Bergson: Sanat bizi gerçeğin kendisiyle baş başa bırakır

Sanatın amacı nedir? Gerçekliği duyularımızla doğrudan algılasaydık, şeylerle ve kendimizle doğrudan iletişime girebilseydik, sanat gereksiz olurdu, buna kuvvetle inanıyorum; ya da hepimiz sanatçı olurduk, çünkü ruhumuz doğa ile sürekli olarak tek saz halinde titreşirdi.
Gözlerimiz, belleğimizin yardımıyla, boşluğun içinden öykünülmesi olanaksız tablolar kesip çıkarır, bunları zamanın içinde devinimsiz kılardı. İnsan bedeninin canlı mermerinden, ilk bakışta, ilkçağ yontuları kadar güzel yontu parçaları yakalayıp çıkarırdık. Ruhlarımızın derinliğinden, iç yaşamımızın kimi zaman neşeli, çoğu zaman da hüzünlü bir müzik gibi ama her zaman özgün, sürekli ezgisi yükselirdi. Bunların tümü bizim çevremizde, bunların tümü bizim içimizde varlığını sürdürüyor, buna karşılık bunların hiçbirini açık seçik kavrayamıyoruz.

Doğa ile aramıza -ne diyorum?-, kendimiz ile kendi bilincimiz arasına bir perde giriyor, insanların çoğu için kalın bir perde, sanatçı ve şair için ince, neredeyse saydam bir perde. Hangi peri kızı dokumuş bu perdeyi? Kötülük olsun diye mi, yoksa iyilik için mi dokunmuş? Yaşamayı sürdürmek gerekiyordu, ve yaşam bizi, şeyleri kendi gereksemelerimizle ilgisi olduğu ölçüde kavramaya zorlar. Yaşamak devinmek demektir. Yaşamak, nesnelerin yalnızca yararlılık izlenimi bırakan yanlarını kabul etmek ve bunlara uygun tepkilerle yanıt vermektir: öteki izlenimlerin karanlıkta kalması ya da bize anlaşılmayacak biçimde ulaşması gerekir.

Bakarım ve gördüğümü sanırım, dinlerim ve duyduğumu sanırım, kendimi incelerim ve kalbimin derinliklerini okuduğumu sanırım. Ne var ki dış dünyada gördüğüm, orada duyduğum, benim davranışımı aydınlatmak için duyularımın bunlardan çıkardığı şeylerdir; kendi hakkımda bildiğim, yüzeye dokunan, eyleme katılan şeydir. Duyularım ve bilincim öyleyse bana, gerçeklikten yalnızca kullanılabilir, basitleştirilmiş bir bölüm sunar. Bana şeylerden ve kendimden sunulan görünüş içinde, insanlar için gereksiz farklılıklar silinmiş, insanlar için yararlı benzerlikler vurgulanmış, eylemimin üzerinde ilerleyeceği yollar önceden çizilmiştir. Bunlar, tüm insanlığın benden önce üzerinden geçtiği yollardır. Şeyler, benim onlardan yarar sağlayabilmem için sınıflandırılmıştır. Benim farkına vardığım, şeylerin renginden, biçiminden simgeler ortasında deviniriz ve eylem tarafından büyülenmiş, kendimizi onun çekiciliğine kaptırmış olarak, bize en büyük iyilik onun kendine seçtiği alandan gelecekmiş gibi, şeyler ile kendimiz arasında yer alan bir ortak alanda, şeylerin dışında olduğu gibi, kendimizin de dışında yaşarız.

Ne var ki doğa zaman zaman, dalgınlıkla, yaşamdan daha kopuk ruhlar da yaratır. Sözünü ettiğim, isteyerek, bilerek, sistemli olarak yaratılan, düşüncenin ve felsefenin ürünü olan kopukluk değil. Doğal, duyuların ya da bilincin yapısında yer alan ve kendini hemen, bir bakıma bakir bir görme, duyma ve düşünme biçimiyle ortaya koyan kopukluktan söz ediyorum. Bu kopukluk bütünsel olsaydı, ruh bundan böyle duyularının hiçbiriyle eyleme yapışık olmasaydı bu, dünyanın o zamana kadar hiç görmediği bir sanatçının ruhu olurdu. Tüm sanatlarda aynı zamanda kusursuzluğa erişirdi ya da tüm sanatları tek bir sanatın potasında eritirdi. Maddesel dünyanın biçimlerini, renklerini ve seslerini olsun, iç yaşamın en incelikli devinimlerini olsun, her şeyi kendine özgü saflığı içinde algılardı. Ne var ki bu, doğadan, verebileceğinden fazlasını istemek olur. Doğa, aramızdan sanatçı olarak belirlediği kişiler için örtüyü rastlantı sonucu, tek yanından kaldırmıştır. Algılamayı gereksemeye bağlamayı tek bir yön için unutmuştur. Ve her yön, bizim duyu olarak adlandırdığımız şeye denk düştüğünden, sanatçı sanat olarak genellikle bu yönlerden birine, yalruzca bir tekine yeteneklidir.

