Sanatın ölümü – Hegel Estetik Dersleri

0
64


Oysa sanat da, bilincin mutlak nesnesi olarak gerçekle ilişkili olduğundan, aklın mutlak alanı içindedir ve bu yüzden, terimin özgül anlamıyla dinle ve felsefeyle tek ve aynı toprağın üzerine basar. Çünkü felsefenin de Tanrı’dan başka konusu yoktur ve böylece özünde tanrıbilimdir, gerçeğin hizmetinde olduğundan, sürekli tanrısal hizmettir.
İçerik kimliği böylece ortaya konduktan sonra, mutlak aklın üç krallığı birbirinden, yalnızca kendi konusunu, yani mutlak olanı bilince taşıma biçimiyle farklılaşır.

Bu biçimlerin farklılıkları mutlak akıl kavramının içinde yer alır. Akıl, gerçek akıl olarak kendinde ve kendi için varlıktır, bundan dolayı, (öznenin beninden) bağımsız nesnelere özgülüğün ötesinde soyut olarak yer alan bir kendilik değildir; kendi içinde, sonlu tin içinde, her şeyin özünün anısı içinde yer alır: kendini kendi özlülüğü içinde kavrayan, böylelikle kendisi de özde var olan ve mutlak olandır.

Oysa bu kavrayışın ilk biçimi, dolaysız bir bilgidir, dolayısıyla da duyarlı bilgidir, duyarlı olanın biçimine ve görünümüne bürünmüştür, mutlak olanın, içinde düş ve düşünceye dalmaya ve duyulanıma ulaştığı amacın kendi biçimine ve görünümüne bürünmüştür. Bunun ardından gelen ikinci biçim, canlandırıcı bilinçtir, son olarak, üçüncü biçim de mutlak aklın özgür düşüncesidir.

Oysa duyarlı düşünceye dalma olgusu, sanatla bağlantılıdır, öyle ki, bilince duyarlı betilemenin biçimi için, daha doğrusu, kendine özgü bireysel görüngüsel belirişte, daha derin bir üst anlama ve bir üst açıklamaya sahip olan, bununla birlikte kav- ramı bu arada kendi evrenselliği içinde olduğu biçimiyle, duyarlı ortam içinde yakalanabilir kılmaktan da kaçınan duyarlı bir betilemenin değişebilen niteliği için gerçeği sergileyen, sanattır; çünkü güzelliğin özü ve bu özün sanat tarafından üretilmesi, tam olarak, kavramın ve bireysel görüngüsel belirişin bütünlüğü’dür. Oysa bu bütünlük sanatta, yalnızca duyarlı dışsallığın içinde değil, canlandırıcı öğenin içinde de gerçekleşir elbette; bu, özellikle şiirde böyle olur; ama sanatların en tinseli olan o sanatta bile, anlamın ve anlamın bireysel betilemesinin içtenlikli uyumunun -canlandıncı bilinç için bile olsa- varlığı söz konusudur, ve her içerik kavranır ve canlandırmaya dolaysız tarzda taşınır. Genel olarak, sanatın kendine özgü nesnesinin gerçek olduğunu gözlemek gerekir, akıl sanata ancak oldukları biçimiyle özel, doğal nesneler aracılığıyla, örneğin güneş, ay, dünya, yıldızlar, vb. aracılığıyla düş ve düşünceye dalma olgusunu sağlayabilir. Benzeri nesneler elbette duyarlı varlıklardır ? ama bunlar ayrık ve tektir ve kendi özünde ele alındığında, tinsel olanın düşlenmesi konusunda güvence vermezler.

Oysa biz sanata bu mutlak statüyü vermekle, yukarıda sözü edilen, sanatın birçok bakımdan farklı bir içerik için ve ona ; yabancı başka çıkarlar hesabına kullanılabileceği canlandırmayı açıkça bir yana bırakmış oluyoruz. Dinin, din gerçeğini duyularca daha kolay algılanır kılmak ya da imgeleme yaratıcılık sağlamak için ona daha plastik bir biçim kazandırmak amacıyla sanattan sık sık yararlandığı doğrudur; ve sanat bu durumda ,edimsel olarak kendi alanından farklı bir alanın hizmetinde olur. Ne var ki, sanat kendini en üst tamamlanmışlık düzeyinde ortaya koyduğunda, gerçeğin içeriğine en uygun, en öze değgin sergileme türünü içinde barındıran o olur.

Böylece sanat, örneğin Yunanlılarda, halkın Tanrıları kafasının içinde canlandırdığı ve kendine bir gerçeklik bilinci sağladığı en üst biçimdi. İşte bu yüzden şairler ve sanatçılar Yunanlıların gözünde, kendi Tanrılarının yaratıcıları haline geldi; başka deyişle, edimlerin, yaşamın, göksel olanın etkinliğinin, dolayısıyla da dinin belirli içeriğinin belirli biçimde canlandırılması olgusunu ulusa verenler, sanatçılar oldu. Ve bu, söz konusu canlandırmaların ve eğitimlerin şiirden önce bilinçte soyut tarzda, evrensel dinsel önermeler olarak varmış ve bunlar sonradan sanatçılar ‘ tarafından imgelere büründürülüp dışsal olarak şürsel süslemelerle sarmalanmış, anlamında gerçekleşmedi, tersine, sanatsal üretim tarzı, o şairlerin bunu yalnızca söz konusu sanatsal biçim altında dışsallaştırabilecekleri nitelikteydi. Din bilincinin, dinsel içeriğin sanatsal sergilemeye daha az izin verdiği öteki aşamalarında sanat daha kısıtlı bir etkinlik alanına sahiptir.

Sanatın, mutlak aklın kendine sağladığı ilk doyum olarak gerçek statüsü bu olabilirdi.
Ne var ki, sanatın doğada ve yaşamın belirli alanlarında ” bir önce’si olduğu gibi, bir sonra’sı da vardır, yani kendi hesabına mutlağı algılama ve sergileme tarzını aşan bir alanı vardır. Çünkü sanatın kendi özünde bir sınırı vardır, bu yüzden de bilincin üst biçimlerine geçer. Bu kısıtlama zaten bugün içinde yaşadığımız yaşamda, sanata verdiğimiz statüyü belirlemektedir.

Biz sanatı bugün artık, gerçeğin yaşama kendini sunduğu en üst tarz olarak değerlendirmiyoruz. Bütünüyle düşünüldüğünde, düşünce, Tanrısal olanın duyarlı kılındığı bir canlandırma tarzı olarak ortaya konan sanatın karşısına çok erken dikildi; bu, Yahudilerde ve Müslümanlarda böyleydi örneğin, hatta Yunanlılarda bile; Platon, daha o zaman Homeros’un ve Hesiodos’un Tanrılarına karşı çıkmıyor muydu?

Genel olarak her halkın yaşamında, kültürün gelişmesiyle birlikte, sanatın kendi ötesindeki şeyleri işaret ettiği bir dönem olur. Örneğin Hıristiyanlığın tarihsel öğeleri, İsa’nın ortaya çıkması, yaşamı ve ölümü, sanata, özellikle resim alanında, kendini geliştirme olanağını büyük ölçüde sağladı, Kilise de sanatın gelişmesini bir ana gibi gözetti ya da ona her türlü özgürlüğü tanıdı; ne var ki, bilimin ve araştırmanın itkisi ve içsel tinselliğe ilişkin gereksemeler Reform hareketini doğurduğunda, dinsel canlandırma da duyarlı öğeyi bir yana bırakmâk, yüreğin ve aklın içselliğine geri dönmek zorunda kaldı. Böylelikle, sanatın sonra’sı, aklın kendi doyumunu, gerçeğin gerçek biçimi olarak kendi içinden başka bir yerde aramadığı bir yanının bulunmasına dayanır. Sanat, başlangıcında, gizemli bir şeyleri, gizli bir ön duyguyu ve doyurulmamış bir isteği içinde korumayı sürdürür, çünkü ortaya koyduğu biçimler, plastik olarak hayranlıkla izlenmesini sağlayacak içeriği tam olarak ve olabilecek bitmişlik içinde sergileyebilecek düzeye erişmemiştir. Ne var ki sanatın tüm içeriği sanatsal figürler olarak bütünüyle dışsallaştığı andan başlayarak, bakışı daha ileriyi gören akıl, bu nesnelliği bir yana bırakarak kendi içine döner ve onu uzağa iter.

İçinde yaşadığımız dönemde de böyle olmuştur. Sanatın yükselişini sürdüreceğini ve giderek daha yetkin hale geleceğini her zaman ümit edebiliriz, ne var ki, biçim olarak aklın gereksediği en yüce şey olmaktan artık uzaktır. Aradığımız yetkinliği Yunan Tanrılarının imgelerinde bütünüyle bulsak da, Baba ile Oğul’u, İsa ile Meryem’i sahip olabilecekleri tüm yetkinlik ve saygınlık içinde izlesek de – yapacak bir şey yoktur; artık onların önünde diz çökmüyoruz.

Kaynak: Sanat Yapıtı, Beatrice Lenoire, Çeviri:Aykut Derman,

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz