Türk Sanat Müziği ve cazı kariyerinde harmanlayan Birsen Tezer, Kalan Müzik etiketli ilk albümü ‘Cihan’ geçtiğimiz günlerde çıktı. Albümünde, kendi bestelerimin yanı sıra Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, İlhan Şeşen ve Zafer Cımbıl’ın eserlerini de yer alıyor.
http://www.dailymotion.com/videoxb2mkb
Birsen Tezer- Çalsana Kapımı
Birsen Tezer “Cihan” albüm içeriği: 1.Aşk Bu Değil 2.Balıkesir 3.Bilsen 4.Çal Kapımı 5.Çığlık Çığlığa 6.Değirmenler 7.Di gel Yanima 8.İstanbul 9.Seher Vakti 10.Sus Pus
Müzikle ortaokul yıllarına tanışan sanatçı, Okul orkestralarındaki solistlik deneyi, 82-83 yıllarında katıldığı Milliyet Liseler arası Müzik Yarışma’larında aldığı dereceler, sonraki yaşamımda müziğin önemli bir yer işgal etmesini sağladı. 1984 yılında İ.T.Ü Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’na girdi. Mezuniyetimden kısa bir süre önce profesyonel müzik yaşamıma başladı. İlk önceleri tek bir gitar ile başlayan serüven 1990 yılında zenginleşerek yerini grup sound’una bırakmaya başladı. İstanbul’un çeşitli mekanlarında grubuyla birlikte kendi zevkime uygun repertuarımı oluşturup performanslar sergiledi.
1998 yılında Bülent Ortaçgil’in ”Light” adlı albümünde Ortaçgil’le bir düet yaptı (“Kimseye Anlatmadım”) Daha sonra yine Ortaçgil’in şarkılarından oluşan tribute albüm ”Şarkılar bir oyundur”da, ”Çığlık Çığlığa” adlı şarkıyı seslendirdi. İlhan Şeşen ve Gürol Ağırbaş ile küçük çalışmaları oldu.
Sabah Gazetesinden Ahmet Külsoy 31.08.2009 tarihinde yaptığı söyleşiden:
-Albümün adını neden ‘Cihan’ koydunuz?
- Aslında bana göre içinde birden fazla anlam taşıyan bir isim Cihan. Kaybettiğim ve kazandığım insanlardan tutun da, içinde üretebilmenin hazzı ile tekrar nefes aldığım bir dünyayı ifade etmekti belki de bu ismi koymaktaki amaç. Fazla düşünmeden, zaten içimde hep var olan, ama bulduğumda içime sinen, sevmiş olduğum…
- Projelerim var diyorsunuz, nedir bunlar?
- Öncelikle şunu belirtmem lâzım, ortaya çıkan bu albüm sadece bana ait değil. Beş ayrı müzisyenin birikimi, fikirleri ve katkıları ile ortaya çıkmış bir projedir (Tunç Öndemir, Mümtaz Solmaz, Ahmet Özbilen, Emre Tankal). Arkasında durmaktan çekinmediğimiz, içimize sinen ve bizce “oldu” dediğimiz bir proje. Henüz elimize aldığımız, bu kadar uğraş ve emek gerektiren bir üretimin hemen ardından “projelerim var” demek yeterince garip değil mi? Ama akabinde, tabi ki düşünülecek, üretilecek bir sürü alternatif melodi, söz, tarz ve usûl kafayı kurcalayacak, gün ışığına çıkmak için ruhu zorlayacaktır. Öğrenmenin, merak etmenin, dinlemenin, üretmenin sınırsızlığında yürüyoruz. Hissettiğimiz müddetçe müzik de olacaktır, kendimizce…
-Bülent Ortaçgil gibi bir müzisyenle çalışmak nasıl bir duygu? Birikimlerini paylaşıyor mu?
- Ortaçgil, yazdığı gibi yaşayıp, yaşadığı gibi yazan nadir özgün insanlardan biridir benim için. Hiç yanıltmayan sözlerine ve kaybolmaktan korkmadığım müziğine, bütün duvarlarımı yıkabildiğim bir ozan. Hakkında böylesine hissettiğim Bülent Ortaçgil’le çalışmak her zaman muhteşem olmuştur benim için. Albümde iki parçasını yorumlamak istediğimizi söylediğimde, bunun bize kalmış bir şey olacağını söyleyerek yanımda olduğunu zaten belli etmişti. Buradan da anlaşılacağı üzere şartlar uygun olduğu takdirde paylaşıma kapalı bir insan olmadığı bellidir sanırım.
-Roman, hikâye, şiire bayılırım diyorsunuz. İlginizi çeken özel bir şair var mı?
- Şiir seven insan tek bir şairle yetinemez bence. Hatta öyle bir açlık vuku bulur ki, hepsini keşfetme paniği ile hep başka isimlerin peşinde koşar bulursun kendini. Ve daha önce okuduğun şairlerin diğer kitaplarını elde etme telaşı da cabası. Ama şu aralar Ahmet Telli ve Turgut Uyar ile fazla haşır neşir olduğumu söyleyebilirim. Bir de yeni nesil şairlerden Kadri Karahan’ın şiirleri oldukça etkiliyor beni.
-Bir kadın sanatçı olarak , dünyada ve Türkiye’de hemcinslerinizin başını çektiği sosyal hareketleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
- En başta şöyle düşündüm; neden biz kadınlar bu tip hareketler içerisinde bulunmak durumunda kalıyoruz? Halbuki saygı görmek ve saygı duymak var değil mi, insan insana…Yanlış giden şeyler doğruların o kadar kat be kat üstünde ki, nereyi tutsan elinde kalma durumu var. Eğitimsizlik, gelenekler, güç eşitsizliği, ataerkil toplum ve cinsel paratonerlik derken… halledilmesi gereken pek çok şey çıkıyor karşımıza.
- 1901′de İstanbul’un Sarıyer semtinde doğdu. Doğum tarihi için çeşitli kaynaklarda 1899, 1900, 1902 tarihleri de gösterilmiştir. Divanı Hümayun muavini ve Darülfünun ilahiyat Şubesi muallimlerindcn Mehmed Nuri Bey ile Fatma Hanife Hanımın oğludur. On beş yaşında Darü’l Feyzi Musiki Cemiyeti’ne öğrenci olarak girdi; üç yıl sonra da, hanendelerinden biri olduğu bu topluluğun konserlerine çıktı.
1907′de Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’ni bitirip Kadıköy Sultanî’sine yazıldı. Aynı yıl Darülelhan’a da girdi, Zekaizade Ahmed Efendi’den dört yıl ders aldı. Daha sonra Ali Rıfat Bey’in (Çağatay) başkanlığındaki Şark Musiki Cemiyeti’ne girdi; kurucuları arasında da yer aldığı bu dernekteyken Bestenigar Ziya Bey’dcn birçok fasıl meşk etti.
Beni Kor Kuyularda merdivensiz bıraktın eserini aşağıdan dinleyebilirsiniz
Genç Münir Nurettin ilk kez Şark Musiki Cemiyeti’nin konserlerinde solist olarak parladı. Askerlik görevi sırasında, 1923′te mülazım (teğmen) rütbesiyle Muzikai Hümayun’a girdi; Cumhuriyet’in ilanından sonra da Riyaseti Cumhur Heyeti’nde üç yıl görev aldıktan sonra ayrıldı. Aynı yıl Sahibinin Sesi plak şirketi adına Paris’e giderek iki yıl ses tekniği dersleri aldı. Dönüşünde, 22 Şubat 1930 gecesi, Beyoğlu’ndaki Fransız Tiyatrosu’nda kemanî Nubar Tekyay, kemençeci Ruşen Kam, tanburî Mesut Cemil ve kanunî Artaki Candan’ın sazları eşliğinde yepyeni bir anlayışla ilk sahne konserini verdi. Bunu öteki konserleri izledi. Mikrofon kullanmadan, ayakta okuyarak verdiği bu konserlerde ortaya koyduğu icra üslubu ve tekniği solo icrada bir dönüm noktası oldu, yeni ufuklar açtı. O zamana kadar bu tür bir okuyuşla modern bir konser salonu düzeni içinde konser veren olmamıştı. Daha önce hep küçük mekanlarda, özel musiki meclislerinde oturan hanendelerce icra edilirdi.
Münir Nurettin 1920′lerin ilk yıllarından başlayarak uzun yıllar düzenli olarak plak doldurdu. Sahibinin Sesi, Orfeon Record, Polydor, Odeon, Pathe şirketleri için doldurduğu plaklar onun zamanla çok geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmasını sağladı. Selçuk 1953′te İstanbul Belediye Konservatuvarı’na üslup ve teganni öğretmeni olarak atandı. Ertesi yıl konservatuvarın icra heyeti şefliğine getirildi. Bu tarihten 1976′ya kadar, yirmi iki yıl boyunca üç yüz civarında konser yönetti. Çok geniş bir ilgi gören bu konserlerin verildiği yıllar icra heyetinin en parlak dönemidir. Selçuk icra heyeti şefliğine getirildiği yıl, İstanbul radyosunda müşavirlik görevi de üstlendi. Üç yıl süren bu görevi sırasında stajyerlere ders verdi; gerek konservatuvarda, gerekse radyoda hoca olarak pek çok okuyucunun yetişmesinde emeği geçti. Bir eğitmen ve öğretmen olarak da kendisinden sonraki kuşaklar üzerinde derin izler bıraktı, İstanbul Radyosu ve İcra Heyeti için yazdığı notalarla da musiki kütüphanesini zenginleştirdi. Selçuk, Mısır, Irak, Suriye, Macaristan, Avusturya ve İngiltere’de konserler verdi. Mısır’da bulunduğu sıralarda Ümmü Gülsüm ve Abdülvahap ile dostluklar kurdu, bu çok ünlü sanatçıların takdirlerini kazandı. Münir Nurettin Selçuk 27 Nisan 1981′de öldü; mezarı Bebek’teki Aşiyan Mezarlığı’ndadır.
Milliyet’in Münir Nurettin Selçuk’un oğlu Timur Selçuk’la yapılmış olduğu bir röportajdan kısa kesitler:
Sanat musikisinin gazinolarda farklı sunumları vardır.
Bu sunumun, simgeleri de Müzeyyen Senar’la başlayan Zeki Müren ekolüdür. Bu müzikhol ekolüdür, bunun da hoş yanları vardır ama bir de Münir Nurettin Selçuk’un ekolü vardır. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir.
…
Ben Zeki beyin sesini ve kendi şarkılarını okuyuşunu çok beğenirim. Ama Zeki bey hayatı boyunca hiç Münir baba şarkısı söylemedi. Çünkü çok saygılı bir insandı. Münir Nurettin gibi okuyamayacağını bildiği için söylemedi. Ayrıca da çok zeki ve kurnaz bir insandı. Çünkü okuduğu an karşılaştırılacağını bildiği için böyle bir riske girmedi. Kıyaslandığı an kaybedeceğini bilirdi.
Bülent Ersoy ise bunları, plağa alınmasının yasak olmadığı dönemde yorumladı. Meyhane yorumudur onlar. Telif hakkı yasası o zaman çıkmamıştı. Demek ki bu Bülent Ersoy’un rızkıymış. Ancak yorum diye sorarsanız, Münir Nurettin eserlerinin katledilmiş yorumudur. Asla tasvip etmem. Süleymaniye Camii’nin içine umumi hela açabilir misiniz? Münir Nurettin’in eserlerini dejenere etmek caminin içine umumi hela açmak demektir.
Son nefesine kadar belediyeden çöpçü maaşı alıyordu
Babam hiçbir zaman ödün vermedi. Son nefesine kadar belediyeden çöpçü maaşı alıyordu. Çünkü kadro yoktu. Yine de taviz vermedi.
Onun direndiği konulara nasıl direnmeyeyim! Ben “Dönülmez Akşamın Ufkundayım”ı diskoteğe uygun hale getirebilirdim, iyi mi olurdu! Mesela “Uzun İnce Bir Yoldayım”ı Tarkan söylemiş, yüreğim sızlıyor. Kimse kusura bakmasın. Sesi güzel bir çocuk Tarkan. Ama Aşık Veysel öyle okunmaz.….
Şehirli artık ikiyüzlü bir yaşama girmiştir
Ben ilkeli bir insanım. Herkesin nabzına göre şerbet vermem. Yiğit adamım. Ayna gibiyim. Bana bakan kendini görür. Şehirliler o yüzden beni sevmez. Şehirli artık ikiyüzlü bir yaşama girmiştir. Benim ne inatçı domuz olduğumu bilmiyorlar. Mesela devlet de bükemediği eli öptü sonunda. Yurtdışına çıkamıyordum. 15 yılla yargılanıyordum. Kenan Evren bana pasaportumu verdi.
Ben 1 Mayıs’ta, mitinglerde konsere çıkmadan önce namaz da kılardım
Siz hidayete filan mı erdiniz? İnancınız hep kuvvetli miydi?
Nerede o mutluluk! Bana öyle takılıyorlar ama… Benim inancım hep kuvvetliydi. Bazı insanlar benim belli bir yaşa gelince inanç sahibi olduğumu sanıyorlar. Öyle değil. Ben doğduğumdan beri böyleyim. Dedem ilahiyat profesörü, daha ne diyeyim.
Ben 1 Mayıs’ta, mitinglerde konsere çıkmadan önce namaz da kılardım, duamı da ederdim. Özellikle konserlerimden önce Allah rızası için iki rekat namaz kılmaya gayret ederim. Mekan uygun değilse, oturduğum yerde dualarımı okuyup çıkarım sahneye.
En çok biline bazı eserleri
* Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın
* Gül Yüzünde Göreli Zülf-i Semen-say Gönül
* Sak
* Safa-yı Metle Parıldasın Camımız
* Hülyama Doğan Son Güneşim
* Son Hevesimdi
* Varalım Kuy-ı Dilaraya Gönül Hu Diyerek
* Bir Söz Dedi Canan ki Keramet Var İçinde
* Rindlerin Akşamı (Dönülmez Akşamın Ufkundayız)
* Ne Doğan Güne Hükmüm Geçer Ne Halden Anlayan Bulunur
* Endülüs’te Raks
* Aziz İstanbul
* Sessiz Gemi
* Rindlerin Ölümü
* Sen Şarkı Söylediğin Zaman
* Dumanlı Başları Göklere Ermiş
* Yedi Renk Üstüne Hareli Dağlar
* Söyle Sevgilim
* Kalamış
Müzeyyen Senar 1919 Bursa doğumlu Müzik eğitimine Anadolu Musiki Cemiyeti’nde, kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım gözetiminde başladı. Güçlü bir sese sahip olan bu kız çocuğunun ünü yayıldıkça, hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Lem’i Atlı, Mustafa Nafiz Irmak gibi devrin önemli üstadları da ona dersler verdiler, zamanın sevilen şarkılarının yanı sıra, kendi bestelerini de öğretip söylemesine yardımcı oldular.
Kemal Niyazi Bey ile İstanbul Radyosu’nda şarkı söylemeye başlayan Senar, perşembe günleri ilgiyle izlenen bu programla geniş kitlelere adını duyurdu.
Müzeyyen Senar’ın yeteneği, Mustafa Kemal Atatürk’ün de ilgisini çekti ve sanatçı birçok özel meclislerinde şarkı okudu.
1938 yılında Ankara Radyosu’nun ilk yayınlarına katıldı ve 1941 yılına dek radyo aracılığıyla dinleyicileri ile buluşmayı sürdürdü.
Bazılarının yeryüzünde ikinci bir örneği olmayan çalgılarla, erken Osmanlı musikisine ait örnekler icra eden Bezmara topluluğu, “günümüz müzisyenlerinin el atmadığı eski nota albümlerindeki eserleri, bestelendikleri dönemlerin çalgılarıyla seslendirme” projesinden doğdu. Fikret Karakaya’nın bu projesi, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün desteğiyle ve Amerikalı müzikolog Walter Feldman’ın değerli katkılarıyla hayata geçme imkanı buldu. Bugün hiçbir çalgı müzesinde veya koleksiyonunda bir örneği bulunmayan çeng, şehrud, Osmanlı saray kopuzu, metal telli kanun, armudi tanbur, yanaklı ud gibi sazlar minyatürlerin ve yazılı kaynakların ışığında tek tek yeniden yapıldı.
Bu sazların bir kısmı 300, bir kısmı 400 yıldır kullanılmıyordu. Nasıl çalındıkları konusunda da fazla ipucu yoktu. TRT İstanbul Radyosu’nda 16 yıldır kemençe çalan Fikret Karakaya, proje için çeng çalma tekniğini yeniden keşfetmeye girişti. Ünlü tanburi Birol Yayla, daha ilk eline aldığında kopuzu büyük rahatlıkla çaldı. Bu iki çalgı aynı dönemde bir arada kullanılmadığından, Birol Yayla toplulukta hem tanbur, hem kopuz çalmayı üstlendi. Neyzen Şenol Filiz’in üslubu bu eserlere zaten uygundu. Serap Çağlayan’ın modern kanundan sonra metal telli XVI. yüzyıl kanununa adapte olması uzun zaman almadı. İstanbul Radyosu’nda 16 yıldır keman çalan Kemal Caba kemançe çalma konusunda kısa zamanda büyük başarı gösterdi. İstanbul Radyosu’nda ud çalan Osman Kırklıkçı çok geçmeden şehrud ile bütünleşti. Kanuni İhsan Özer, zaten bir süredir modern santur çalıyordu. Eski santuru çalmak ona daha kolay geldi. Blok flütçü Tugay Başar mistral gibi olağanüstü zor bir çalgı için yoğun bir çaba gösterdi. Kudümzen Kamil Bilgin eski usullere çabucak alıştı. Udi Akgün Çöl yanaklı udu hiç yadırgamadı.
Bu CD’nin kayıtları, Fransız Opus 111 firmasının çıkardığı, Topkapı Sarayı’nda kaydedilen Splendours of Topkapi albümümüzün kayıtlarından yaklaşık bir hafta önce, stüdyo koşullarında gerçekleştirildi. Ama sonuç, türlü nedenlerle dinleyici eline biraz daha geç ulaşabildi. İki albümümüz arasındaki fark, sadece kayıt yerinden değil, miksaj anlayışından da kaynaklanıyor. İlk CD’nin kaydına ve miksajına biz hiç müdahele etmedik; firmanın yöneticisi Yolanta Skura, bu işlemleri kendi zevk ve anlayışına göre yaptı. Elinizdeki albümde ise bizim kayıt ve miksaj zevkimiz yansıyor. Stüdyo işlemleri sırasında Şenol Filiz ve Birol Yayla büyük özveri gösterdiler. İkisini de, ama özellikle kayıtlar sırasındaki insanüstü çabasından dolayı Şenol’u burada teşekkürle anmalıyım.
Kantemir tarafından notaya alınmış, 300 yıldır seslendirilmeyen eserler üzerinde 1996′dan beri çalışan Bezmara, 1998 yılı içinde, biri Fransız Sarayı’nda, biri de Topkapı Sarayı’nda olmak üzere beş konser vermiştir. Topluluk, repertuvarını genişletmeye yönelik düzenli çalışmalarını sürdürmektedir.
Dinlediğiniz kayıttaki besteler, XVI. ve XVII. yüzyıl Osmanlı saz musıkisi repertuvarına aittir ve XVII. yüzyılın sonunda, Boğdan Prensi Dimitrie Cantemir tarafından notaya alınmıştır.
Paris’teki Sainte-Genevieve Kitaplığı’nın (Pantheon yakınında) taş cephesine, insanlık ülküsünü yücelten büyük insanlardan biri olarak, Leibnitz ve Newton’unkiyle birlikte adı kazılmış olan Cantemir, 1973 yılında, UNESCO’nun önayak olmasıyla, doğumunun 300. yıldönümü dolayısıyla dünyanın pek çok ülkesinde anıldı, kitaplarının yeni baskıları yapıldı.
Grafik Tasarım: Ersu Pekin Yayına Hazırlayan: Fikret Karakaya İngilizce Çeviri: Peter Agopian Çalgı Fotoğrafları: Hadiye Cangökçe Yapım: Kalan Müzik Stüdyo: Audeon Studios
Enstrumanlar
Ud: Akgün Çöl Ney: Aziz Şenol Filiz Kanun: Serap Aybar Çağlayan Tanbur: Birol Yayla Kemança: Kemal Caba Kudüm: Kamil Bilgin Kopuz: Birol Yayla Santur: İhsan Özer Çeng: Fikret Karakaya Şehrud: Osman Kırklıkçı Mıskal: Tugay Başar
-
Kalan Müzik’in yayınladığı “Belkıs Özener – Sahibinin Sesinden” albümü ile başlayan Yeşilçam Şarkıları serisi ile ard arda çıkan albümlerle zengin bir arşive kavuşmuş oldu. Behiye Aksoy’dan Handan Kara’ya, Gönül Yazar’dan Ajda Pekkan’a, Sevim Şengül’den Güzide Kasacı’ya, Öztürk Serengil’den Sadri Alışık’a pek çok ünlü şarkıcı ve oyuncunun sesinden toplam toplam 199 yeşilçam şarkısını aşağıdan dinleyebilirsiniz.
Zeki Müren 6 Aralık 1931 yıllında Makedonya Üsküp’ten Bursa’ya göç etmiş bir aileden çocuğu olarak doğdu. 1950′de sınavla İstanbul radyosu’na girdi. Bir yıl sonra İstanbul radyosunda, canlı olarak yayımlanan ilk radyo konserini verdi. Konserin çok beğenilmesi sebebi ile sonraki zamanlarda da Türkiye radyolarında düzenli olarak şarkı okumaya başladı. 600′ü aşkın plak ve kaset doldurdu.
Zeki Müren’in Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar’ın “Bir muhabbet kuşu” güfteli şarkısıdır. Müren 1955′te “Manolyam” adlı şarkısıyla Türkiye’de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü’nü kazandı.
İki yüz dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği “Zehretme hayatı bana cânânım” mısraıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. “Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu” (suzinâk), “Manolyam” (kürdilihicazkâr), “Bir demet yasemen” (nihavend), “Gözlerinin içine başka hayal girmesin” (nihavend) güfteli şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır. Müren bu şarkıları plaklara da okumuştur.Unutulmaz Maksim Gazinosu sahnelerinde aralıksız 11 yıl Behiye Aksoy ile dönüşümlü olarak sahne almıştır.
Zeki Müren Türkiye’de en çok konser veren ses sanatçısıdır. Bir yılda yüz konser verdiği dönemler olmuştur. Bu yüzden kendisine ‘sanat güneşi’ ünvanı verilmiştir. Yabancı ülkelerde de birçok konser vermiştir.
Zeki Müren, ilk olarak Bursa’da tamburi İzzet Gerçeker’den aldığı solfej ve usül dersleriyle müzik eğitimi almaya başladı. 1949′da, Boğaziçi Lisesi’nde okurken Agopos Efendi (sinema yönetmeni ve senaryo yazan Arşavir Alyanak’ın babası) ile udi Kirkor’dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdürdü. Daha sonra fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli’den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan’dan, Sadi Işılay’dan, Kadri Şençalar’dan yararlandı.
Zeki Müren hakkında en az yazılan ve tartışılan bir görüşe göre kendisi ABD’nin çok tanınmış pianistlerinden Wladziu Valentino Liberace’yi taklit etmekteydi. Gerek saç şekli gerekse konserlerindeki giysi seçimlerine bakılırsa bu benzerliği ve taklidi inkar etmek imkansıza yakındır. Yine iddia edilen odur ki kendisi Wladziu Valentino Liberace’nin tarzını Ferdi Özbeğen’e telkin etmiş ve uyarlamış ve böylece ülkemizde bir ilk, pianist-şantör kavramı yerleşmiştir. Yine Wladziu Valentino Liberace gibi kendisine yapılan eşcinsellik yakıştırmalarını daima yalanlamıştır. Öyle ki, hayatı boyunca kendisine “Zeki Bey” veya “Paşa” diye hitap edilmiş ve kendisi de bunun böyle olmasını istemiştir.
Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı yüzünden 1980′den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı. Bodrum’daki evine kapandı, münzevi bir hayat yaşadı. 24 Eylül 1996 Salı günü, TRT İzmir Televizyonu’nda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.
Albümleri
Senede Bir Gün (1970), Pırlanta 1 (1973), Pırlanta 2 (1973), Pırlanta 3 (1973), Pırlanta 4 (1973), Güneşin Oğlu(1976), Mücevher (1977), Nazar Boncuğu (1978), Sükse (1979), Kahır Mektubu (1981), Eskimeyen Dost (1982), Hayat Öpücüğü (1984), Aşk Kurbanı (1985), Masal (1986), Helal Olsun (1987), Gözlerin Doğuyor Gecelerime (1988), Ayrıldık İşte (1989), Zirvedeki Şarkılar (1989), Dilek Çeşmesi (1990), Doruktaki Nağmeler (1991), Sorma (1992)
Ölümünden Sonra Yayınlanan Albümler
Muazzez Abacı & Zeki Müren Düet (2000), Zeki Müren: 1955-1963 Kayıtları (2002), Selahattin Pınar Şarkıları (2005), Sadettin Kaynak Şarkıları (2005), Batmayan Güneş (2006), Zeki Müren İle Baş Başa – Radyo Günleri 1 (2008), Zeki Müren İle Baş Başa – Radyo Günleri 2 (2008), Zeki Müren İle Baş Başa – Radyo Günleri 3 (2008)
1946 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Sosyal Hizmetler Akademisi ve Eğitim Fakültesini bitirdi. Eğitim sosyolojisinde mastırını tamamladı. AÜ DTCF’nin Pedagoji Bölümünü bitirdi. Kısa bir süre sosyoloji hocalığı yaptı. İlk albümünü 1977 yılında Tam Plakçılıktan çıkardı. Bütünüyle klasik eserlerden oluşan bu albüm sanatçıya fazla bir popülerlik getirmedi. TRT bünyesinde 15 yıl süren müzik eğitimi ve uygulaması akabinde 1981′de Ankara Radyosundan istifa ederek İstanbul’da assolist olarak sahneye çıktı.
Sahnedeki başarısını plak dünyasında da kanıtlamak isteğiyle 1984 yılında “Beni Hatırla” ve 1985 yılında Sevgi Üzerine Sohbet adlı çok satan ve sevilen albümleri ile iki altın plak ödülü aldı. Çok sesli Hafif Türk Sanat Müziğinin önde gelen kadın sanatçısı olarak daha çok Erdoğan Berker besteleri üzerinde yoğunlaştı. İçli, yanık, duygusal yanı ağır basan bir yorumu olan sanatçı 80′li yıllarda ve 90′ların başlarında hayli popülerlik kazandı. İzmir Fuarı ve Maksim Gazinosunda bir dönem assolistlik de yaptı. Yudum Yudum Sevdayım (1986), Sevgi Bağları (1988), Sarsam Diyorum/Seviyor (1990), Ben Sana Mecburum (1993) diğer albümleridir. Sahne çalışmalarını yurt içi ve yurt dışı konserleriyle sürdürdü.
1993′te yayınlanan Ben Sana Mecburum adlı abümünden sonra Sanat Müziği’ndeki genel durgunluk ve gerilemenin de etkisiyle uzun bir sessizlik dönemine girdi.2006 yılında alaturka eserleri popüler tarzda senfonik olarak yorumlayarak hazırladığı Hoşgeldin Aşk adlı albümüyle yeniden adından söz ettirdi.
Türk tambur, yaylı tambur, klasik kemençe, alto kemençe, viyolonsel ve lavta ustası olan Tamburi Cemil Bey (1871-1916), 1871 yılında İstanbul’da doğdu. İlk müzik bilgilerini orta okul sıralarında ağabeyi Ahmet Bey ve Kemani Aleksan Bey’den aldı. Müzik aleti çalmaya karşı ilgisi on yaşlarında keman ve kanun ile başlayan Cemil Bey daha sonra başladığı ve ismi ile bütünleşen tambur sazı ile ustalık derecesine ulaştı.
Tamburdan başka, klasik kemençe, lavta ve viyolonsel gibi sazları aynı ustalıkla icra ederek başlıbaşına bir ekol sahibi oldu. Müzik aleti çalmakta erişilmez bir mertebeye yükselmiş olan Cemil Bey aynı zamanda iyi bir bestekardır. Yaptığı eserlerle Türk müziği saz icrasına yepyeni ve modern bir tarz ve değişik bir yorum getirerek icracılığın mükemmelleşmesinde en büyük rolü oynadı. Özellikle, taş plaklara yapmış olduğu taksim kayıtları makam, üslup ve tavır açısından bir ders niteliği taşımaktadır.
29 Temmuz 1916 da İstanbul’da ölen Cemil Bey sözlü eserlerin yanında birçok saz eseri bestelemiştir. Ayrıca taksimlerinin yanında, pek çok eseri de taş plaklara kaydedilmiştir.
Cumhuriyet döneminin en tanınmış kadın yorumcusu olan Safiye Ayla, İstanbul’da dünyaya geldi. Henüz doğmadan babasını 13 yaşında ise annesini kaybetmesi sebebiyle yetimler yurdu’na (darüleytamı) verildi. Bursa kız Muallim Mektebi’ni bitirdi. Müziğe küçük yaşta piyano çalarak başladı. Sesinin güzel olduğu farkedilince önce besteci rebabi Mustafa Sunar’dan, Sonar Yesari, Asım Arsoy, Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Udi Nevras, Mesut Cemil ve Refik Fersan gibi sanatçılardan yararlandı.
İlk kez 1931′de, Darüttalim-i Musiki Heyeti’nin konserlerinde sahneye çıktı. İstanbul, Ankara radyoları ile İstanbul Konservatuarı İcra Heyeti’nde çalıştı. Uzun yılar gazinolarda şarkı söyledi. Pek çok plak doldurarak sesini geniş dinleyici kitlelerine duyurabilen kadın okuyucuların en ünlüsü oldu Safiye Ayla.
Atatürk’ün dinlemekten çok hoşlandığı S. Ayla’ya yapılan toplantılarda sık sık sevdiği şarkıları söyletip, özel solo konserler verdirdiği bilinir. Ayrıca çok sevmesine ve ilgilenmesine rağmen Safiye Ayla’yı çirkin bulduğu için perde arkasında dinlediği ve “Eğer şu kıza gösterdiğim alakayı başka bir kadına gösterseydim benden türkiye’nin yarısını isterdi.” dediği rivayet edilir.
Kendinden önceki ve kendi dönemindeki öbür kadın okuyucularınkinden ayrı, kendine özgü bir okuyuş tarzı oaln sanatçı, okuyuşuna yansıyan Batı müziği beğenisi bu tavrın belirgin bir özeliğidir. Ölçüye uyarak, iyi bir diksiyonla, düzgün, aynı zamanda da coşkun, çekici bir tavırla şarkılar seslendirdi. Zamanın gözde şarkıları kadar, Rumeli Türküleriyle klasik örnekleri de seslendiren sanatçı geniş bir dinleyici kesimince çok sevilmiş, beğenilmiştir.
Melihat Gülses, 1 Ekim 1958 tarihinde Konya Akşehir’de doğdu. İlk ve orta okulu babasının işi dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde tamamladı. ilk müzik eğitimini babası Ahmet Tahir Köseoğlu’dan aldı. Lise eğitimine İstanbul’da Fatih Kız Lisesi’nde başlayıp, lise ikinci sınıfı okurken konservatuvara kaydolarak hem lise hem de Konservatuvara devam etti. 1976’da girdiği İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Ses eğitimi (Şan) bölümünü 1984’de tamamladı.
Ses rengi (Soprano). Konservatuarda, Bekir Sıtkı Sezgin, Alâeddin Yavaşça, Tülûn Korman ile repertuar, Nurten Erpek’ten solfej ve nazariyat, Güher Güney ve Güzin Güney ile şan çalıştı. 1981 yılında TRT İstanbul Radyosu’na girdi. 1985 yılında vermiş olduğu ilk solo konserinde Münir Nurettin Selçuk’un eserlerini Bilsak Sanat Merkezi’nde seslendirdi. 1983 yılından itibaren Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda (TRT) solo programlar yapmaya başladı. 13 Mart 1991 yılında ilk defa yurt dışına çıkarak, Europalia Festivali’ne,(Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa’nın ortaklaşa tertip ettiği) Fasıl Topluluğu ile katıldı.
İstanbul’dan Atina’ya Türküler Türkiye ve Rum sazları eşliğinde İstanbul şarkı ve türkülerini, Türkçe ve Rumca olarak seslendirmiş Melihat Gülses. ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’, ‘Telgrafın Telleri’, ‘Karabiberim’ gibi Türk ve Rum parçalarından örnekler içeren albümün geliri Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na bırakılmıştı.
1992 yılında İstanbul Televizyonunca hazırlanan “Güldeste” isimli, 7 bölümlük, karşılaştırmalı bir müziği programının yapım ve sunuculuğunu yaptı. 27 Temmuz 1992 yılında Mısır’ın Başkenti Kahire de Turizm Bakanlığınca düzenlenen etkinliğe katılarak beş konser verdi. 1993 de Kudsi Erguner’le İspanya Barselona’da “Rumeli Türküleri” konserini verdi. 1994 yılında ABD’de basılan “Tatyos Efendi” CD’sinde bestecinin eserlerini okudu. 17 Haziran 1995′te Kıbrıs Girne’de düzenlenen “Altın Zeytin” Müzik yarışmasında Hasan Esen’in eserini seslendirdi. 1995 yılında Engin Ege yönetimindeki TRT İstanbul Radyosu Tango Orkestrasında solist olarak Tangolar seslendirmeye başladı. 29 Haziran 1996 tarihinde 24. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nde Kudsi Erguner’in projesi olan “İstanbul Türküleri-Rembetiko” isimli konserde, Rumca ve Türkçe olarak türkülerimizi seslendirdi. 3 Temmuz 1996 da “İstanbul Türküleri-Rembetiko” isimli konserin tekrarını Yunanistan’ın Başkenti Atina’da seslendirdi. 16 Nisan 1997 de Cemal Reşit Rey Konser Salonunda, Ûdi Bestekar Cinuçen Tanrıkorur’un Fantezi eserlerini seslendirdi. 28 Haziran 1997 tarihinde 25. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Aya İrini’de “Viyana’dan İstanbul’a Şarkılar” isimli konserde, Fransız soprano Catherine Dubosc ile birlikte Şevki Bey ve Schubert’in eserlerini seslendirdi. 1997 yılında Kudsi Erguner’in kurduğu İstanbul Hanımları “Harem” topluluğuyla birlikte Fransa’nın başkenti Paris’te “Festival De L’imaginaire” isimli etkinliklere katıldı. Aynı yıl topluluğun CD’i “Chant du Harem” yayınlandı. 25 Ocak 1997 de CRR Konser Salonu’nda İTÜ Devlet Konservatuarı Orkestrasının konserine solist olarak katıldı. 1 Eylül 1998 yılında Mavi Nota Müzik dergisinin “Geleneksel Müzikler Teşvik Ödülü”nü aldı. 1998 yılında TRT’nin açmış olduğu “Dede Efendi Beste yarışmasında” bestesi İsmail Ötenkaya’ya ait olan “Sen ağlama” isimli eseri seslendirerek üçüncülük ödülünü aldı. 1998 yılında Aya İrini Kilisesinde tertib edilen konsere Soprano Catherine Dubosc ile birlikte katıldı.
14 Şubat 2000 tarihinde CRR Konser Salonu’nda “İstanbul’dan Atina’ya Türküler” isimli solo konserini verdi ve aynı ismi taşıyan albümünü çıkardı.
2003 yılında müziğimize katkılarından dolayı “Müzdak” tarafından verilen “10.Yıl Kültür ve Sanat Ödülleri“nden birine layık görüldü. 2004 yılında Şair Hüsamettin Olgun’un şiirlerinden bestelenmiş “Hüznün Hikayesi” isimli albümü basıldı. 2004 Yılında Yunanistan Selanik şehrinde bir solo konser ve Selanik Konservatuarında Masterclass olarak ders verdi. Ayrıca pek çok yurtiçi ve yurtdışı konserlerinde solist veya çeşitli topluluklarla ülkemizi temsil etti.
Albümleri
Tatyos Efendi
İstanbul’dan Atina’ya Türküler
Hüznün Hikayesi
Narçiçeğim
Narçiçeğim 2