Boşluğa Konuşan Özne | Meçhul Öğrenci Anıtı’nı Aşındırma Denemesi – Metin Kaygalak

Öznellik, Tarihsellik ve Bağlam
Ece Ayhan şiiri üzerine düşünmeye başladığınız andan itibaren sürekliliğini yitiren bir öznellikle karşı karşıyayızdır. Orhan Koçak’tan emanetle söylersek, bir taraftan söylediğiniz her şeyin kendini çelerek[1] ilerleyen (belki de ilerlemeyen) mütereddit bir pozisyonda kalmaya dönüşmesi. Harold Bloom’um kavramsallaştırdığı “yanlış okuma” bir parça öznellik içinde elde edilebilecek bir yaklaşım sayılabilir. Pozitivizmin bir armağanı olmalı nesnellik. Nesnellik üzerinden hareket eden zihin, onun şiirleri ile konuşmalarının birbirlerini tamamlayan, kimileyin çelen; kimileyin açımlayan, bundan ötürü de kapayan; anlaşılmasında yardımcı olan bir güzergâh oluşturmak bakımından baştan bir mevzi kaybına uğratır okuru E.Ayhan.
Onun bitmez tükenmez malumatfuruş zihni karşısında okurun kendini olan bitenden bihaber olma sendromunda hissetmesi. Zira onun tarih, mekân okumaları ve kullandığı isimler baştan itibaren uçsuz bucaksız bir genişlik sunduğundan, bu durum bir sınırlılığa, kısıtlılığa neden olmakta. Dolayısıyla, kapalılığıyla daha baştan okur karşısında elde ettiği muzafferâne tavrını iştiyakla sonuna kadar kullanır: Her açımlamayla biraz daha eksikliği açığa çıkmış düşünce, şüpheye sokan öznellik. Bütün bir Ece Ayhan değerlendirme nesnelliği böylesi bir öznellik sarkacına değip durmaktadır, denebilir. Ece Ayhan üzerinde yazılmış önemli metinlerde[2] bile böylesi bir paradoksu görmek mümkün.

Ece Ayhan’ın bağlamsızlaştırarak[3] sağladığı poetik zemin okuru sil baştan bir öznelliğin içine atar. Hiçbir şey yerli yerinde ve kendi anlamlılığında değildir artık. Onun tarih anlayışı, tarihi yazılmayanların ifşası üzerinden yürür. Bu ifşa yazılan özneyi değil, maruz bırakan muktedir dili hedef alır. Özel tarih içinden seçilen kişi ve yer isimlerinden bazıları [4] ulaşamayacağımız cinstendirler. Bir perdelilik hali kazandırır tüm bu bilinmezden çıkan, bir geçmişten ama bize ait olmayan bir geçmişten; sanki bir tarihten değil de sadece bizde ‘hatıra olamamış’ bir geçmişten, gaipli bir yer gelen kelimelerdir. Birçoğu ölüdür bu kelimelerin. Kişiler bu dünyaya ait kişiler; mekânlar bu dünyaya ait mekânlar değil gibidirler. Sanki Ece Ayhan tüm bunları yazsın diye vardırlar. Sanki bir kereliğine yazılacak ve unutulacak özneler ve yerlerdirler: Başkası tarafından kullanılması imkânsız, lanetli kelimeler: Kendini yeniden üreten ve bitiren bağlam.
Ve tüm bunlar şiirleşmezler ayrıca; Heideggeryen bir zihinle söylersek “dile gelmiş” şeylerdirler. Konuşulurken bilinç akışıyla ortaya çıkmış sayıklamalar. Sırf Ece Ayhan söylesin diye dile gelmiş bir geçmiş duygusu, okurun bir hayranlık ve susku ile okumasıyla elde edebileceği bir bilgi-imge bağlamı. Zira Ece Ayhan, okurun kendi şiiri karşısında serbest bir bağlamla ona yaklaşmasını engeller adeta, kendi imgesini bu denli ifadeleyen daha başka bir şair var mıdır?

Anlam Garantisi
Ece Ayhan şiirinde “Devlet ve Tabiat”, Cemil Meriç’in sözünü ettiği ‘müphem’liği geride bırakır açık politik muhalif bir duruş ortaya koyar. Bu defa, muhalif olduğu özne (devlet) nettir. Konuşmalarını şiirinin bir devamı olarak aldığımızda, “devlet dersi”yle [5] açık muhalif tutumu, bağlamı kopuk bir yerden değil;’ “bağlamıyla bitişik” (Oğuz Demiralp) bir içerikle hem de bu kez bodoslama toplumcu siyasi bir tavırla sorgular. Neden “Devlet ve Tabiat”? Kitap ismiyle; ‘devlet’le iktidar imgesine, ‘tabiat’la da bir türlü bağdaşmayan iktidar, mülkiyet ilişkisinin retoriğine saldırarak, düşürülmüş, kimliksizleştirilmiş, köksüzleştirilmiş olanı politik özneye dönüştürür. Ama bu kez, bildiğimiz bir yanlışlık, ama bilerek elde edilmiş bir yanlışlık üzerinden sağaltarak yeniden tarif eder ‘tabiat’ı Ece Ayhan. ‘Devlet’, ne denli iktidarın yıkıcı, yok edici, hadım edici özelliğini çağrıştırıyorsa; herkesin ortak belleği olan ‘tabiat’ da, o denli harcanmış, ortak aklın varoluş alanından çıkmış, kayıp zihnin parçasına dönüşmüştür: “Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu” dizesiyle ortak bir bağlamla birbirine tutunan bu iki kavram (devlet ve tabiat) aynı yıkıcı, dışta bırakıcı, ötekileştirici iktidarın kendisine dönüşürler böylece. Tabiattan anladığımız şeyin politik olana doğru kayarak, “ortak ve yanlış soru”un bir parçasına dönüşme paradoksu. Kendi değerliliğini devletle ölçebilen bir kıymete dönüşmesi. Bio-tabiattan, politik-tabiata evrilerek ‘devlet retoriği’ne yaklaşması ve yeni anlam olanaklarına doğru zemim kaybetmesi (ya da kazanması): Toprak, ülke, vatan retoriği. Devlet kendi ‘biricikliğini’ bu retorik içinden geçirerek elde eder. Dolayısıyla bu iki kelimenin biraradalığı politik-etik bir zemin üzerinden sağlanmış olur. Zizek’ten emanetle söylersek, her iki kelime bir Anlam Garantisi oluştururlar: İdeolojik bir tanım içinde kalmaya mahkûm mülkiyet. Tipik Marksçı insan tavrıdır bu aslında; “kendini açığa çıkarmak zorunda kalan insan” diyor buna, Sloterdıjk. Ama Ece Ayhan politik tavrını tipik şair iştahıyla Marksist bakıştan yararlanma pragmatiğine dönüştürür: Etikçi bir bakışla elde edilen pragmatizm. “Açık Atlas”da Ece Ayhan, “devlet dersi”ne devam eder. Onun etikçi tavrı ilk kez burada fire[6] vermiştir.

“Devlet ve Tabiat”ı bu iki kelimeyi bir arada tutan ve tuhaf bir şekilde birbirini tamamlar gibi görünür kılan başkaca şey neydi? Bir “olumsuz adlandırma kümesi” [7] olarak karşımıza çıkan ve aynı zamanda ‘totolojik’ bir kötülüğü imlemesi mi? Yoksa, Ece Ayhan’ın başından itibaren şirinde örgütleyerek konuşmalarına doğru çektiği-çekiştirdiği “kötülük dayanışması”nın biraradalığı mı? Çekiştirerek kavramsallaştırmaya çalıştığı bir tutum. Baştan problemli bir yanyanalıktan hareketle, birinin (tabiat’ın) diğerine (devlet’e) doğru çözülerek azalması ya da evrilerek, muktedir bir alan açması mı? Dolayısıyla daha baştan itibaren Ece Ayhan’da “has ideolojik boyut, belli bir perspektif hatası olarak ” [8] belirir. Hiçbir ideolojik tutum koyamayanların, dışarıda kalmışların ağzını bu yüzden almamış mıydı? O halde, ideolojik tutum, belli bir özdeşleşmeyi zorunlu kılacağından, onun konuşkan ama ritimsiz kıldığı öznelerini anlatmaya ve anlamlandırmaya yetmeyecekti bu durum. Ya da aslında fazlasıyla yeteceğinden, elde edeceği fallik tutum kendini silik, belirsiz bir cinsiyet üzerine ‘yeterince’ oturtamayacaktı. Zira, onun şiirlerindeki kişi adları bir cinsiyet içerse bile, belirsiz, çift karakterli tutumla çıkarlar karşımıza.[9] MÖA’ında “boynuna mekik oyalı mor/Bir yazma bağlayan eski eskici babası dizesinde ‘mekik oyalı mor yazmayı’ bir ‘babanın boynuna’ bağlar Ece Ayhan. Burada öznenin Anlam Garantisi’nden hareketle, siyasal olarak sol perspektiften bakarsak [10]  özne olmaya çağrılan bireyle karşı karşıya değilizdir hâlâ. Özne olmaya namzet bu bireyler öylece kalabilirler ve mağlupluklarına rağmen farkında olmadan kötülüğün bir parçasına bile dönüşebilirler. Zira, Ece Ayhan’ın bazı özneleri, öne çıkık, handiyse bilinen ama asgari bireylerdirler.[11]

