UÇURUMUN KIYISINDA YAŞAMAK – WILHELM SCHMID

İntihar düşüncesi taşıyan kişi bu konuda konuşmayı kesin olarak reddedebilir, bu onun doğal hakkıdır. Ama konuşma denemesini nasıl yaptığınız önemlidir. Kendisiyle konuşmak isteyenin onun durumunu tamamen kabul etmesi, böyle bir konuşmanın en uygun zeminini oluşturur. Depresif insan dört bir yanda büyük endişelere sebebiyet verecek şeyler görür, tüm dikkati her yerde hazır ve nazır bulunan zorluklara dönüktür, her şey pek düşündürücüdür. Dünya ve insanlar çelişkilerle doludur ve o, insanın ne kadar çabalarsa çabalasın bunu asla değiştiremeyeceğinin azabını çeker. Sadece nafileliğini görürseniz, hayatı sürdürmek pek mümkün değildir. Zemin her yerinden çatırdıyor, her adımda çukurlar açılıyorsa, tek bir adım atmaya cesaret verecek motivasyonu bulamazsınız. Geriye, ümitsizlik kalır.

Yaşam ve ölüm meselesini zaten etkisiz kalacak şekilde yasaklar ve tabularla savuşturmak yerine atak bir tutumla masaya yatırmak gerekir. Evet, hayatı terk etmek ilke olarak bir olanaktır, insanın kendini öldürmesinde eskiden olduğu gibi bir “cinayet” değildir söz konusu olan. Gerçi kasıt unsuru eksik değildir ama alçakça saiklere dayanan hainlik yoktur, kimse bundan ötürü itham ve mahkûm edilemez. İnsan zaten hayatı reddedebilen bir mahluktur. Yaşama mecburiyeti, yaşamak zorunda olma yükümlülüğü, anlaşılır bir kavram değildir. Ölmeyi tercih etmek, yaşama sanatının bir seçeneğidir, Seneca daha M.S. 1. yüzyılda, Lucilius’a Etik Üzerine Mektupları’nda söyler bunu.

Tayin edici hayat memat sorularını, ilke olarak, yaşamayı isteyenlere de yöneltebiliriz: Ne yaptığınızı gerçekten biliyor musunuz? İyi düşündünüz mü? Bütün zorunluluklardan azade, bilinçli bir karar mı verdiniz? Hayat sahiden “kendi başına bir değer” midir? Hayata kendi başına bir değer atfeden varoluşsal tercih, şayet yaşamayı tercih etmeme seçeneğinin olduğu bir zeminde yapılırsa daha inandırıcı olacaktır. Hayat ancak ölümle olan çelişkisi içinde anlam ve değer kazanır, dolayısıyla bizi yaşama kararlılığına sevk eden, ölüm meselesidir. Hayatı bu konuda bir yargıda bulunmaksızın öylesine yaşar giderseniz, hayat belirlenimsiz, yüzeysel, rastgele olur ve onun gerçekten sahibi olmazsınız. Böyle düşünmek tehlikeli midir? Kuşkusuz kendini öldürmenin sırf düşüncesi bile tereddüt anında bu yolu tutma tehlikesini barındırır. Ama bunun gibi tehlikelerin olmadığı bir hayat yaşamak zaten hiç yaşamamak gibidir.

Bu arka plana dayanarak, intihara dair belirleyici soruları daha iyi değerlendirebiliriz: En uç durumlarda serbest bir seçim yapılabilir mi? Bu adımı atma özgürlüğümüz kısıtlanmış olabilir. Bir perspektif yanılsaması hayata bakışımızı kaydırmış olabilir, bazı şeyler bu nedenle tamamen anlamsızmışçasına kapkara görünebilir, aşk ıstırabında olduğu gibi; veya anlamla dolu, pespembe görünebilir, aşk coşkusundaki gibi. Hayat nasıl bir şeydir sahi? Belli değildir ama bütün kanıtlar, halihazırda göründüğünden ibaret olmadığını gösterir bize. Her zaman başka perspektiflerden bakmak mümkündür ve bu perspektiflerin hiçbirisi olanakların bereketini tüketemez. Anlık bir bakış açısına dayanarak öyle uzun erimli bir tercihte bulunmak mümkündür ama akıllıca olmaz.

İNTİHARIN PSİKODİNAMİĞİ: İNTİHAR OLGUSUNUN GERÇEKLEŞMESİNDE ÖNEMLİ ÜÇ ETMEN

Hem, bu sonradan pişman olunacak bir kararsa ne olacak? Bu tasavvur edilebilir gelmiyor ama pişmanlıkla kararacak bir Sonrası’nın olmayacağını kim kesinkes iddia edebilir? intiharın kendilerine yegane çözüm gibi görünmüş olduğu ve bir biçimde o durumu atlatmış olan birçok insanın deneyimleri, geriye dönüp baktıklarında o zamanki tutumlarını dar görüşlü bulduklarını ve bunu nihai sonucuna vardırmadıkları veya son anda bundan alıkondukları için memnun olduklarını ortaya koyuyor.

