BİR SÜRGÜNÜN ANILARI: SOKAKLARDA SABAHLADIĞIM GECE – AZİZ NESİN

Sürgün arkadaşımla akşam yemeğini lokantada yemiş, herzamanki gibi erkenden evimize dönmüş, odalarımıza çekilmiştik. O, yarı beline dek yatağına girmiş, üşümemek için, palto, bez, çaput gibi şeylerden her nesi varsa hepsini sırtına yığmıştı. Kitabı tutan elleri üşümesin diye, eski çorapları üst üste eldiven gibi ellerine geçirmişti.

Ben de odamda kitap okurken, okul arkadaşımın hediyesi olan ispirto ocağında çay pişiriyordum. Aradabir, ispirto ocağının durmadan devinen mavi alevine dalıp gidiyordum. Çaydanlıktaki suyun kaynamaya yakınken çıkardığı o acılı, iniltili ses hoşuma gidiyordu. Sudaki bu inilti, az sonraki kaynayıp taşmanın habercisiydi; tıpkı ezilen toplumlarda olduğu gibi…

O yıl çok soğuk bir kıştı. Ama yalnızlık, ezilmişliğimiz bizim soğuğumuzu daha da artırıyordu. Şubat sonlarıydı. O gün durmamasıya kar yağmıştı. Pencere camlarında birikmiş karlar, soğuktan çiçek çiçek donmuştu; gecesinin laciverdi üstünde bu kar çiçekleri doyumsuz bir güzellikteydi.

Sokak kapımızın tokmak sesini duydum. Alt katta oturan ev sahibimiz yaşlı kızın geceleri hemen hiç konuğu gelmezdi. Üstelik ev sahibimiz bir akrabasına gitmiş, üç gündür evde yoktu. Bahçeye inip sokak kapısını açtım. Benim yanımda karısından zılgıt yedikten sonra epiy zamandır görüşmediğimiz okul arkadaşım gelmişti. Sürgün arkadaşım da benim küçük odama geldi. Birlikte çay içtik. Okul arkadaşım, bizi hamama götürmeyi önerdi. Hamam mı? Ah, bayıldığım şey… Bursa’ya geldim geleli yıkanamamıştım. Cezaevinde de, adı sözde hamam olan çok kötü biyerde yıkanıyorduk.
– Çok iyi, gidelim…

Sürgün arkadaşım, geceleyin üşüyeceğini söyleyerek gitmek istemedi.
Okul arkadaşımla, evimize çok yakın olan Bursa’nın ünlü Mahkeme Hamamına gittik. Hamamda yada güzel bir banyoda, temizlenmenin de çok ötesinde bir erinç duyarım, dahası, mutlu bile olurum. Çoktan beri hamama gitmediğim için o gece bana hamam olağanüstü güzellikte geldi. Gerçekten de güzeldi, çok temizdi Mahkeme Hamamı. Yıkanıp arınıp çıktık, hamam odasına geldik. O ne temiz havlular, öyle temiz ki, temizliğin kendine özgü kokusu duyuluyor. Az sonra başıma geleceklerden hiç habersiz, üst üste çay içiyordum.

Hamamdan çıktığımızda vakit geceyarısını geçiyordu. Arkadaşım ayrılıp evine gitti. Lapa lapa kar yağıyor. Yerde bir karıştan çok kar birikmiş, sanki yumuşak bir halı üzerinde gidiyorum… Herşey o denli güzel ki, güzel bir rüya görüyor gibiyim.
Eve geldim. Sokak kapısının demir tokmağını vurmaya başladım. Komşuları tedirgin etmemek, uyandırmamak için tokmağı yavaş yavaş vuruyordum. Çünkü çok dar bir çıkmaz sokakta oturuyorduk. Hemen karşımızda sıkışık, üst üste ahşap evler vardı. Ama arkadaşım bitürlü uyanmıyordu. Bu kez tokmağı hızlı hızlı vurmaya başladım. Uzun uzun çaldım kapıyı. Ama ne yapsam arkadaşım uyanmıyordu. O kadar uzun zaman kapıyı çaldım ki, hamamdan çıkınca fark etmediğim soğuğun iliklerime işlediğini duymaya başladım. Titriyordum soğuktan… Bahçe duvarı çok yüksek, tırmanılacak, çıkılacak gibi değil… Daha hızlı çaldım kapıyı. Sürgün arkadaşımın oda penceresi altına gidip seslenmeye başladım:
– Hocaaa!.. Hocaaa!..
Bisüre durup yeniden kapıyı çaldım. O denli çok çalmıştım ki kapıyı, gürültüden komşular uyanmışlar, pencereler açılıp başlar uzanmaya başladı. Zaten bize orda, konu komşu sanki Merih’ten gelmişiz gibi bakıyorlardı.

Kapıyı açtıramayacağımı anlayınca, ne yapacağımı bilemeden ordan uzaklaştım. Kar daha da çok yağıyordu. Beni hamama götüren arkadaşımın evi yakındı. Kapısı önünden bikaç kez geçtim, ama kapısını çalmak için yüreklenemedim. Çünkü karısı beni hiç sevmiyor, belki benden nefret ediyor, kocasıyla konuşmamı da istemiyordu.

Biraz param vardı ama, nasıl olsa arkadaşım hamama götürüyor diye paramı yanıma almamış, kaybolur, çalınır, düşer korkusuyla evde bırakmıştım. Bursa’nın ana caddesine çıktım, aşağı yukarı dolaşmaya başladım. Sığınacağım, korunacağım hiçbir yerim yoktu. Soğuk da, kar da gittikçe artıyor yada bana öyle geliyordu. İnce gabardin pardösü beni soğuktan koruyamıyor, sanki kar altında çıplakmışım gibi geliyordu bana.

Bir daha eve geldim. Arkadaşımı uyandırmayı denedim. Aralıklı olarak beş-on dakika kapıyı çaldım. İçerden ses yok… Bu kez, onun yattığı yatak odasının penceresine taş atmaya başladım. O kadar çok taşladım ki pencereyi, cam kırılacak diye korktum. Hiç ses yok. Ama komşular yine uyanmışlardı gürültüden. Bu kez daha çok pencereden daha çok baş uzandı. Salt bakmakla yetinmediler, homurdanmaya, söylenmeye de başladılar. Yine tuttum sokakları… Dönüp dolaşıyorum Bursa’nın sokaklarında… Bir kahve buldum. Belki sabahçı kahvesi, sabaha kadar açık. Ama cebimde bir çay içecek para bile yok.

Şimdi düşünüyorum da o günlerimi, niçin o kahveye girip, “Param yok, sabaha kadar oturabilir miyim?” demedim kahveciye diye kendi kendime kızıyorum. Böyle düşünüyorum ama, bugün aynı şey başıma gelse başka türlü mü davranırdım? Sanmam…
Bir zaman da kahvenin kapısı önünde dolaşıp durdum, kahve ocağının ışıklı sıcaklığını seyrederek… Sanki gözlerimden ısınacakmışım gibi.

Üçüncü kez eve gidip, ama bu kez korka çekine yine kapıyı çaldım, yine seslendim, yine pencere camını taşladım. Hayır hayır, uyanmıyordu. Bu kadar gürültüden bile uyanmayınca, artık kendimi unutup, benden onbeş-onaltı yaş büyük olan sürgün arkadaşımı düşünmeye başladım. Sakın bişey olmasın…

Vurdum sokaklara, dön dolaş, dön dolaş… Ne uzunmuş sokakta geçirilen bir kış gecesi… Hâlâ lapa lapa kar yağıyor. Sabahın koyu maviliği, ispirto ocağının mavi alevi gibi karanlığı ısıtmaya başladı. Bursa, bir gerçek gibi değil de, bir tiyatro dekoruymuş gibi duruyor önümde. Yerde birikmiş karlara mavi bir toz serpilmiş gibi, yavaş yavaş mavi aydınlık daha da açılıyor. Sesler, öksürükler duyulmaya başladı. Hayalet gibi karaltılar. İlk gördüklerim işçi kız çocukları, fabrikalara gidiyorlar… Kız çocukları, kızlar, kadınlar…

Sabahın sekizi… Kapıyı çalıyorum, yine açılmıyor. İyice meraka düştüm, ama ne yapabilirim? Saat dokuz… Yine açılmayacak diye korkarak kapının tokmağını vurdum. İşte, ayak sesleri… Kapı açıldı. İçeri girdim. Sırılsıklam olmuşum…
– Hoca, gece kapıyı çaldım, niçin açmadın? Duymadın mı?
Ama duymamış olamaz. Biliyorum, uykusu çok hafiftir… Kaldı ki, uykusu çok ağır olan bile o kadar gürültüyü duyardı.
“Duymadım,” demesini bekliyorum.
Ama o,
– Duydum! diyor.
– Neden açmadın öyleyse?
– Ben senin hamama gittiğini unuttum, içerde yatıyorsun sandım. Kapıyı da polisler çalıyor diye düşündüm. Onun için açmadım.
Bu yazıyı “Bir Sürgünün Anıları” adlı kitabımın bundan önceki basımları için yazmış olsaydım, bu yazı burda biterdi. Çünkü, o zaman, sürgün arkadaşımın sözlerine inanmıştım. Gerçekten, geceleyin evimizin kapısını, polisler geldiği için açmadı sanmıştım. Oysa onunla daha sıkı ilişkilerimiz, birlikte cezaevinde geçirdiğimiz günler, dışarda birlikte çalışmalarımızdan sonra, gerçeğin hiç de onun dediği gibi olmadığını biliyorum ve bu kitabımın yeni basımına bu açıklamayı yapmayı gereksiniyorum.

İnsan, birisine saygı duyuyorsa, onu gözünde yüceltiyorsa, o kişide kusur göremez, her dediğine hiç düşünmeden doğru diye inanır. Ben de, o zamanlar “Hoca” dediğim bu sürgün arkadaşıma böyle duygularla bağlıydım. Onun için de sözlerinin doğru olup olmadığından hiç kuşkuya kapılmıyordum. Ama yıllar geçip birbirimizi daha yakından tanıdıkça…
Türkiye’de hiçbir zaman polis, ne arama, ne baskın, ne tutuklama, ne de bunlara benzer işler için evlere geceleyin gelmez. Sabahı bekler. Yasa da böyledir, töre de, olanlar da… Hoca bunu bilmez mi? Bilir. Kaldı ki, böyle olmasa bile, geceleyin kapıyı açmamanın ne yararı var? Nasıl olsa sabahleyin kapı açılmayacak mı? Sonra bizim polisten ne korkumuz var ki…

Öyleyse neden kapıyı açmamıştı? Sağlığına aşırı ölçüde, titizlikle düşkündür. O soğuk gecede kapıyı açmak için yatağından kalkarsa, üşüyebilir, nezle olabilir. Onun nezle olmasındansa, benim gibi bir kişinin değil, onlarca kişinin bütün bir kış gecesi sokakta kalıp hastalanması çok daha uygundur. Çünkü o, büyük bir bilgindi; kendi önemine, kendi değerine inanmış bir kişiydi.

Aziz Nesin
Bir Sürgünün Anıları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz