KÜLTÜR VE SANAT YOLLARINDA GÖSTERDİĞİMİZ DEVAMSIZLIK – AHMET HAMDİ TANPINAR

    Bir kaç günden beri kafamda şu sualler dolaşıyor: «Bu yıl, Encümen-i Dâniş’in açılışının yüzüncü yıldönümü! Bu müessese devam etseydi fikir hayatımız acaba nasıl olurdu?» ve tabiatıyla arkasından ikinci bir sual geliyor: «Niçin devam etmedi?»

    Cevdet, Tezâkir-i Cevdet’de bu ilk Türk Akademisinin, Reşid Paşanın nutkuyla, dualarla, mutad debdebe ve merasimle, Abdülmecid’in huzurunda nasıl açıldığını o tatlı üslûbuyla uzun uzun anlatır. O gün, Fuat Paşa ile kendisi, — o zaman daha efendiydiler— bir müddet evvel Bursa’da hazırladıkları Kavaid-i Osmaniye’yi padişaha takdim ederler. Takvim-i Vekayi’in de yazdığı gibi, bu encümenin asıl vazifesi, açılacak olan Darülfünun’a lâzım olan ders kitaplarım hazırlamaktı. Encümen bir taraftan bu iş için hazırlanırken, bir taraftan da bir İbn-i Haldun tercümesiyle, Hammer’in Osmanlı Tarihi’ni bıraktığı yerden tamamlayacak bir tarihin yazılmasına karar verir. Cevdet Paşa Tarihi şu halde bu encümenin kararıyla oluyor. Mamaafih Üniversite Kütüphanesi yazmaları arasında encümen nâmına yapılmış bazı tercümeler de vardır.

    Encümen-i Dâniş’in âzâları devrin modasına uyarak seçilmişti. Hemen hemen vezirlerin çoğu, ileride gelen ulema, ikinci derecede gelen ricalin, bilhassa Tanzimat’la beraber kurulan meclisler âzâsının çoğu encümenin aslî âzâsı idi. Bizzat Cevdet Paşa ile bazı yeni yetişenler, ezcümle Ahmed Vefik Efendi onların arasındaydı. Haricî âzâ arasında ise bazı azlık münevverler —ezcümle Hacı Sahak — ile Hammer, Bianchi ve Redhouse gibi ecnebiler bulunuyordu.

    Reşid Paşa encümene o zamanlar arası açık olan Fethi Ahmed Paşayı almamıştı, bu hâdise aralarındaki düşmanlığı arttırmış ve ikisinin de biraz sonra azline sebeb olmuştur.
    Cevdet Paşa, encümenin evvelâ gayesine aykırı olan bu kadro ile kuruluşunu tenkid ettikten sonra, müteakıb devirlerde sadaret değişmeleri ve Paşalar arasındaki rekabetler yüzünden mühim bir iş görmediğini, nihayet on bir sene sonra Âli Paşa tarafından «tasarruf bahanesiyle» lâğvedildiğini söyler.

    Bu ilk akademinin lâğvından sonra daima ortada bir Türk akademisinin kurulması fikri dönecek, fakat bir türlü karar verilemiyecektir. Bu yokluğu, memlekette ilim hayatının hâlâ gerektiği gibi kurulamaması, güzel sanatların ve edebiyatın bir türlü gerektiği gibi devletten yardım görememesi, sanat ve fikir meselelerinde efkârıumumiye ile devlet arasında mutavassıt vazifesini görecek cihazın bulunmaması, tenkidin kurulmaması, hızlandırıcı mükâfatların ve vasıtaların eksikliği ve nihayet dil meselesindeki bugünkü cezir ve medli anarşi ile ödüyoruz.

    Cevdet Paşa’nın Encümen-i Dâniş’in lâğvı için kullandığı «tasarruf bahanesi» tâbiri çok dikkate değer. Çünkü Tanzimat’ın ilk büyük mağlûbiyeti olan bu ilga hareketini, kültür sahasında ona benzer bir yığın hâdise takib edecek ve hemen hepsi için gösterilen sebebler, bir kaç yıl sonra, tıpkı Cevdet Paşa’da olduğu gibi bahane addedilecektir.