Anlam deneyimi gibi, anlamsızlığın deneyimi de bakış açısına bağlı görünür. Hayatta ve dünyada hiçbir şeyin mi herhangi bir anlamı yok? Ama hiç kimse hayatı ve dünyayı bunu kesinkes iddia edebilecek kadar kuşbakışı göremez ki. Böyle bir bakış açısına dayanarak nihai bir karar vermekte bir keyfilik vardır, anlık veya daimi bir çaresizlik bunu gözden kaçırtamaz. Bir intihar nihayetinde, ancak şüphe götürmez bir kaçınılmazlık halinde, aslına bakarsanız sadece insan şifasız bir hastalığa veya tahammül edilmez bir teröre maruz kaldığında daha az keyfi görünür. O zaman bile anlık kararla değil, düşünüp olgunlaştırarak.

Yalnızca kolaylaştırıcı imkanlar sağlayan ölüm yardımı kuruluşlarının sunduğu türden bir pasif ölüm yardımı alındığında bile aktif bir eylem söz konusu olabilir. Fakat Norveçli maceracı Thor Heyerdahl’in 2002’de seksen yedi yaşındayken deneyimlediği türden pasif bir eylem de gerçekleştirilebilir: Kendisine beyin tümörü teşhisi konması üzerine gıda almayı, sıvı almayı, ilaç almayı bıraktı ve kısa süre içinde öldü, İtalya’daki evinde.intihar, aktif ölüm yardımı alındığında da pasiftir. Ne var ki insanın kendisiyle ilgili, bizzat icra edemeyeceği, bu nedenle aktif yardıma ihtiyaç duyacağı böyle bir karar, kendine özgü bazı sorunları beraberinde getirir. Kaçınılmaz olarak başkalarını da sorumluluk dairesine çeker, bununla ilgili gösterilmesi gereken dikkat ve özen gereği bazı yasal düzenlemelere lüzum duyulur. Ölüm isteğinin gerçekten bir insanın iradesine mi yoksa onun ölümüyle elde edeceği mirasa bir an kavuşmak ve bakım masraflarından tasarruf etmek isteyen bir yakınının arzusuna mı bağlı olduğu tek tek her vakada nasıl ayırt edilecektir? Mafya da aktif ölüm yardımı hizmeti sunar ve onun, ölüm adaylarının gerçek niyetini yeterince sorgulamaktan imtina etmek için kendince iyi sebepleri vardır. Bu nedenle, Hollanda’da uzun süredir uygulanmakta olan düzenlemeler anlamlıdır: Ölüm arzusu “iyi düşünülmüş” olmalı ve müteaddit defalar ikrar edilmelidir ki, anlık bir duygusal dalgalanmaya dayanmadığından emin olunsun. Hekimler birbirlerinden bağımsız olarak, ölmek isteyenin şifasız bir hastalığı olduğunu ve kararım bizzat eyleme dökemeyeceğini onaylamalıdırlar. Aktif ölüm yardımı ancak ondan sonra ve herhangi bir başkası tarafından değil, bir hekim tarafından sağlanabilir.

Verilecek kararla ilgili anlamlı ölçütler koymak için, her şeyden önce iki şeyi gözetmek gereklidir. Kendi kendini gözetmenin beraberinde getireceği soru şudur: Kendi kendine böyle bir şiddet uygulamak, hele benliğin aksi kanaatte olan yanlarım düşünürsek, kendi benliğine adil davranmak olur mu? Başkalarını gözetmenin beraberinde getireceği sorular da vardır: Kişinin attığı adımın, onun benliği için önem taşıyan başkalarına ifade edeceği anlam üzerinde yeterince düşünülmüş müdür? Onlar Ben’in ölümüyle ruhen veya madden kötü bir duruma düşmeyecekler midir? Meğer ki niyet tam da bu olmasın: Geride kalanların sırtına zorluklar yüklemek, onlar üzerinde uzun süre çıkmayacak bir iz bırakmak, onları ifa edilmiş bu ölümü anlamlandırmaya dönük sonu gelmez bir çabaya mecbur kılmak. Çünkü tam da böyle bir ölüm, yaşayanları bitmek bilmez bir huzursuzluğa sürükler: Benim yüzümden mi? Neyi yanlış yaptım? Gözden kaçırdığım bir şey mi oldu? Ne yapabilirdim?

Mevcut duruma her şeye rağmen katlanmayı tercih etmeyi sağlayacak savlar bunlar olabilir. Blumfeld grubunun bir şarkısında (“Neuer Morgen”, Jenseits von Jedem* albümü, 2003) “Vazgeçme, koyverme” der; birçokları kendisi için ve vaziyeti için tam zamanında, en uygun sözleri ve en uygun sesi burada bulmuştur. Alternatif, başka türlü mutlu olunacak bir hayattır; yaşarken hep kat etmemiz gereken ümitsizlikleri dışlamayan, ama her tutamağı zamanla zayıflatan o çaresiz ümitsizliğe engel olan, mutsuzluklarla birlikte yaşanabilen bir hayat.

Wilhelm Schmid

* “Yeni Sabah”, Herkesin Ötesinde.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz