Edip Cansever: “Hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına”

Edip CanseverBen mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben
sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona
dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
dedim ki, falan filan..
örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
ölüversem şuracıkta
bakınca herkes orama burama
derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

yani kim yaşamış kendi adına
vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
hani ne başlar ne biter
hani ne vardır ne yoktur
tanrısal bir harekettir din adamlarınca
bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda

herkes gibi bir şey niye olmalı
bakınca işte şurdan şuraya
masalar, masada yazı makinaları
derim ki, niye olmalı
bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları
sürüngen parmakları
çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız
hayata bir şey demeyen bu garip adamları
bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını
mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin
yıllarca unutulmayan o kadın adlarını
ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları
bilmem ki niye
yani masalar işte, masada yazı makinaları
istemem, niye olmalı
evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları
devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları
bakımsız avluları
avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları
sonra gene upuzun kahveye çıkmaları
öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan
bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı
kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle
yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı
öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan
nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı
ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde
yaş masalar üstünde onların anlamadığı
derim ki, niye olmalı
niye olmalı bilmem
şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden
ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları
ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları
değişmez bakışları
bir hüzün gibi değil, doğrusu değil
hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları
derim ki, niye olmalı
şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana
kadife ayakları
bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla
hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları
herkes gibi bir şey niye olmalı
varken kendini bulmak, bulmalı
hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan
sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan
atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi
ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki
sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri
öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan
üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından
ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman
o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek
gelirim de sizlere, alınınca odaya
şöyle bir köşeye oturuncaya
kadarki o sıkıntıyı geçerek
başlarım konuşmaya

derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
tıraş olmuştum ayrıca
bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna
ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda
aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada
bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu
bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu
ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini
kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi
ve nasıl yitirdim ben kendimi

durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
tıraş olmuştum ayrıca
gömlekten söz açınca aklıma geldi
ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma
bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna
sevmiyorum ayaklarımı da
yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki
çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum
gözleri, göz bildiğim her şeyi
yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar
bir şehrin içinden geçen nehirler gibi
sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri
kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti
bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar
hıh!. işte bunlar da kendi gözleri
kızarmış aklarıyla kendi gözleri
her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar
ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini
kayboluyorlar bir bir
öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları
yeniden bulmak için
çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.

o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim
ayaklarım da
öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi
takır da takır, takır da takır boyuna
yürüyüp gidiyorum onlarla
parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye
ihtiyar kumruların ağzından
kocaman kamyonlara düzenle sıralanan
kutulardan birini
çekiyor gibi en altından
alışıyorum buna da, bu fırtınaya da
bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya
çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.

derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan
hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!
bir parça şarabım var altından
yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça
yani bak kısa yoldan bir toplam
nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım
ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından
düzlere vursam düzlerden
dağlara vursam dağlardan
önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan
sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan
ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi
acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan
öyleyse de bana, nasıl anlamam
tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan
o “her şey” kelimesi gibi
anlamı bitmek olan
nasıl anlamam ben kendimi
işte hey park bekçisi serseri
bir parça şarabım var altından
çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni
açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni
bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı
– hani ben memurdum yanlarında –
gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha
giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini
geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi
ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da
her şeyi nasıl teptim, bilmez mi
oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini
baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum
bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber
eliyle dürterekten yanındaki erkeği
beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..
gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan
sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri
durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi
o cansız, o soluk kilise resimleri gibi
bir tanrı duruyordu, az ötelerde
mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
ve hüzün… isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni

(1961)

<BİRİNCİ BÖLÜMÜ OKU | ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ OKU>
Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka, Edip Cansever (Şiir -2. Bölüm) 

Kaynak: Adam Yayınları, Yerçekimli Karanfil, “Nerde Antigone” 1987

Yorum yapın

Devamını oku:
Zizek: ‘Arap devrimci ruhundan niye korkalım ki?’ | Rosa: ‘Devrimler hala sokaklarda yapılıyor’
Varoluşa Dair Bir Sorgulama: Yılmaz Güney’in Yol Filmi – Zahit Atam
Sokrates, Thoreau, Gandhi, Martin Luther King ve ‘sivil itaatsizlik’ eylemleri – Ayşe Hür
Kapat