Sanatların çeşitliliği, özünde, buradan kaynaklanır. Yatkınlıkların özgünlüğü de buradan kaynaklanır. Kimi insan renklere ve biçimlere bağlanır ve rengi renk olduğu için, biçimi de biçim olduğu için sevdiğinden, bunları kendi için değil, onlar için algıladığından, onun gözünde, şeylerin biçimlerinin ve renklerinin ardında belirecek şey, şeylerin iç yaşamı olur. Bunu yavaş yavaş, başlangıçta kararsız olan algılamamızın içine sokar. Bir an için bile olsa bizi, gözümüzle gerçeklik arasına girmiş olan biçim ve renk önyargılarından kurtarır. Böylelikle de sanatın, burada, doğayı bize açımlamak olan en yüce tutkusunu gerçekleştirmiş olur. -Başkaları, daha çok, kendi içine döner. Bir duygunun dış dünyaya çizdiği, doğuş halindeki sayısız etkinin altında, bireysel bir ruh durumunu açıklayan ve örten sıradan ve toplumsal sözcüğün ardında, yalın ve saf olarak aradıkları şey, duygunun kendisi, ruh durumunun kendisidir. Ve bizim de kendi üzerimizde aynı çabayı göstermemizi sağlamak için, görmüş oldukları şeyden bizim de bir şeyler görmemizi sağlamaya çalışırlar: sözcüklerle ritimli düzenlemeler oluşturarak, böylelikle onların bir bütün halinde düzene girip özgün bir yaşamla canlanmasını sağlayarak, dilin doğrudan ifade etmediği -çünkü dil bunları ifade etmek için ortaya çıkmamıştır- şeyleri bize anlatırlar ya da sezdirmeye çalışırlar.

Daha başkaları daha da derine iner. Bu kişiler, duruma göre, sözcüklerle ifade edilebilen bu sevinçlerin ve üzüntülerin altında, sözcüklerle hiçbir ortak yanı bulunmayan bir şeyler, insanların en derin duygularından daha derin bazı yaşam ve soluk alma ritimleri yakalar; bu ritimler her insana göre, onun bunalımına ya da coşkusuna, umutsuzluklarına ya da umutlarına bağlı olarak değişen yaşam yasasını oluşturur. Onlar bu müziği bulup çıkararak ve vurgulayarak, bizim onu benimsememizi, istemesek de ona, yoldan geçen birinin dansa katılması gibi, katılmamızı, onun bir parçası olmamızı sağlar. Böylece bizim de içimizin en derin yerinde titreşmeye hazır bekleyen bir şeyleri titreşime sokar. – Böylelikle de resim olsun, yontu, şiir ya da müzik olsun, sanatın, pratik olarak yararlı simgeleri, üzerinde toplumca uzlaşılmış genel davranış ve sözleri, sonuç olarak bizden gerçekliği gizleyen her şeyi bir yana iterek bizi gerçekliğin kendisiyle karşı karşıya bırakmaktan başka amacı yoktur.

Sanatta gerçekçilik ile idealizm arasındaki çekişme, bu noktada, bir yanlış anlamadan doğmuş- tur. Sanat, gerçekliğe daha dolaysız bakma olgusundan başka bir şey değildir, buna kuşku yok. Ne var ki bu algılama saflığı, yarar peşinde koşma uzlaşımından kopmayı, duyularda ya da bilinçte doğuştan gelen bir çıkar gütmeme eğilimini, bu eğilimin özel olarak baskın olmasını gerektirir; sonuçta, maddecilikten belirli ölçüde kopukluğu gerektirir; buysa her zaman idealizm olarak nitelendirilmiştir. Öyle ki, sözcüklerin anlamı üzerinde hiç oynamadan, ruhta idealizm bulunduğunda, yapıtın içinde gerçekçilik bulunduğu ve insanın yalnızca ideallik sayesinde gerçeklikle temasa geçtiği söylenebilir.

Bergson Rule Lamartine
 Pariste doğdu. Baba tarafı Polonyalı yahudi ailesi  anne tarafı İngiliz İrlandalı yahudi ailelerinin soyundan gelmekteydi. Ailesi doğumundan sonra bir kaç yıl İngilterede yaşadı. Annesinin ingiliz olmasından dolayı ingiliz diline erken yakınlığı oldu. Dokuz yaşında iken, ailesi Fransaya yerleşti. Gizemli İngiliz yazar Samuel Liddell MacGregor Mathers ile evlendi. Bergson Fransız profesör olarak sakin bir yaşam geçirdi.

Eserleri
Essais sur les données immédiates de la conscience (Bilincin dolaysız verileri üzerine deneme) (1889), Matière et mémoire (Madde ve bellek) (1896), Le Rire (1899), Les Deux sources de la morale et de la religion (Ahlak ve dinin iki kaynağı) (1932), L’Évolution créatrice (Yaratıcı evrim) (1907)
L’Énergie spirituelle (1919)
La pensée et le mouvant (1934)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahlak felsefesi ve ahlak felsefesi öğretileri

Ahlak felsefesi siyaset felsefesine çok sıkı biçimde bağlıdır. Çok sayıda siyaset felsefesi kavramı ahlak felsefesi alanı içinde yer alır. Bu...

Kapat