SENİ YALNIZLIKLAR ÖLDÜRDÜ, BİZ KIYIDA KALDIK, SAİT FAİK – CAHİT IRGAT

Sait Faik Abasıyanık (1906-1954)

Gözlerine o sipsivri yaprak batıyordu. Bu saksıdaki yaprak. Bu “padişah kılıcı” bir anı mıydı onda? Bu yapraktan bir padişah kılıcına dönüverdi gözleri. Bir köşkte, tertemiz sıvalı çatlak bir duvarda asılı bir padişah kılıcına. Bu yaşlı kılıcın altında paslı bir kadın, çelik çene, çelik dişli hızıyla konuşuyor da konuşuyordu:
– Git bu evden, git, çık git! Ne nafaka isteyeceğiz, ne bir şey! Ben kocamdan ayrıldığım zaman ama kızım gibi değildim ben! Bırakıvermiştim, kalıvermişti ortalıkta. Defol bu evden, çık git!..
Gözleri duvardaki kılıca takıldı adamın. Kapıp indirivermek geliyordu içinden, kadının boynuna..
Bu kılıç bir bele takılmıştı, şanlı bir bele, vakti evvelde… Şanlı evvel’de… Bu kılıç o şanlı belden çıkmış, bu kadının kolları mı sarılmıştı o bele? Kapalıçarşı’da, bedestende kılıç doluydu böylesine.
Adam susuyordu. Gözleri yağıyordu. Kadın son hızıyla konuşuyordu:
– Gelsene kızım, kovsana bu adamı! Gideceği yok bunun bir yere! İki yıldır eve beş kuruş getirdiği yok! Çaptan düştü, kim alır bunu işe? Bak bak, utanmadan bir de konyak içiyor!..
Oysa adam, bu söze, konyak şişesini hemen açmış, yeni içiyordu. Kapı yarı açıktı, karısının sesini duydu:
– Anne, ben Kuzguncuk’a gidiyorum, denize girmeye!
Sokak kapısı küt diye kapandı. Eve bir şeyler çöktü. Adına kâbus dedikleri. Açlıktan susuzluktan, yalnızlıktan, lafsızlıktan çok öte. Karanlıktan, ışıktan, katıksızlıktan, işsizlikten çok öte. Ama yalnızlıktı aslında bunun tam anlamı.
Kaynana zırıltısı da susmuştu. Adam hiç kımıldamadı. Konyak şişesinden bir yudum aldı. Bir yudum daha, bir yudum daha. Her şey şaka gibi geliyordu ona şimdi. Bir yudum daha içti. Duvarları kitap dolu odadan balkona çıktı. Bir sonbahar kadınının ılık saçları dokundu geçti yüzünden.
Korkuyordu evin içinden, kendi evinden. Bir ses bekliyordu, bir ses, ne olursa olsun bir ses.
Gelmiyordu.
Kapı çalınıyordu.
Uzun uzun, uzun uzun…
Açan yoktu kapıyı, gitmişlerdi. Kalktım açtım kapıyı: Karşımda sapsarı bir adam; sinirden, korkudan, hiddetten. Balık gözleri mavi mavi, sulu sulu. Elleri kan içinde. Bir elinde kadın elbiseleri, bir elinde kadın ayakkabıları. Ve birkaç tırmık çenesinde, boynunda.
Girdi içeri, hemen attı elindekileri. Doğru musluğa. Yıkandı, alkol, tentürdiyot bastım kanayan yerlerine… Camlara yumruk atmış hırsından, sevgilisini kıskanmıştı. Tutuldu mu fena tutulurdu, sonu gelmezdi aşkının. Aşk bu, onun aşkı!
– Canına sıçtım! Ağzına ettiğiminin kaltağı!
Sonra ağzını kapadı kendi eliyle.
– Konuş konuş, evde kimse yok, dedim. Nedir bu kan, nedir bu halin? dedim.
– Dur anlatırım, nefes alayım. İçkin var mı? dedi.
– Var, dedim, konyak.
– Konyak monyak, ne bok olursa olsun. Ver, dedi, ver!
Verdim, içti, bir küfür salladı konyağın sertliğine!
– Gene Aleksandra meselesi mi? dedim.
– Evet, gene o, gene o! Aleksandra.
– Peki bu ayakkabılar, bu elbiseler ne? dedim.
– Geri aldım, dedi, verdiğim hediyeleri!
– Hediye geri alınır mı? diyemedim. Ama anladı o ne diyeceğimi.
– Alınır ulan! dedi, alınır! Benim ona aldığım elbiselerle yakaladım orospuyu başkasıyla gezip tozarken!
Benim derdim bana yetiyordu. Ama o beni dinlemiyordu.
– Okusana şu şiiri, dedim.
– Bırak ulan şimdi sırası mı? Fena küfrederim ha!
Oysa küfürü basıp duruyordu.

Bize bir masa ayır Yanakimu
Aleksandra’mla benim için
Bir masa
Üstü çiçeksiz
Örtüsü gazeteden
Şarabı aşktan
Hem hülyadan

Aleksandra’m mızıka çalsın
Siyaha çalar parmaklarıyla
Güftesi bayağı şarkılar
Adi havalar
Meyhane acı zeytinyağı koksun
Sen hoşnut ol Yanakimu.1

Senin gidişine anılar yazıldı ardından. Doğrusu iğrisi, karınca kaderince.
Yüreğime kan oturmuş, size dağlar gökler boyu hasretim. Siz gidenlere… menfaat dünyası bu dünya. Kazık atar durmadan insan insana. Bu yüzden küsüm çoğu insana. Gece züppe bir maviyle dolu. Bunalmış yürüyorum, yalnızlık kaldırımlarında. Yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık… Yalnızlık öldürmüştü seni de… Ne evin, ne kitapların, ne köpeklerin, ne aşkların, ne dost görünen dostların doyurmuyordu, doldurmuyordu dünyanı.
İnsanı insanda aradın hep. Birbirine kazık atan insanda. İnsanı insandan çıkardın hikâyelerinde. Yığın yığın kompleksler içinde. Oysa ben:

Allahı şimdi gördüm,
Ağlıyordu.
İki gözü iki çeşme, elinde fener
Diyojen’i arıyordu.2

diyorum.
Ana olsun, baba olsun, yaradandan yaratığına dek ağlayanını gördüm. Dokunanı çok oldu bana. İnsanları çok seviyorsun, dediler. Seviyorum ama, küsüm onlara dedim. O başka, bu başka, dediler. O başka, bu başka değildir, dedim. İnsan ya insandır ya değildir, dedim. Ya insandır, ya değildir.
“Anılar, anılar yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır” diyorsun. Alemdağ’da Var Bir Yılan’da [1954]. Ama, “1907’de doğdu, 11 Mayıs 1954’te öldü” demek o kadar kolay değil senin için, senin üzerine. Siroz, o, doktorların bileceği iş. Kolay teşhis. Seni yalnızlıklar öldürdü. Seni umutsuzluklar öldürdü. Seni yalnızlık, iç yalnızlık öldürdü. Seni hikâyelerinde yarattığın insanların insan olamayışları öldürdü.
Nice anılar yanmıştır, doğru. Biz yakmak istemişizdir de, edemeden geçemeyeceğim. Üç yolculuğun vardı senin de benim gibi, dışarı. Benim edeceğim, son Paris yolculuğun. 1951’de bir cuma günü müydü, yoksa perşembe mi, “Sen geldin, ben gidiyorum,” dedin.
– Nereye? dedim.
– Paris’e.
İçim burkulmuştu o gün, ben de dönmek için gelmiştim Paris’ten. Ama biliyorsun, gelişimin 16’ncı sabahı götürülmüştüm birkaç yıl önce çıkan Rüzgârlarım Konuşuyor (1947) kitabım için. Sorgu sual mahkeme sürüp gidiyordu:
Bir akşamüstü Beyoğlu’nda dolaşıyordum. Beş gün olmuş olmamıştı sen Paris’e gideli. Öpüşerek ayrıldığımız. Karşılaşmıştık:
– Ulan, hani Paris’e gidiyordun? dedim.
– Şimdi geldim, dedin, bavulu eve bırakıp fırladım.
– Neden?
– Sıkıldım.
– Ama neden?
– Sıkıldım be, sıkıldım bu sefer sevemedim Paris’i!..
Sonra durdun bir süre:
– Yalnızlığımı duydum orda. Koca şehir boğdu beni. Bir gece, iki gece, üç gece… Bir boğuntu geldi bana… Ne işim var burda dedim, kalktım geldim. Hemen özledim be sizi!.. Ama sen orda olsaydın, vallahi kalırdım be!.. Kalırdım vallahi! dedin.
Sonra daldık Balıkpazarı’na, Cumhuriyet Meyhanesi’ne. İkinci kata çıktık. Hani sen, ben, Orhan Veli, tam köşedeki fırına bakan pencere önüne. Orda içmiştik üçümüz. Adamlara bakmıştık, ekmeklere bakmıştık, seslere, şiirlere bakmıştık. Rezilleri anmıştık. Umutlanmıştık, umutlanmıştık. İnsanlara dostlara inanmıştık.
– Rakı! dedin, rakı! oh, beyaz peynir, turşu, beyaz peynir ve turşu! Piyaz! Okusana ulan şu şiiri. “Piyaz” şiirini!.. Özlemişim seni ulan, özlemişim sıçayım Paris’in içine! Oku ulan şu şiiri, oku! Özlemişim gel öpeyim seni!
Ve sonra Sait bana anlattı:
– Ne işim var benim Paris’te? İnsanlar burda! Benim insanlarım burda! Burda, burda ama bir kadın sevmiştim orda. Bir oğlum olmuştu. O gün bugün görmemiştim. Kadın bir bistrot istiyordu. Vakit akşamüstüydü. Okul dönüşü. Bekledim oğlum gelecek diye. O sevgilim, oğlumun anası, oturttu beni en güzel yerine bistrot’nun. Önüme de koydu konyağı. Gözlerim hep kapıdaydı. Trak trak içeri dışarı açılan kapıda. O sevgilim, ilk sevgilim, benim sevdiğim karşımda. Bir yudum, iki yudum, bir kadeh daha, bir kadeh daha, kapı “trak” açıldı içeri doğru. Uzun yakışıklı bir adam girmişti içeri.
Kocasıymış.
Kocasıymış ilk sevgilimin, çocuğumun anasının. Vav anasını be! Anlıyorsun değil mi? Tanıştırdı bizi. Adam gayet efendi davrandı, merdivenleri çıktı, yalnız bıraktı bizi. Suspustuk ikimiz de. Saatin tik-takları duyuluyordu.
Kapı bir daha açıldı, koca bir oğlan girdi içeri, elinde okul çantası.
Bu benim oğlumdu, oğlum.
Kadın bizi tanıştırdı:
– Baban.
Ve yalnız bıraktı bizi. Gerçek yalnızlık buydu işte. Masanın bir yanında o, bir yanında ben. Sustuk, sustuk, sustuk. Neden sonra!
– Nasılsın? diyebildim.
– İyiyim, dedi, siz Türk müsünüz?
– Evet, dedim.
– Babam mısınız?
– Evet, dedim.
– Ben sizi yeni görüyorum. İlk defa. Nasılsınız? İstanbul nasıl?


Boğdu beni Paris, ve işte kalktım geldim, dedin. Ama ne olur aramızda kalsın, dedin. Sonra bunu birilerinden duydum.
Bu hikâye yazmak için tasarladığın bir hikâye miydi, gerçek miydi bilmiyorum. Bana anlattığın buydu kısaca. Seninle anılar yazmakla bitmez, anlatmakla tükenmez. Cahit Sıtkı’lı anılar, Abidin Dino’lu anılar, Orhan Veli’li anılar, Attilâ İlhan’lı anılar, ölenlerimizle kalanlarımızla yığın yığın anılar. Burgaz’daki evinde, Kalpazankaya’da, Bomonti’de.
Sabır sabır; sabır acıydı ama yemişi tatlıydı bizim için. Zalim aldı biz verdik, zalim aldı biz verdik. Hep biz verdik. Hep biz verdik.
Her yıl Mayıs’ın 11’inde, ölüm gününde senin için kocaman kocaman laflar edilecek. Senin hiç sevmediğin kocaman laflar. Anılacaksın. Oysa senin ruhun duymayacak. Duysa basarsın küfürü! Basarsın küfürü yalan dünyaya, yalan insana!
Hiç de haksız değilsin.
Seni yalnızlıklar öldürdü. Seni umutsuzluklar öldürdü. Seni insan acıları, insan acılıkları öldürdü. Mutsuzdun.
Ve Attilâ İlhan’ın dediği gibi: “Biz hepimiz bir kıyıda kaldık. Elimizden bir halt gelmiyor. Yüreklerimizi eski gazeteler gibi buruşturup atıyoruz.”

12.7.1968
Cahit Irgat – Çok Yaşasın Ölüler

1 Sait Faik, “Bir Masa”, Şimdi Sevişme Vakti, s. 31.
2 Cahit Irgat, “İnsan”, Irgatın Türküsü, s. 130.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz