ile kayda geçmiş, ehil olmayanın göremeyeceği, bizleri gerçeklerle yüz yüze getirecek olan pasajların derin anlamlarını daha rahat kavrayabilmek için öncelikle Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın geçmişi, misyonu ve ilk sahipleri hakkında zihinlerin arındırılması ve belleğimizin tazelenmesi gerekecektir.

Erdoğan Çınar
Kaynak: Dergah’ın Sırrı – Aleviliğin Kayıp Hafızası

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka: Ben bir vadi üzerinde durup bekleyen bir köprüydüm

Kapat