Fyodor Dostoyevski: Daha doğrusunu demek gerekirse, Gerçek’i 3 Kasım günü tanıdım”

dostoyevskiBen bir garip kişiyim. Şimdi, bana deli diyorlar. Eskisi kadar “garip görünmekte devam etseydim, bu benim için aşamalı bir biçim ilerleme olacaktı. Bugün alaylardan artık alınmadığımı söylemeliyim. Bana güldüklerinde daha bir eğleniyorum. Alaycıların Gerçek’i tanımadıklarını, benim, benim tanıdığımı üzülerek görmeseydim, başkaları gibi, açıktan açığa kahkahayı basardım. Gerçek’i tanımakta yalnız olmak çok ta güçmüş. Ama anlamayacak onlar; yoo! Anlamayacak onlar!
Bir zamanlar, herkese garip gelmekten müthiş üzülürdüm. Garip “görünmekle kalkmazdım. Doğdum doğalı gariptim ben, 7 yaşımdan beri de, garip olduğumu biliyordum. Ne kadar okula gittim, ne kadar Üniversite yüzü gördümse, garip olduğuma gene o kadar inanç getirmiş oldum. Öyle ki öğrendiğim bütün bilgilerin beni bu garip olduğum düşüncesi içinde yoğurmaktan başka ne amacı vardı, ne de sonucu oldu.

Çalışmalarımdaki aynı şey günlük hayatta da oluyordu. Her yıl, herkesin gözünde garipliğimi, acayipliğimi daha iyi anlıyordum. Herkes beni tefe koyuyordu ama, herhangi biri olmaktan çok garip olduğumu bilen bir insanın bulunduğundan, bu insanın da ben olduğumdan kimse huylanmıyordu. Bununla birlikte, bunu bilmeyişleri, benim yüzümden oldu. Sırlarımı kimseye açmayacak kadar büyük burunluydum. Bu gurur zamanla çoğaldı, herhangi birinin önünde dalgınlığa gelip kendimi garip bulduğumu söylemeye kalkmış olsaydım, bir kurşun sıkardım beynime.

Ah! Yeni yetmelik çağımda, belki bir gün, bu düşündüğümü itiraf etmeye kalkarım diye, ne acı çekiyordum. Ama bir delikanlı olduğumda, her yıl, garipliğimin çoğaldığını anlamam şöyle dursun, neden olduğunu kesinlikle bilmeksizin, daha durgun oluyorum. Dünyada herkesin bana ilgisiz kaldığını düşünmekle başıma daha büyük bir dert geldiğinden belki. Nicedir bundan kuşkulanıyordum, ama birden, geçen yıl, bu işte yanıldığımı anladım. Dünyanın olmasının ya da hiçbir yerde hiçbir şey olmamasının bence bir olduğunu sezdim. Bunun üzerine, alaycılara gocunmaktan, hemen vazgeçtim; artık onlara kulak asmadım.

Vurdumduymazlığım en ipe sapa gelmez işlerde bile ortaya çıkıyordu. Sözün gelişi, sezmeden insanları itip kaka kaka, sokakları arşınladığım oluyordu.

Bunun özensizlikten ileri gelmiş olduğunu diyemem; neden ileri gelmiş olduğunu da düşünmeyi bir yana bırakmıştım. Bana herkes, herkes önemsiz geliyor.

İşte Gerçek’i o zaman tanıdım. Geçen kasımda, daha doğrusunu demek gerekirse, Gerçek’i 3 Kasım günü tanıdım. O gün bugündür, hayatımın her dakikasını hatırlarım… Bu karanlık, sanki hiç görülmemişçesine karanlık bir gecede oldu.

İşten evime dönüyor ve bu kadar puslu bir gecede görmenin olanaksız olduğunu düşünüyordum. Bütün gün yağmur yağmıştı; soğuk yağmur olmuştu bu, sanki korkunç ve insanlığa düşman yağmur. Sonra sonra, yağmur dindi; korkunç bir ıslaklıktan başka şey kalmadı artık ortalıkta. Sokağın her taşından, kaldırımın her paket taşından, soğuk bir buğu yükseliyormuş gibime geliyordu sanki gaz birden sönerse, mutlu olacağım duygusuna kapıldım, çünkü gazın ışığı havadaki ıslaklığı ve içe dokunuculuğu daha iyi ortaya döküyordu.

O gün, hemen hemen yemek yememiştim, akşamın inişinden sonra arkadaşlarımdan ikisinin de ziyaretini kabul eden bir mühendisin evine kapağı atmıştım. Ses etmeden durmuştum ve susmamın kendilerini sıktığını bile anladım. İlgi çekici bir konu üzerinde konuşuyorlardı, güya ısınmak için gelmişlerdi ama duruşlarının, gerçekten, boşuna olduğunu görmüştüm. İş olsun diye ısınıyorlardı.

Damdan düşercesine kendilerine şunu demiştim : “Baylar, görüyorum ki sizi düpedüz üzerinde çene yorduğunuz konu üşütüyor.,, Uyarışımdan hiçte üzülmüş olmadılar; yalnız, dediğimi ve düşündüklerinin beni temelli ilgisiz bıraktığını anlayarak, bana gülmeye başlamışlardı.

Sokakta, gazı düşündüğümde, göğe baktım. Alabildiğine karanlıktı ama içlerinde pek kara uzaklıkların uçurumlara benzediği bulutlar görülüyordu şöyle hafiften. Uçurumlardan birinin dibinde, birden, bir yıldız parladı. Yıldızı dört gözle incelemeye başladım, çünkü bu yıldız bana bir düşünce, bu akşam kendimi öldürme düşüncesi veriyordu. Daha önce, iki ay önce, hayatıma son vermeği kafama koymuş ve yoksulluğuma inat, güzel bir tabanca ele geçirebilmiş, hemen doldurmuştum.

Ama aradan iki ay geçmişti ve tabanca kılıfında duruyordu, çünkü adımı kütükten silmek için, herkesin bana biraz daha az ilgisiz kalacağı bir anı seçmek istiyordum. Neden? Sır… Ama yıldız bana bu gece kendimi öldürmeyi esinledi.

Neden? Bu da başka sır.

Göğe halli halli bakarken, sekiz yaşlarında bir kız çocuğu kolumdan yakaladı beni. Sokak ıssızdı; bizden çok’ ötede, bir arabacı yerinde uyuyordu.

Kızcağızın başında bir mendil vardı, elbisesi yürekler acısı olup sırılsıklamdı, ama ben doğrusu yalnız yırtık ve ıslak pabuçlarına dikkat etmiştim. Yavrucak, birden korkmuş gibi bağırdı: Anne! Anne! Bir tek söz söylemeden, ona baktım.

Daha hızlı yürüdüm ama o gene umutsuz bir sesle bağıra bağıra koluma asılıp peşimden gelmekte devam ediyordu. Bu biçim bağırışı ben bilirdim! Sonra kesik birkaç sözle bana, annesinin öldüğünü, kim olursa olsun, birini çağırmak için, anasının acısını dindirebilen birini bulmak için öylesine sokağa çıktığını söyledi. Arkasından gitmedim. Tersine, kendisini başımdan savmak istedim. Bunu düşünürken, gidip bir yardımcı bulmasını söylemekle yetimdim kendisine. Ama o küçük ellerini kavuşturdu ve yürüyüp gitmeme zaman bırakmaksızın, yanım sıra gene ağlaya ağlaya koştu. Artık sabırsızlandım. Ayağımı yere vurup korkuttum kendisini. Yeniden bağırdı : “Bayım! Bayım! „ Ama beni bıraktı, hızlıca sokağı geçti ve çıkagelen başka bir yolcunun ayaklarına kapandı.

Beşinci katıma çıktım. Yoksulca döşeli, pencere diye bir tepe deliği bulunan bir oda tutuyorum. Üzeri muşamba kaplı bir kanepem, kitaplarım için bir masam, iki sandalye ile eski bir koltuğum var. Bir mum yaktım, oturdum ve düşünmeye başladım… Benimkinden hafif bir bölmeyle ayrılmış, bitişik odada, üç gündür düğün bayram ediliyordu. Burada bir yedek yüzbaşı oturuyordu, iskambil oynaya oynaya, kendisiyle birlikte imam suyu içen bir yarım düzine haydutla dayalı döşeli sayılmayan konutunun altını üstüne getirmişti. Geçen gece, burada bir kızılca kıyamet, kopmuştu; ev sahibesi mırın kırın etmek istemişti ama yüzbaşıdan müthiş korkuyordu. Bizim beşinci katta, başka kiracı olarak, bir askerin dul karısı ve hepsi de hasta üç küçük çocuğun anası, ufak tefek bir çelimsiz kadınımız vardı; bu çocukların en küçüğü sövgülü döğüşü dinlerken öylesine korkmuştu ki bir biçim sinir buhranına kapılmıştı. Ben ise bölmenin arkasından bağırmaktan vazgeçmiştim. Dünya umurumda değildi. O akşam, odama girince, masanın gözündeki tabancamı aldım ve yanıma koydum. Ona dokunur dokunmaz, içimden : ” Pek doğru mu bu? „ diye geçirip şu karşılığı verdim : “Çok doğru! (O kadar doğru ki beynimi parça parça edecektim.)

O akşam kendimi öldürmeye karar vermiştim ama tatarımı düşünmekle daha ne kadar zaman geçirecektim? Hiçbir şey bilmiyorum… Ve olabilir ki kızcağıza rastlamadan sıkacaktım kurşunu beynime…

II

Bence her şey bir olmakla beraber, fizik acıdan korkuyordum. Ve sonra, demin sokakta rastlanan o küçük kıza acıma da duyuyordum gene, nasıl yardım edebilirdim. Neden çağrısına koşmamıştım ? Ah! Her şeyin bence boş olmasını istediğim ve kıza acıma duymaktan utanmış olduğum için. Acıma yüzünden, şimdi kendimi öldürmek istiyordum!

Küçük kızın acısı beni neden ilgisiz bırakmıştı? Garipti bu! Şimdi işte yüreğim yanıyordu buna !… Hay kör şeytan! İki saat sonra kendimi öldürürsem, bu küçük kızın mutsuz olup olmaması neme gerekirdi benim? Artık daha çok düşünemezdim, artık hiçbir şey de olmayacaktım. İşte bunun için alçakçasına üzülmüştüm küçüğe. Ancak iki saat sonra, benim için her şey sönüp gideceğine göre, bir şeyler yapabilirdim. Öyle sanıyordum ki dünya bana bağlıydı, benim için yaratılmıştı yalnız- Benden sonra, belki gerçekten, artık hiçbir şey olmayacaktı, bilincimin yok olduğu anda, dünya da yok olacaktı. Evrenin ve kalabalıkların yalnız benim içimde olup olmadıklarını kim bilirdi?

Sonra aklıma garip bir düşünce takıldı: Eğer, Ay’da ya da Mars gezegeninde geçmiş, bir önceki hayatta, kötü ve yüz kızartıcı bir iş yapmışsam, yeryüzüne oradan bozulmuş olmanın, şerefsiz olmanın bilincini getirmişsem, Dünya’dan, Mars’a ya da Ay’a baktığımda, utancım bana boş mu gelecekti? Ve gerçekten, boştu bu soru, aptalcaydı. Tabanca işte önümde duruyordu; kendimi öldürmek istiyordum ama uğursuz soru aklımı kurcalıyordu, kızmıştım üstelik. Ya artık saçma sapan soruma karşılık bulmuş olmadan ölmek istemiyorsam?

En sonu, beni kurtaran küçük kız oldu; beni, tabancamın tetiğini çekmekten alıkoyan o oldu. Ben duruldukça, yüzbaşının odasında cümbüş de yatışıyordu. İleri geri söylenmeler az sonra pek pek bir mırıltı halini aldı… Yatmak, uyumak zorunda kaldı düşmanlar…

İşte koltuğumda şekerleme yaptığım anda, başıma artık hiçbir şey gelmedi. Uyudum ve düş gördüm. Ne garip dünyadır, düşlerin dünyası, değil mi? Sazan tablolar önünüze inanılmaz inceliklerle dolu bir ufacık şeyle serilir… Düşlerin akışında anlaşılmaz şeyler olur büyülüce…

Kardeşim beş yıl önce öldü, ama kaç kez, uykumda, her şey öldüğünü bana açıktan açığa belli etliği halde, onu yamacımda gördüğüme, beni ilgilendiren konuda, toprakta olduğunu bir dakika unutmadan, varlığı üzerinde kesinlikle düşünülemeyeceği konusunda konuştuğunu işittiğime hiç te şaşmıyorum.

Aklım nasıl oluyor da bu çelişik iki noktayla uzlaşıyor?

Ama bırakalım bunu. Gene o geceki düşüme dönüyorum. Bunun yalnız bir düş olduğuna üzüldüm. Ne olursa olsun bana gerçek’i tanıtan bir düştür bu. İnsan bir kez gerçek’i görünce, bunun gerçek olduğunu bilir! Gerçek iki türlü olmaz ve sizin uyanık olmanıza ya da uyumanıza göre değişmez, intihar ederek hayatı terk etmek mi istiyordum? İşte düşüm beni benden aldı, önüme yeni, güzel ve güçlü bir hayat, tazelikle dolu bir hayat serdi. En iyisi mi dinleyin.

III

Aklımı kurcalayan konu üzerinde düşüne düşüne uyuya kalmış olduğumu size söyledim.

Uykumda kendimi birden, tabancayı tutmuş ta onu, şakağıma değil, yüreğime boşaltıyor gördüm. Oysa tabancanın namlusunu sağ şakağıma dayayıp beynimi dağıtmaya karar vermiştim düpedüz. Bir an öylece, tabancanın namlusunun ucu göğsüme dayalı durdum; mum, masa ve duvar dönmeye başladı. Tetiği çektim. Düşlerde bir yüksekten düşmek, boğasınızı sıkılmış ya da hiç değilse en ufak vücut acısı duymadan kendinizi zarara uğramış görmek başınıza gelir, ola ki bir davranışta bulunurken yatağınızda kendinizi yaralamayasınız, bu da kırk yılda bir olur. Bu düşte de başka şey olmadı. Acı çekmedim; bununla birlikte içimde her şey sarsılıyor gibime geldi. Karanlıklar çözüldü. Kendimi yüzüm odamın tavanına çevrik, yatmış buldum. Bir tek davranış bile yapamıyordum, ama yanı yöremde kızılca kıyamet kopuyordu. Yüzbaşı boru gibi sesiyle konuşuyor, evin sahibesi keskin çığlıklar atıyordu… İşte, başka şeye bakmadan, beni bir tabuta yerleştirip sımsıkı kapattılar. Tabutun kapandığını duydum; bu konuda gelişi güzel birkaç şey düşündüm, ölmüş olduğum, bundan kuşku edemediğim, göremediğim, kıpırdayamadığım, konuşamadığım, ama duymaya ve kafa tutmaya devam ettiğim düşüncesi de, ilk olarak, birden, dank etti başıma. Her şeyin şaşmadan kabul edildiği düşlerde hep olduğu üzre, kendimi iyice bu düşüncelere alıştırdım.

Beni hiç törensiz, toprağa verdiler. Herkes şimdiden basıp gitmişti. Orada, mezarımda, öyle bırakılmış, unutulmuştum. Daha önce, toprağa verilişimi düşündüğümde, çok uzak gelecekte, bir kez yer altındaki yerime girince, hep bir soğuk ve ıslaklık duygulanımı duyacağımı tasarladım. O zamanlar duyduğum oldu işte; hele ayaklarım buz kesmişti.

Bir ölünün bekleyecek artık hiçbir şeyi olmadığını kolayca kabul ederek, hiçbir şey beklemiyordun. Böylece saatler geçti, günler, ya da aylar…Yalnız, birden, kapalı sol gözüme tabutun kapağından sızmış bulunan bir su damladı düştü ; sonra bir ikincisi, sonra bir üçüncüsü.. içimde üstelik bir fizik acı da beliriyordu : “Yaram bu, diye düşündüm, tabancanın vuruşu ; kurşun orada!…,,

Ve su damlası, belki dakikadan dakikaya gene damlıyor, sol gözüme damlıyordu hep. Nasıl diyeyim? Olup biten her şeye göz yuman, buyurmuş bulunan Varlık’a, sözlerle değil, bütün benliğimin bir iç atılımıyla, yalvarmaya, yakarmaya, kafa tutmaya başladım.

— Kim olursan ol, eğer varsan, eğer bilinçli ve akla yakın bir ilke varsa, acı bana. Yalnız hayatıma intiharla bir perde çekerek seni kırdığımın öcünü alıyorsan, önceden haber vereyim kî bana verebildiğin işkencelerden hiçbiri binler ve binlerle işkence yılında değişmezcesine duyacağım hor görüşü yenemeyecektir.

Ve sustum… Zihinle. Gene, hiç değilse, bir dakika geçti; gene gözüme yeni bir su damlası düştü, ama şimdiden, aldanmadan biliyordum ki, her şey hemen çabucak değişecekti.

Ve mezar açıldı. Bilinmeyen bir varlık beni yakaladı ve ikimiz de uzayda kaldık.

Birden, ama pek az görebildim, çünkü gece, hayatımdaki gecelerin herhangi birinden daha derin, daha karanlıktı. Daha şimdiden yerden çok uzağa, göğün ortalık yerine atılmış bulunuyorduk. Beni alıp götürene hiçbir şey sormuyordum; korkmadığını düşüncesinden göğsüm kabarıyordu. Boşlukta böyle ne kadar zaman süzülüp durduğumuzu bilmiyorum. Her şey zamanın ve uzayın ölçülemediği düşlerde olduğu gibi olmakta devam ediyordu. Karanlığın ortasında, birden, bir yıldızın parladığını gördüm. Hiçbir şey sormamaya kararlı olduğumu unutup: “Bu Sirius mu?,, diye bağırdım.

—”Hayır, bu yanına girerken gördüğüm yıldız.” diye karşılık verdi bana beni alıp götüren Varlık. Kendisinde bir biçim insan yüzü olduğunu söyleyebilirdim.

Garip şey, bu Varlık’a kin bağlamıştım. Yüreğime kurşun sıkarken yokluğu bekliyor, kendimi de, şüphesiz, insan olmayan, ama var olan bir varlığın elleri arasında görüyordum.

—”Mezarın ötesinde öyle ise bir hayat var !„ diye düşündüm. “Bana gene var olmak, kendimi elinden kurtaramayacağım birinin iradesine boyun eğmek gerekecekti !„ Varlık’a seslendim:

—”Senden korktuğumu biliyor, beni de bu yüzden hor görüyorsun.,, Bana karşılık vermeden bana karşı hiçbir hor görüşü olmadığını, yüzüme gülmediğini, hatta bana acımadığını sezdim. Beni olup olacağı bilinmedik ve büyülü bir yere götürüyordu. İçimi gitgide korku kaplıyordu. Bununla birlikte sessiz yoldaşımla aramda, dilsiz, ama anlaşılabilir bir biçim sözleşme oluyordu.

Gözlerimin alıştığı burçlara bakmaktan nice zamandır vazgeçmiştim. Işığı dünyaya erişmek için yüzyıllar harcayan yıldızların olduğunu biliyordum. Bu bilinmedik gök cisimlerinin devindikleri uzaylardan geçiyorduk, belki. Belirsiz bir bekleyişin sıkıntısı içinde bulunuyordum. İçimi birden bildik ve alabildiğine hoş bir duygu sardı: gene güneşimizi görmenin sevinciydi bu ! Bununla birlikte çabucak anladım ki bu bizim güneşimiz, bizim Dünya’ya hayat veren güneş olamazdı. Gezegen sistemimizin ölçüye gelmez uzaklıklarında bulunuyorduk ama bu güneşin bir noktada bizim güneşimize benzediğini görmekle mutlu oldum. Dirimsel ışık, bana hayat vermiş olan ışık, diriltti beni. içimde beni mezara girmeden önce canlandırmış bulunan hayat kadar güçlü bir hayat buldum: “Ama bir, bizimkine benzer bir güneş bu! Bir dünya olmalı burada: Nerede bu dünya ?„

Yoldaşım bana uzakta bir zümrüt ışığıyla parlayan küçük bir yıldız gösterdi. Ona doğru uçuyorduk.

—”Öyle ise Evren’de böyle tekrarlamalar var !„ diye bağırdım : “Bu dünya tıpatıp bizimkine benzer, sefil, ama çocuklarının en nankörlerinin sevgilisi, kendi gök cismimizi sevdiğimiz gibi dünya, demek bizce ?„ Ebediyen terkedilmiş Dünya’nın aşkı da, yaman ve acılı içime işledi ve kendisine pek kötü davranmış olduğum kızın gene hayalini gördüm.

—”Her şeyi göreceksin! „ diye karşılık verdi, sesi uzayda, üzgün üzgün titreyen yoldaşım.

Çok çabuk gezegene yaklaştık. Gezegen göz kararıyla beliriyordu. Yüzeyinde gene Okyanus’u, Avrupa’nın, yeni bir Avrupa’nın biçimini gördüm ve içimde kıskançlığı andıran bir duygu uyandı.

“Dünyamızın bu yeni baskısı da ne oluyor? Ben yalnız kendi dünyamı, kanımın kaynamalarının ruh bulduğu dünyayı, beynimi dağıtarak terk edecek kadar kendisine alçaklık ettiğim dünyayı sevebilirim. Ah! Onu sevmekten hiç geri kalmadım, onu, ayrılış gecesi de, belki o gece de sevdim, o gece, her zamankinden daha içim yana yana sevdim.

–Dünyamızın bu yeni kopyasında acı var mıdır?

–Bizim Dünya’da, acı uğruna ve acı yolunda kendini harcamış sevgili yaratıklar vardır yalnız. Terkedilmiş canım dünyanın toprağını öpmeyi, ağlaya ağlaya onu bağrıma basmayı ne kadar isterdim! Başka bir dünyada hiçbir yaratıkta gözüm yok! „

Fakat yoldaşım beni daha şimdiden yalnız bırakmıştı ve birden, nasıl olduğunu bilmeden kendimi, bir cennet günü ışığıyla yıkanmış, bu yeni dünyada buldum.

Yunan takımadalarındaki adalardan birine, ya da bir komşu kıyıya ayak basmışım, gibime geliyor doğrusu. Oh! Her yer nasıl da dünyasaldı alabildiğine, ama her yer nasıl da bir şölen ışığıyla parlıyordu! Zümrüt yeşili, okşayıcı bir deniz, âdeta bilinçli bir sevgiyle öpüyora benzediği kumsalı, dalga dalga yalıyordu.

Çiçek açmış ve pırıl pırıl güzelim yapraklarla dolmuş, koca koca sayısız ağaçlar, geldim diye. Eminim, beni kutluyor, ürperişleri nasıl da hoş bir müzik yaratıyordu. Çimen güzel kokulu çiçeklerle dolmuştu renk renk. Havada, kuşlar küme küme uçuyordu.

İçlerinde çoğu da, en ufak korku göstermeden, kanatlarını tatlı tatlı çırparak ellerime, omuzlarıma konuyordu. Az sonra bu mutlu ülkenin insanları çıka geldi karşıma, çevremi sevinçle sardılar ve beni kucakladılar. Bir başka güneşteki bu çocuklar ne kadar güzeldi! Eski toprağımda, böyle güzellik bulunmazdı. Bu güzelliğin hafif bir yankısı ancak en küçük çocuklarımızda görülebilirdi. Bu mutlu yaratıkların gözleri tatlı bir ışıkla parlıyordu. Yüzleri bilgeliği ve temiz bir bilinci, gönül alıcı bir sevinci dile getiriyordu. Çocuk sesleri kadar temiz ve şendi sesleri. İlk bakışta, her şeyi anladım. Henüz günahla kirlenmemiş bulunan bir dünyadaydım. İnsanlar efsanenin ilk atalarımızın bir dünya cennetinde ömür sürmüş olduklarını anlattığı gibi yaşıyordu. Ve bu adamlar o kadar iyiydiler ki, beni konutlarına doğru götürürlerken, türlü diller döke döke, en ufak üzüntü kaygısını içimden söküp atmağa çalışıyorlardı.

Bana soru sormuyorlardı, gönlümü dolduran her şeyi biliyora benziyorlardı, en büyük tasaları da beni gene gerçekten mutlu görmekti.

IV

Böyle şeyleri ben ancak bir düşte görmüş olduğum halde, bu sütü temiz insanların sevgi dolu anısı ebediyen içimde kaldı. Sevgilerinin beni orada hâlâ izlediğini sanıyorum.

Bununla birlikte her konuda kendilerini anlamıyordum. Ben olup olacağı ilerici bir Rus, Petersburg’lu bir uluorta insanım, ama bana, bildikleri her şeyi anladıklarından, bizim bilimlerimizle hiçbir biçimde ilgilenmiş olmadıkları inanılmaz geliyor. Hemen kabul edebilirim ki bilgilerinin özü bizim bilgimizinkinden ayrıydı ve eğilimleri, söz gelimi benimkilerden büsbütün başkaydı. Bilgileri, gerçekten, bizim övündüğümüz bilgiden daha yüksek ve daha derindi. Bilimsiz ve formüller belleme illetine düşmeden biliyorlardı her şeyi.

Nesneleri nasıl tasarladıklarını anladım; ama nesneleri onlar gibi tasarlamaya varamadım. Bana güzel ağaçlarını gösteriyorlardı ama ben, ağaçlara besledikleri sevgide kendimi yetersiz buluyordum. Bitkilerle konuşmaya dek gidiyorlardı sanıyorum gene. Evet, bizim cansız doğa adını verdiğimiz şeyin dilini ve bu dille söyleşmeyi biliyorlardı.

Anlaşılan, kendilerine saldırmak bile istemeyen hayvanlarla, aralarında candan bağlantıları vardı. Bana yıldızları da gösteriyor ve, bildiklerine göre, sağduyumun üstünde konulardan söz açıyorlardı; ne olursa olsun şuna inan getirmiş oldum ki bu konularda bir düşünce ulaştırımından çok özdekçe konuşuyorlardı. Anlama yetersizliğim karşısında bu adamlar sabırsızlanmıyorlardı. Beni olduğum gibi seviyorlardı, ama beni gene, hiçbir zaman anlamadıklarını kavrıyor ve kendilerine işte bunun için elden geldiğince az söz açıyordum bizim dünyadan.

Benden kat kat üstün insanların beni nasıl oluyor da üstünlükleriyle hor görmeye kalkmadıklarını, nasıl oluyor da, benim gibi kötü bir kişiye, hiçbir kıskançlık duymadıklarını bazen anlamıyordum. Ve ben, ağzı kalabalık ve övüngen insan, kendilerine en ufak düşüncesi olmadıkları bilgi dağarcığımı gösterirken, nasıl diyorum, onları hiç şaşırtma yoluna sapmadım?

Çocuklar gibi canlı ve sevinçliydiler. Güzel ormanlarında, az ağaçlı tatlı alanlarında, güzel ve içli türküler yaka yaka dolaşıyorlardı; besinleri yalnız ağaçlarının ürünlerine, ormanların balına ve dost hayvanların sütüne dayanıyordu. Besinlerini ve elbiselerini sağlamak için yapacak az şeyleri vardı ancak.

Ana sevgisini biliyorlardı, çünkü çocuklar geliyordu dünyaya onlarda, ama ben hiçbir zaman onları bizim dünyanın insancıklarını yiyip bitiren ve olanca günahlarımızın kaynağı sayılan o yırtıcı şehvet isteğiyle kıvranmış görmedim.

Kendilerince mutluluklarını bölüşmeye çağrılmış yeni yoldaşlar sayılacak olan çocukların doğduklarını görmekle mutluydular.

Araların da, hiçbir zaman ne tartışmalar vardı ne de kıskançlık; bu son sözcüğün ne anlama geldiğini bile bilmiyorlardı. Çocuklar herkesindi, çünkü hepsi de olup olacağı bir tek ve aynı aileydiler.

Ölümü bildikleri halde, onlarda sanki hastalıklar yoktu; ama yaşlıları, acı acı değil, tam tersine, tatlı gülümseyişlerle kendilerine yolun açık olsun diyen dostlarla yanı yöresi çevrilmiş, sanki uyuyorlar gibi, rahatça ölürlerdi. Acı ve gözyaşları bilinmedik sözlerdi. Her yerde yalnız sevginin, coşkuya benzeyen sevginin gerçekliği gösteriliyordu.

Besbelli ölenleriyle konuşuyorlardı. Sevişmiş olan kişiler arasındaki bağlar ölümle kopmamıştı. Kendilerine ölümsüz hayattan söz açtığımda pek iyice anlamadıklarını gördüm. Bu hayata belki o kadar kesince inanıyorlardı ki bu konu üzerindeki her konuşma kendilerine boş ve gereksiz geliyordu.

Dinleri yoktu ama pek iyi biliyorlardı ki yeryüzü sevinci en yüksek aşamasına gelmiş olunca, insanların birliğini Evren’in ruhu, Yüce Bütün’le daha tam kılacak olan bir değişiklik baş gösterecekti. Bu anı sevinçle, ama acele etmeden bekliyorlardı ; gönüllerinde taşıdıkları önsezinin sanki şimdiden keyfini sürüyorlardı.

Akşam saatlerinde, uyumaya gitmeden önce, uyumlu korolar düzenlemeği seviyorlardı.

O zaman uğurladıkları gün içinde duymuş oldukları herşey üzerine türkü söylüyorlardı. Doğayı, toprağı, denizi, ormanları övüyorlardı. Birbirleri için türküler düzmekten hoşlanıyorlardı; bunlar hep sevgi dolu ve tatlı türkülerdi ve gönle gidiyordu. Karşılıklı sevgilerini yalnız müzikle dile getirmiyorlardı: bütün hayatları birbirlerine karşı gösterdikleri dostluğun kanıtıydı. Görkemli ve gönül alıcı başka türküleri de vardı ama aklım hep sözlerine takıldığından, bir türlü anlamını kavrayamıyordum. Bununla birlikte, aklım güzelliklerindeki inceliğe kadar varamadıysa da, gönlüm adamakıllı tatlı derinliklerine iniyor gibiydi.

Mutluluk dolu devletlerini nicedir anlamağa çalışmış olduğumu, orada, dünyada, niteliği anlaşılmış güzel hayatlarındaki karşıtlığın ve bizim karşıtlığımız sayılan alınyazısının ruhumu çok kez acıyla doldurmuş bulunduğunu; kendi dünyamdaki insanlarla olan geçimsizliğime nasıl acı karıştığını çok zaman kendilerine söylüyordum! Onlara diş bileyebilmek ve bununla birlikte bağışlamağa kalkmadan onları sevmekten kendimi alamamak: ne işkence!

Böyle bir duyguya kaplamıyorlardı, ama ne çıkar! Acılarımı bölüşmelerini istemeksizin seviyordum onları.

Kendilerine düşlerimi anlattığımda, güldüler. Düşte böyle şeyler görmediklerini; bütün bunları, bilmeksizin, suçsuz suçsuz, uydurmuş olduğumu, kendi kendimi aldattığımı, bütün bu olmadık şeyleri, bir sayıklama içinde, ortaya döktüğümü söylediler bana. Onlara bunun gerçek olduğunu ileri sürdüğümde, Tanrım! beni nasıl da alaya aldılar!

Bütün bunların olduğuna ben nasıl inanamıyordum? Bu anlattığımdan belki bin defa daha iyi, daha sevinçliydi. Bir düş olsun, ama size bir sır vereceğim: ya bütün bunlar belki de bir düş değilse? Çünkü burada, söylemesi korkunç öyle bir gerçek şey oldu ki düşte görülemezdi. Yargıyı kendiniz verin. Şimdiye kadar bunu sakladım, ama şimdi anlatacağım bu gerçeği: en müthişi, bütün bunları çok düşündükleridir, yalanlarımla, onları baştan çıkardığımdır, işte. Evet, ne yazık! Baştan çıkardım onları!

V

Evet, düşüşlerinin nedeni olan benim: bir insan kalabalığını bulaştıran kötü tohum ben oldum. İğrenç bir trisine, bir veba mikrobuna benzer ben oldum.

Gelişimden önce pek mutlu, bu tertemiz toprağı ben çirkefe buladım.

Sevgiyle dolu güzel toprağın insanları yalan söylemeği öğrendiler ve yalanlarından hoşlandılar; yalanlarında güzellik buldular. Sevgiye yalanı soktular, az sonra da, gönüllerinde, kıskançlığı yaratan, yırtıcılığın anası sayılan, nefse düşkünlük doğdu…

Ah! Ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum ama yalandan zevk almağa başladıktan pek az zaman sonra, cinayet yolunda boşatılmış ilk kan aktı. Şaşırdılar, korktular ve birbirlerinden ayrı yaşama alışkanlığını kazandılar. Birleşmiş küçük küçük topluluklar kuruldu, ama öteki toplulukları korkutmak için. Diş bilemeler patlak verdi.

Şeref düşüncesi doğdu, birleşmiş her topluluk kendi bayrağını çekti. İnsanlar, kendilerinden uzakta, ormanlarda yaşayan hayvanları zarara soktular ve onların düşmanları oldular. Birbirinden ayrı diller doğdu. Korkunç bir kavga başladı. Bu adamlar, acıyı tattılar, ahlâk, bozucu bir içgüdüsel istek duydular ve ilke olarak gerçeğin ancak acıyla açığa vurulduğunu ortaya döktüler. Bunun üzerine onlarda Bilim doğdu.

Kötü kişiler olmuş olunca, kardeşlikten ve kendi yararından vazgeçmeden söz etmeğe başladılar ve bu sözlerle ortaya çıkarılmış düşünceleri ele aldılar.

Suçlu olunca, adaleti buldular, kurallar kaleme aldılar, ölüme çarptırılmışların idamlarına gerekli makinalar yaptılar.

Ne olmuş olduklarını, ne kaybetmiş bulunduklarını artık şöyle böyle hatırlamadılar ve gerçekten suçsuz ve mutlu olmuş olduklarına bile inanamadılar.

Bir düş demekten hoşlandıkları, bu geçmiş mutluluğun olanağına imrenenlerle bile eğlendiler. Fakat en garip olan nokta şu ki, bu kaybolmuş mutlulukta olanca inançlarını elden kaçırdıktan sonra, gene suçsuz ve mutlu olmağa karşı öyle candan bir istek duydular ki bu isteği tanrılaştırdılar, tapınaklarından bu isteği yükselttiler, hep gerçeklenemez diye düşünerek, ama önünde dize gelip, boyuna gözyaşı dökerek, bu isteği dualarda andılar. Bununla birlikte, şurası da gerçektir ki, bu şimdi hayal edilmiş hayat kendilerine verilmiş olsaydı, artık bunu istemezlerdi. Onlara bu hayattan söz açtığımda, bana şu karşılığı veriyorlardı : “Evet, biz kötüyüz, yalancıyız ve haksızız; biliyoruz bunu ve işte bunun içindir ki alınyazımız üzerinde karar verecek olan ve adını bilmediğimiz gönlü yüce Yargıç’ın ilerde yapacağından daha sertçe kendi kendimizi cezalandırıyoruz. Ama bizim Bilimimiz var. Biz, Bilim’le, bu kez, bilinçli olarak kabul edeceğimiz Gerçek’i bulacağız yeniden. Bilgi duygunun üstündedir, hayatın kavranması hayattan daha değerlidir. Bilim bize bilgeliği verecek, bilgelikle ortaya mutluluğun yasalarını dökecektir.,,

Sözleri böyleydi, ama gene de içlerinden hiçbiri başka türlü yapamadan, kendini bütün insanlığa üstün saymaktan geri kalmadı. Her biri kendi kişiliğinin önemi konusunda öyle kıskanç oldu ki dünyada başkalarının kişiliğini söndürmek için her şeyi yapıyordu. Kölelik doğdu, hem de gönüllü kölelik. Kendilerinden daha zayıflarını kolu kanadı altına almalarında bu güçlülerin onlara yardımları dokunmaları koşuluyla, zayıflar seve seve güçlülere boyun eğiyorlardı. Ortaya, gelip ağlaya ağlaya kardeşlerini bulan ve gözden düşüşlerini yüzlerine vuran doğru adamlar çıktı. Doğru adamları tefe çaldılar ya da taşa tuttular.

Tapınakların kapılarında kan akıyordu. Buna karşılık, her birinin kendi soyundan bütün insanlara kendini üstün görmeye hakkı olduğunu iyiden iyiye kabul ederek soydaşlarını dirlik düzenlik içinde yaşamaya yöneltmenin bir yolunu bulan başka insanlar türedi.

Bu düşünce uğruna gerçek savaşlar patlak verdi, ama her savaşan iyice inanmıştı ki bilim, bilgelik ve koruma içgüdüsü bütün insanları hemen barışsever ve babacan bağlantılarını kurmağa zorlayacaktı. Bu sonucu sağlamak için, akıllı zayıfları kılıçtan geçirmeğe başladılar (ve bu kategoride ister istemez düşüncelerinin bütün düşmanlarına rastlıyorlardı).

Fakat koruma duygusu az sonra gücünü yitirdi, burnu büyüklerle şehvetliler de ya hep dediler ya hiç. Utkuya ulaşmak için, ister istemez şiddete başvurdular. Vurdular, kendilerine intihardan medet umma kaldı. Bunun üzerine Yokluk’a tapınışı uluyan dinler doğdu. Hiçlik’te ölümsüz erince varmak için kendini öldürmek övülecek bir eylem oldu.

İnsanlar şiirlerinde Acı’yı dile getirdiler. Alın yazılarına ağladım onların, acının yüzlerinde izini bırakmamış olduğu zamandakinden belki daha da çok gözyaşı döktüm onlara, sevenlere ; o zamanlar ki ne kadar suçsuz ve güzeldiler.

Bir zamanlar cennetken, şimdi onlarca değeri bilinmemi, bu toprağı gene çok seviyordum. Kendimi suçlayarak, kendime mutsuzluklarını yarattım diye lanetler savurarak bu zavallı insanlara kollarımı uzatıyordum.

Kendilerine bütün kötülüklerinin nedeni, tek nedeni olduğumu; onlarda, kötülük ve yalan mayasının, ben olduğumu söylüyordum. Kendilerine beni ölüme göndersinler diye, haça gersinler diye çok yalvarıyor, kendilerine hiçin nasıl yapıldığını da gösteriyordum. Kendimi öldürmeye, galiba gücüm yoktu, vicdan azapları, işkenceler çekiyordum; ruhumu vereceğim ana dek işkence çekmiş olmak istiyordum. Ama onlar benimle alay etmekle yetindiler ve, sonunda, beni bir deli yerine tuttular. Ele geçirmek istediklerini kendilerine ancak benim sağladığımı ileri sürerek, beni bağışlıyorlardı; şimdi olan olmayabilirdi.

Bununla birlikte, günün birinde, canları burunlarına geldiğinden, tehlikeli olduğumu ve çenemi kapamaya razı olmazsam beni bir sağlık yurduna tıkacaklarını söylediler.

Bunun üzerine acı öyle bir güçle içimi sardı ki öleceğim sandım. Ve işte o anda uyandım.

Saat sabahın 6 sı olmalıydı. Kendimi koltuğumda buldum. Mum sonuna kadar yanmıştı. Yüzbaşıgilde uyunuyordu, bütün apartmanda da kol geziyordu sessizlik.

Yerimden sıçradım. Bu kadar açık, bu kadar inceden inceye ayrıntılarla dolu, hiç böyle düş görmemiştim. Birden, tabancamı dopdolu gördüm, aynı anda onu kendimden öteye attım. Ah, hayat! Hayat! Ellerimi kaldırdım ve sonsuz Gerçek diye bağırdım; ağlıyordum buna ! Bütün varlığımı delice bir heyecan ayaklandırıyordu. Evet! Yaşamak ve kendimi vaize adamak istiyordum! Gördüğüm, gözlerimle gördüğüm, olanca parlaklığıyla gördüğüm için, şüphesiz, bundan böyle, her yerde Gerçek’i öğütleyeceğim, diyorum!

O zamandan bu yana yalnız vaiz için yaşıyorum. Bana gülenleri seviyorum; onları ötekilerden daha çok seviyorum. Alaycılarımı nasıl inandıracağımı bilmediğim için, onları her türlü yolla dürtmeye çalıştığım ve henüz kendi yolumu bulamadığım için aklını kaçırmış diyorlar. Şüphesiz çok zaman doğru yoldan çıkabilirim, ama hangi sözleri söylemeli? Örnek olarak hangi davranışları göstermeli? Ve kim çıkmıyor ki doğru yoldan? Ve bununla birlikte bütün insanlar, bilgeden haydutların başına kadar, hepsi de, değişik yollardan aradıkları aynı şeyi istiyorlar… Ve ben çok sonra bile yoldan çıkamam, çünkü Gerçek’i gördüm, çünkü bütün insanların yeryüzünde yaşamağı terk etmeksizin güzel ve mutlu olabildiklerini biliyorum. Kötülüğün insanın olağan durumu olmasını istemiyorum, inanamıyorum buna. Böyle bir şeye nasıl inanabilirdim?

Gerçek’i ve onun canlı hayalini gördüm. Bunu o kadar güzel ve o kadar yalnız gördüm ki… Bildiğim beni yiğit, güçlü, çevik, yorulmak nedir bilmez kılıyor.

İşim bin yıl sürecek te olsa, başta gideceğim. Yoldan çıkarsam da, Doğru’nun tatlı ışığı beni gene yoluma sokacak.

Başlangıçta, ahlâk bozukluğu görevlisi olduğumu öteki dünyanın insanlarından saklamak istemiştim. Ama gerçek bana hata ettiğimi, yalan söylediğimi hafiften çıtlatacak, izlenecek yolu, doğru yolu gösterecek bana.

Dünyamızda cenneti yeni baştan kurmak çok güçtür. İlkin, düşümden sonra, düşüncelerimi en iyi anlatabilen bütün sözleri unuttum. Yazık elimden geldiğince, usanmadan konuşacağım, çünkü anlatamıyorsam da gördüm.

Ve alaycılar gene gülebilir ve daha önce söyledikleri gibi söyleyebilirler :

“Anlattığı bir düştür ama bu düşü anlatmasını bile bilmiyor !„ Olsun, bir düştür bu! Ama düş olmayan nedir? Benim düşüm yaşayan varlığımla gerçekleşmeyecek mi? Ne çıkar! Gene de vaiz edeceğim.

Ya gerçekleşmesi pek kolay olursa!

Bir gün, bir saat meselesi olacaktır bu!

Ne gerek bunun için? Herkes başkalarını kendini severcesine sevsin. Bundan sonra, artık söylenecek hiçbir şey yok. Bu herkes için anlaşılabilir, bütün mutluluk ta bundan doğacaktır. Ah ! işte! Milyonlarca kez tekrarlanmış ve gene de hiçbir yerde kökleşmemiş bulunan çok bayat bir gerçektir bu. Gene de tekrarlamalı bunu.

“Hayatın kavranması bile, hayatın kendisinden daha ilginçtir, diyorsunuz,

Mutluluğu verebilen şeyin bilimi mutluluğun iveliğinden daha değerlidir !„

İşte savaşılması gereken yanlışlar ve ben bunlarla savaşacağım. İçten olarak herkes mutluluğu isteseydi, mutluluk olurdu, hem de hemen.

Ya küçük kız? – Onu yeniden buldum.

Fyodor Dostoyevski
Bir Garip Kişinin Düşü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Ne bekliyordunuz ki?” Devletleşen AKP, değişmeyen devlet

Zor zamanlardan geçiyoruz. Sadece sosyal medyada değil, anaakım medyada da bir telaş, belirsizlik ve şaşkınlık var. Sokak, zaten, alabildiğine hareketli,...

Kapat