Bukowski: “Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı”

Charles BukowskiBabam süt dağıtıcısı olarak çalışıyor, sabahın erken saatlerinde süt dağıtmaya çıkıyordu. Bir sabah beni uyandırmıştı. “Gel, sana bir şey göstermek istiyorum.” Onunla dışarı çıktım. Üstümde pijamalarım, ayağımda terliklerim vardı. Bir atın çektiği süt arabasına doğru yürüdük. At hareketsiz duruyordu. “İzle,” dedi babam. Bir kesme şeker çıkarıp avucuna koydu ve atın ağzına doğru tuttu. At elinden şekeri yedi. “Şimdi sen dene…” Elime bir kesme şeker koydu. Çok iri bir attı. “Biraz daha yaklaş! Elini uzat!” Atın elimi ısıracağından korkuyordum. At başını eğdi; burun deliklerini gördüm, dudakları geri çekilmişti, sonra dilini ve dişlerini gördüm, şeker gitmişti. “İşte. Bir daha dene…” Tekrar denedim. At şekeri alıp başını salladı.

“Şimdi,” dedi babam, “at üstüne sıçmadan seni içeri götüreyim.”
Başka çocuklarla oynamama izin yoktu. “Kötü çocuklar onlar,” derdi babam, “fakir ailelerin çocukları.” “Evet,” diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı.
Yaşıtlarımla arkadaşlık kurmaya yuvada başlamıştım. Tuhaftılar, gülüyor, konuşuyor, mutlu görünüyorlardı. Onlardan hoşlanmamıştım. Sürekli hastalanacak, kusacakmış gibi hissediyordum kendimi, hava da durgun ve beyazdı hep. Suluboya resim yapıyorduk. Bahçedeki turpların resmini yapmış, bir hafta sonra da turpları tuzlayıp yemiştik. Yuvadaki öğretmenimi seviyordum, annemden babamdan çok seviyordum onu. Problemlerden biri tuvalete gitmekti. Sürekli tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordum, ama diğerlerinin bunu bilmesini istemediğim için tutuyordum. Çok zordu tutmak. Ve hava beyazdı, midem bulanırdı, işemek ve sıçmak isterdim ama tek kelime etmezdim. Başka biri tuvaletten döndüğünde “pissin sen, orda bir şey yaptın,” diye düşünürdüm…
Küçük kızlar, kısa elbiseleri, uzun saçları ve güzel gözleri ile çok hoştular ama, belli etmemelerine rağmen onlar da orda bir şeyler yapıyorlar diye düşünürdüm.
Yuvadan en çok aklımda kalan havanın beyazlığı olmuştu…

İlkokul farklıydı, birinci sınıftan altıncı sınıfa. Çocukların bazıları on iki yaşındaydılar ve hepimiz yoksul semtlerden geliyorduk. Tuvalete gitmeye başlamıştım ama sadece işemek için: Bir keresinde tuvaletten çıkarken küçük çocuklardan birinin su fıskiyesinden su içtiğini gördüm. Ondan daha iri bir çocuk arkadan gelip çocuğun başını fıskiyenin musluğuna çarpmıştı. Küçük çocuk yüzünü kaldırdığında birkaç dişi kırılmıştı, ağzından kan geliyordu. Fıskiyeye kan bulaşmıştı. “Bundan kimseye söz edersen gerçekten okurum canına,” dedi iri olan ona. Çocuk mendilini çıkarıp ağzına götürdü. Ben sınıfa döndüm, öğ-retmenimiz George Washington ve Forge Vadisi’ni anlatıyordu bize.

Her akşamüstü, okul çıkışında, üst sınıflardan iki çocuk arasında dövüş olurdu mutlaka. Öğretmenlerin hiç uğramadığı arka taraftaki tel örgülerin orda. Ve dövüş hiçbir zaman adil değildi; iri çocuklardan biri kendinden daha ufak çocuklardan birini yumruklaya yumruklaya tel örgülere dayardı. Daha ufak olan karşılık vermeye çalışırdı ama faydasızdı. Kısa bir süre sonra yüzü ve gömleği kana bulanırdı. Daha ufak olan sesini çıkarmadan, merhamet dilenmeden yerdi dayağı. Nihayet iri olan geri çekilir ve dövüş biterdi. Diğer çocuklar kazananla beraber eve yürürlerdi. Ben dersler ve dövüş boyunca bokumu tuttuktan sonra tek başıma eve dönerdim. Genellikle eve vardığımda rahatlama ihtiyacım geçmiş olurdu. Canımı sıkardı bu.
Okulda hiç arkadaşım yoktu, arkadaş istemiyordum. Yalnız, daha iyi hissediyordum kendimi. Bir sıraya oturup diğerlerinin oyun oynayışlarını izlerdim, çok aptal buluyordum onları. Bir gün öğle tatilinde yeni çocuklardan biri geldi yanıma. Diz altları büzgülü bir pantolon giymişti, şaşıydı ve ayak parmaklan çarpıktı. Hoşlanmamıştım ondan, iyi görünmüyordu. Yanıma oturdu.
“Merhaba, benim adım David.”
Cevap vermedim.
İçinde öğle yemeği bulunan torbasını açtı. “Fıstık ezmeli sandöviçim var,” dedi. “Senin neyin var?” “Fıstık ezmeli sandöviç.”
“Bir de muzum var. Biraz da cips. Cips ister misin?”
Aldım biraz. Bol cipsi vardı. İnce, nar gibi kızarmış ve tuzlu. Güneş ışınları içlerinden geçip gidiyordu. Güzeldiler. “Biraz daha alabilir miyim?” “Olur.”
Biraz daha aldım. Fıstık ezmeli sandöviçine reçel de sürülmüştü. Parmaklarına bulaşmıştı reçel. Farkında değildi. “Nerde oturuyorsun?” diye sordu. “Virginia Caddesi.”
“Ben Pickford’da oturuyorum. Okul çıkışı eve beraber yürüyebiliriz. Biraz daha cips al. Senin öğretmenin kim?” “Bayan Colombine.”
“Benimki Bayan Reed. Çıkışta görüşürüz. Eve birlikte yürüyelim.”
Neden giyiyordu o büzgülü pantolonu? Neydi istediği? Hoşlanmamıştım ondan. Biraz daha cips aldım.
O akşamüstü okul çıkışında buldu beni ve benle yürümeye başladı. “Sen bana adını söylemedin,” dedi.
“Henry,” dedim.
Yürürken beşinci sınıftan bir grup çocuğun bizi izlediklerini fark ettim. Önce yarım blok geriden izliyorlardı, sonra birkaç metre arkamızdaydılar.
“Ne istiyorlar?” diye sordum David’e.
Cevap vermedi, yürümeyi sürdürdü.
“Hey, g.tü boklu!” diye seslendi biri, “annen bokunu pantolonuna mı yaptırıyor?”
“Güvercin parmaklı, hoho, güvercin parmaklı!” “Ölmeye hazırlan, şaşı!” Sonra bir daire oluşturdular etrafımızda. “Arkadaşın kim? Senin kıçını mı yalar?”
Biri David’i yakasından kavramıştı. Yere fırlattı. David ayağa kalktı. Çocuklardan biri arkasına geçip çömleğe yattı. Öbür çocuk David’i itti ve David arkasında çömelmiş çocuğun üstünden yuvarlanıp sırt üstü yere düştü. Bir başka çocuk onu çevirip yüzünü çimlere sürttü. Sonra çekildiler. David ayağa kalktı tekrar. Sesi çıkmamıştı ama yüzünden yaşlar akıyordu. İçlerinden en iri olan yanına gitti. “Seni okulda istemiyoruz, ödlek. Okulumuzdan defol!” David’in midesine bir yumruk indirdi. David öne doğru eğilirken çocuk dizini kaldırıp yüzüne indirdi. David düştü. Burnu kanıyordu.
Sonra benim etrafımı sardılar. “Şimdi sıra sende!” Etrafımda dönmeye başladılar. Onlarla beraber ben de dönmeye başladım. Birileri sürekli arkamda kalıyordu. Bok doluydum ve dövüşmek zorundaydım. Korkuyordum ama sakindim de aynı zamanda. Onlar döndükçe ben de dönmeyi sürdürdüm. Bu şekilde dönüp duruyorduk. Bana bir şeyler bağırıyorlardı ama ne dediklerini duymuyordum. Sonunda geri çekilip uzaklaştılar. David beni bekliyordu. Kaldırımdan Pickford Sokağı’ndaki evine doğru yürümeye başladık.
Evlerinin önüne gelmiştik.
“İçeri girmem gerek. Allahaısmarladık.”
“Güle güle David.”
İçeri girdi ve annesinin sesini duydum. “David” Şu pantolonunun, gömleğinin haline bak! Yırtık ve çim lekesi dolu! Her gün yapıyorsun bunu! Söyle bana, neden yapıyorsun bunu?”
David cevap vermedi.
“Sana bir soru sordum. Elbiselerini neden bu hale sokuyorsun?”
“Elimde değil anne…”
“Elinde mi değil? Seni aptal çocuk!”
Annesinin David’i dövdüğünü duydum. David ağlamaya başladı ve annesi daha çok dövdü onu. Ön bahçede durmuş dinliyordum. Bir süre sonra dayak kesildi. David’in hıçkırıklarını duyabiliyordum. Sonra o da kesildi.
“Şimdi, kemanını çalışmanı istiyorum,” dedi annesi.
Ön bahçeye oturup bekledim. Sonra kemanın sesi geldi. Çok hüzünlü bir kemandı. David’in çalışı hoşuma gitmemişti. Bir süre oturup dinledim ama düzelmedi çalışı. Bokum sertleşmişti. Sıçmak istemiyordum artık. Akşamüstü güneşi gözlerimi rahatsız ediyordu. Kusmak istiyordum. Kalkıp eve yürüdüm.
Sürekli dövüş vardı. Öğretmenlerin hiçbir şeyden haberleri olmuyordu. Ve yağmur yağdığında birilerinin başı belaya giriyordu mutlaka. Okula şemsiye getiren veya herhangi bir yerde şemsiye ile görülen çocuk hemen hedef seçiliyordu. Çoğumuzun ailesi bize şemsiye, hatta yağmurluk bile alamayacak kadar yoksuldu. Aldıklarında da onları çalılara saklıyorduk. Şemsiye taşıyan veya yağmurluk giyen birine hemen muhallebi çocuğu damgası vuruluyordu. Okul çıkışında dayak yiyorlardı. Hava biraz bulutlu olsa David’in annesi şemsiyeyi eline veriyordu.
İki teneffüsümüz vardı. Birinci sınıf öğrencileri kendi beyzbol sahalarında toplanır ve takımlar kurulurdu. David ile ben beraber dururduk. Hep aynı şey olurdu. Ben sondan bir önce seçilirdim, David ise sonuncu. Bu yüzden farklı takımlarda oynardık hep. David benden daha kötü oyuncuydu. Şaşı gözleri ile topu bile göremezdi. Benim çok çalışmaya ihtiyacım vardı. Mahallemdeki çocuklarla hiç oynamazdım. Topu yakalamayı ve topa vurmayı bilmiyordum. Ama istiyordum, hoşuma gidiyordu. David toptan korkuyordu, ben korkmuyordum. Kolumu iyi sallıyordum, herkesten daha güçlü sallıyordum kolumu ama topu ıskalıyordum her seferinde. Üç hakkımda da çuvallayıp oyun dışı kalıyordum. Bir keresinde vuruş yapmayı başardım ama top dışarı çıkmıştı. İyi bir duyguydu topa vurmak. Bir başka sefer kısa bir vuruş yapıp bir kale ilerlemeyi başardım. İlk kaleye geldiğimde ordaki karşı takım oyuncusu, “Buraya ancak böyle gelebilirsin,” dedi. Durup baktım ona. Çiklet çiğniyordu ve burun deliklerinden uzun siyah kıllar çıkmıştı. Saçında kalın bir vazelin tabakası vardı. Yüzünde de hiç eksilmeyen bir sırıtış.
“Ne bakıyorsun?” dedi bana.
Ne diyeceğimi bilemedim. Konuşmaya alışık değildim.
“Çocuklar senin kaçık olduğunu söylüyorlar,” dedi, “ama beni korkutmuyorsun. Okul çıkışında bekleyeceğim seni bir gün.”
Ona bakıp duruyordum. Korkunç bir yüzü vardı. Sonra karşı takımın atıcısı bir an gevşedi ve ben ikinci kaleye bir depar attım. Deli gibi koşup kayarak ikinci kaleye varmaya çalıştım. Top geç kalmıştı, beni çıkaramamışlardı.
“Dışardasın!” diye bağırdı hakemlik yapan çocuk. Ayağa kalktım, kulaklarıma inanamıyordum.
” ‘DIŞARDASIN!’ dedim sana,” diye bağırdı hakem.
O anda beni kabul etmediklerini anladım. David ve beni kabul et’ iniyorlardı. Diğerleri beni “dışarda” istiyorlardı çünkü “dışarda” olmam gerekiyordu. David’in arkadaşı olduğumu biliyorlardı. David yüzünden istemiyorlardı beni. Sahadan uzaklaşırken, David’in, ayağında büzgülü pantolonu ile üçüncü kalede durduğunu gördüm. Mavi-sarı çorapları bileklerine düşmüştü. Neden beni seçmişti. Lanetlenmiştim. O gün okul çıkışında süratle uzaklaşıp tek başıma yürüdüm eve, David’siz. Çocuklardan veya annesinden gene dayak yediğini görmek istemiyordum. Hüzünlü kemanını da dinlemek istemiyordum. Ama ertesi gün öğle tatilinde gelip yanıma oturduğunda cipsinden aldım.

Charles Bukowski
Kaynak: Ekmek Arası

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Steinbeck’in Nobel Ödül Töreni Konuşması: İnsanın kendisi en büyük tehlike ve aynı zamanda tek umut

Çalışmamı bu yüksek onura layık gördüğü için İsveç Akademisi’ne teşekkür ediyorum. Kalbimde Nobel’i, çok saygı duyduğum diğer edebiyat insanlarından daha...

Kapat