Husumet Retoriği
Sanırım Sartre söylemişti “20. yüzyılda Marksist değilim demek ideolojik olarak mümkün değildir” diye. Olsa bile politik kültür ve zihinsel tutum olarak pek mümkün değildi. Ece Ayhan için düzayak Marksist’tir demek ne kadar doğru olur, bilemeyiz. Ama onun ontolojik kökten (bizzat kendisini problem olarak merkeze koyması) hareketle elde ettiği yer, kendi deyimiyle etikçiliği, Marksist yan okumalar içeren Varoluşsal bir tezahür olarak da değerlendirilebilir. Birçok eleştirel dayanağını buradan edindiği de söylenebilir. Ama ziyadesiyle dert ettiği problematiği, ana aks olarak statüko karşıtlığı[12] üzerinden şekillendiren etik-poetik bir tutum geliştirdiğini söylemek mümkün.

Statüko karşıtlığı fazlasıyla uyanık bir zihin üzerinden var eder kendini. Bu itibarla denebilir ki Ece Ayhan şiiri, baştan itibaren bir zihin şiiridir. Zihinle yazılmış bir şiirin, zihinle okuyabilmeyi şart koşması hali. Şiirin tekâmül edebilmesi için böylesi bir okumayı zorunlu kılan bir tavır. Bundan ötürü onun varlık geliştirdiği yegâne tavrın ‘dikleneme’ üzerinden olması bir tesadüf olmasa gerek. Bir farkla: Bu muhalif bir tavırdan ziyade, diklenerek elde ettiği bir ‘husumet retoriği’dir. Onun “kötülük dayanışması”, “kötülük toplumu” olarak dillendirdiği ve geliştirdiği bir tutum diyelim buna. Son dönem yazılarında “ayağa kalkanlar” olarak algıladığı ve olumlu adlandırma kümesi üzerinden yazdığı portreleri bu poetik tutumun bir devamı olarak okumak mümkün.

Ece Ayhan’daki ‘husumet retoriği’dayanağını biraz da mutad değersizlik duygusu üzerinden edinir: Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında Cumhuriyet pragmatiğine (aydınlanmacı ulus refleksi ve tanımlı, pozitivist ilerlemeci fantezi) maruz kaldığını var sayarsak; Ece Ayhan’ın yaptığı okumaların da benzer bir pragmatizm içerdiğini söylemeyi mümkün kılıyor; ama bir farkla: Bu defa tüm bu pragmatizmi yazılmayan tarihsellik üzerinden ‘devletin’ (bazen iktidar imgesinin; bazen ait olduğu kurumsalın) ipliğini pazara çıkarmayı, poetik zeminin bir parçası olarak alır: Ona hizmet eden bir tarih, onun için dile gelen; kendi alanını, anlamını terk eden parçalı, asla bir bütüne dönüşmeyen okumalar. Yananlamlardan elde edilen yeni bir ima bellek. Kendi imgesini şahsi tarihinin bir endişesi olarak kimlikleştirmeye çalışan zihin. Ötekiler üzerinden içselleştirdiği bu yeni değerlilik, değersizliği kendinde tutarak ilerleyen bilinçli karşı argüman olarak ortaya çıkar. Onun bir nev’i bu topraklara özgü totolojik tutuma karşı bir hamlesi gibidir bu durum. Başka türlü kendi sancısını tanımlayamayacaktır. Bazen kendi varoluşunu ancak bu yeni değerlilikle sıkışmış, politik olmayan özneyle, lümpen bir itiraz; konuşan, oral bir tutum aralığında elde eder. Bazen, “şiirimiz karadır abiler”deki bıçkın eda; “vakitsiz Üsküdarlıyız”daki serserilik; “ah ki oğlumun emeğini eline verdiler”deki hayıflanmayla karşımıza çıkardığı, boşluğa konuşan özneyle.

Zoraki ontolojik tutum: Gizemli bir yerden, perdeli tarihsellikten, şahsi endişeden beslenen; uyumsuzlukla varolan, sonu gelmeyecek ve sonlanamayacak olan bir tutum. Sürekli bir itiraz kipi, eksilterek çoğalan zamir dil. Gücünü ancak dünyaya maruz kalınan bir zayıflıktan alarak varolan…

Atonalliğin savunulması da, bu uyumsuzluğun inşası içinde değerlendirilebilir ancak.

*Başlıktaki, Aşındırma Denemesi, Ulus Baker’den alınmıştır.

Ekim 2009
Hürriyet Gösteri, Ekim-Kasım-Aralık 2010
Sayı : 302



Dipnotlar
[1] Orhan Koçak, Sayıklar Bir Dilde Bilmediğim, Mor Külhani, Haz. Orhan Kahyaoğlu Ne Kitaplar s.275
[2] A.g.e.
[3] Enis Batur, Tahta Troya, Başkalaşımlar, YKY, 1992 s.82
[4] Ece Ayhan birçok kelimeyi bilerek kaybolmuş, ölü bir tarihten, yabancı ya da Batur’un ifadesiyle ‘yabansı dil’den şiirine sokarken; şiirini böylesi bir dış-bilgi üzerinden geçerek elde ettiği bu yeni buralılığı, bir köksüzlük üzerinden, sözcüklerini bir atasızlığa, babasızlığa sürükleyerek (bir konuşmasında “sözcükler atalarını da taşısın istemiyorum” der) yeni şiir olanağı elde eder. Bu kelimelere ulaşmak ve anlamlandırmak ise okuru daha baştan bir ‘anlamsızlıkla’ baş başa bırakacaktır. Tam da bu durum Ece Ayhan’ı anlamlandırma olanaksızlığı elde edilerek okunmasına sebep olmaktadır. Orhan Koçak buna “nedensizlik içinde nedenlilik, anlamsızlığı kendine alet eden anlamlılık” diyordu. Kelimeler başka bir anlam üretmek için Eceleşiyorlardı adeta. Ona aitlik kazanıyorlardı. Kullandığı kelimeler bir başka şair tarafından kullanılamaz hale dönüşüyordu: Bir kendine has’lık üretme poetiği denebilir buna. Ya da o, bilerek tarihsel bir anlam uyduruyordu, durduk yere kelimelere. Tarihsellik içeren bazı kelimeler farklı bir anlam aralığından; ayrıksı, özerk bir alana kayıyorlardı sonradan. Onun tarihsel bir süreksizlik olarak karşımıza çıkardığı özneleri, müstakil bir varoluş koyan, iktidarsız bir iktidar alanı oluşturan öznelerdi: Çaçalar, güllabiciler. Ancak flu bir yerden beliren ve bir iktidar alanı oluşturamayan ‘sınıfsız işçiler’ de vardır: Salacak’ta çocuklarına en ucuzundan bir İstanbul gezmesi yaptıran Dudullulu ‘fazla baba’lar… Belirsiz bir yerden ağızlanmış kelimeler. Laf olmuş; konuşan, oral olana doğru sarkmış kelimeler: Revnakları alınmış bir dünya, pörsük bir iktidar dili…
[5] Ece Ayhan, Sivil Şiirler, Cem Yay., s. 71 Öldürülen öğrencinin annesinin (İnsaf Ana) cenazede söylediği “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler” sözüyle “devlet dersi”ne giriş yapar E.Ayhan.  Annenin ismi (İnsaf!) tüm bu olan bitenin bize bir ironisi gibidir: Tuhaf, acıtıcı ve buraya has melankolinin yok ediciliği. Belki de bu isim bile onun bir uydurması olabilir.
[6]  Ece Ayhan, Sivil Şiirler, Cem Yay., s.71. Ece Ayhan, “Devlet ve Tabiat”ı yayımlarken yayıncısı siyasal koşulları nedeniyle “Kürt Çiçekleri” şiirinin ismini değiştirmesini ister ve E. Ayhan“Açık Atlas” olarak değiştirir şiiri. Bunu itiraf eder adeta, bunu bizim bilmemizi ister. Buradaki nedamet duygusu olmalı, birçok konuşmasında İsmail Beşikçi’nin ‘ısrar’ını çok önemser. “Israr önemlidir” der. “Yalnız Ortadoğu’da el altında satılan bir atlas/Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz” dizesi ile II. Yeni’den Cemal Süreya’nın “Kısa Türkiye Tarihi IV”de söylediği: “O yıllarda ülkemizde/Çeşitli hükümlerle/Yetmiş iki dilden/İkisi yasaklanmıştı://İkincisi Türkçe” ile yaptığı ima; “Yakındoğu’nun dallı İspanyolcası” olarak andığı dil; “Açık Atlas”ın  ‘el altında’sı kadar çarpıcı bir imgeye dönüşür. Gene Turgut Uyar’ın “Yokuş Yola” şiiri de “devlet dersi” bağlamında okunacak şiirlerdendir: “Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan / eşkiyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar”. Ece Ayhan, “Meçhul Öğrenci Anıtı”ndaki “mekik oyalı mor yazmalı” baba, “solgun bir halk çocukları ayaklanması” ve “intiharın parasız yatılı küçük zabit okulları”ndaki özneler  “Açık Atlas”da ete kemiğe bürünür. Artık Kürtler, kayıp-iç uygarlığın bir parçası olmaktan çıkar ve siyasal bir özne olarak şiirde yerlerini alırlar. Tıpkı ölü tarihin Rumlar’ı, Ermeniler’i, Yahudiler’i gibi. Ama bir farkla: Bu kez ölü tarihin bir parçası olarak değil, “azınlıkta oldukları okulda bile sorarlar soru” dizesinde olduğu gibi, yeni dönemin siyasal talepkârlığını yaşayan tarihsel politik parçaları olarak. Böylece “devlet dersi” bir imge-kavrama dönüşmekte,
birçok şiirin bağlamını oluşturmaktadır. İlk kitaplarındaki “bağlamsızlık” meselesi yerini, izi sürülebilecek bağlama bırakmıştır artık.
[7] Saul A. Krıpke, Adlandırma ve Zorunluluk, Litera Yay. Çev.: Berat Açıl, s.
[8] S. Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Metis Yay. Çev.: Tuncay Birkan, s.116
[9] Orhan Koçak aktarır, bir okur, Ece Ayhan’ın şiiri cinsiyetsiz bir şiirdir, der.
[10] S. Zizek, a.g.e, s.116
[11] Elbette ki Leon Bleum, Kanlı Nigâr, Kantocu Peruz, hatta Çanakkaleli Melahat dahil vb. seçtiği diğer önemli şahsiyetlerden söz etmiyorum. Daha ziyade sözünü ettiğim hayata ve iktidara maruz kalmışların, talepkârane bir tutum koyamayanlar (ve elbette sırf böyle olamadıkları için de talepkâr) için kullandım asgari birey ifadesini. Yani kısıtlılık içinde bir cari ifade olanağı olarak, cari halkın asgari ve hatta asgariden de aşağıda bulunan kadük özne durumu: gece çamaşırcısı ana, parasız yatılılık, soruya doğru karşılık verenin en arkada’lığı.
[12] Bir an Orhan Koçak’ın,  Ahmet Oktay’ın, “Cumhuriyet karşıtı” nitelemesini yorumladığı yazısını atlayarak ilerlersek; konformist bir yorumla denebilir ki, onun özneleri, fazlasıyla seküler bütünün içinde beliren öznelerdir. Bir anlamda fazlasıyla Cumhuriyet’e ait kişilikler: Modernizm fantazyasıyla fazlaca ilintili, boşluğa konuşan, şikâyetimsi karakterler…

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ressamların Ressamı; Paul Cezanne hayatı, sanatı ve online resim sergisi ile cafrande.org’ta

Yaşamının son dönemine kadar kabul görmeyen ve zamanının bir çok sanat eleştirmeni tarafından "beceriksiz" bir ressam olarak tanımlandı. Fransız post-empresyonist...

Kapat