    Darülfünun meselesi Encümen-i Dâniş’le beraber ortaya atılmıştı. Abdülmecid devrinde uzun zaman hülyası kuruldu. Abdülâziz devrinde açıldı, kapandı. Hamîd devrinde şöyle böyle tecrübe edildi ve ancak 1908’den sonra millî hayata lüzumu kabul edilebildi.
    Mecid devri tiyatroya, operaya heves etmişti. Garb musikisinin memleketimize giriş tarihi daha eskidir. ] 827 28 yıllarında İstanbul’da bulunan ve çok güzel bir seyahatnâme yazan Mac Farlane, bir gün İstanbul sokaklarında dolaşırken, uzaktan bir İskoç havasını işiterek olduğu yerde şaşırıp kaldığını, nihayet bunun bir askerî bando tarafından çalındığım söyler. Abdülmecid devrinde ise garblı musikî şehirli hayatına karışmıştır. Hükümdar bu iki sanatı da sever. Hattâ sarayının karşısına bir tiyatro binası dahi yaptırır. Fakat kasdî olması ihtimali de bulunan bir yangından sonra saray bu hevesini uzun zaman açığa vuramaz. Tiyatro, sarayın gizli eğlenceleri arasında kalır.

    Bu yüzden memleketimizde ilk tiyatro hareketleri başıboş bir şehirli zevki veya eğlencesi şeklinde uzun zaman devam eder. En uyanık ruhlu vezirlerimizden biri olan Âli Paşa bile bu sanatı himayenin kendisine getireceği şerefi ölçemez. Bilindiği gibi Abdülaziz’in son yıllarında, resmî makamlardan daha müsait cevaplar alan, hattâ sarih himayeler gören bir tiyatro hareketi başlarsa da, Namık Kemal’in etrafındaki şüphe, Vatan yahut Silistre’yi karşılayan tezahürat yüzünden, bu geniş kımıldanış olduğu yerde durur. Abdülhamid Hanin vehmi Abdülâziz’in işini tamamlar.

    1908’e kadar tiyatro, Türk muharrirleri için memnû meyva olur. 1908’den sonra da devlet bu sanat hakkında sarih bir vaziyet alamaz. Ancak 1914’de Türk tiyatrosu kısa bir müddet için ciddiyetle ele alınır. Fakat tiyatro câzibtir. Medenî hayatın bir tarafıdır. Devletin yapamadığını halk yapar. En umulmadık zamanda, mütareke yıllarında sahneye Türk kadını çıkar. Hülâsa ne 1914’te gelen ve memlekette ancak bir kaç ay kalan Antoinein harb dolayısıyla gidişi, ne hâdiselerin birbirini takib etmesi, atılan tohumların gelişmesine mâni olamaz. 1923’den sonraki yıllarda ise tiyatro, musikî ile beraber devlet programına aslî bir madde gibi girer.

    Bu yakın alâkaya rağmen tiyatro hareketi kâfi derecede beslenmiş değildir. Ankara’daki Küçük Tiyatro bir türlü açılamaz, vadedilen Opera binası daima gecikir. Bir an evvel başarı göstermek arzusu ses sanatkârlarını çok evvelden sahneye çıkarır. Dışarıdan kâfi derecede mütehassıs getirilmez. Genç sanatkârların memleket dışında gereği gibi gezmeleri çok güçtür. Hülâsa yapılanlar daima yarımdır.

    İstanbul’da bir tiyatro ve opera binası yapılmağa başlanır, Bitecek diye sevinirken bu binanın etrafında pazarlık başladığını, inşaatın bütçe mülâhazalarıyla durdurulduğunu işitiyoruz. Halbuki bu yirmi yedi yıl içinde, büyük şehirlerimizin bir çoğunda tiyatro binaları yapılmış olmalıydı.

    Halkımızın bu sanata İstanbul’da gösterdiği ilgi şaşılacak derecededir. Bütün bir medeniyetin teknik imkânlarını, en müstesna istidadlarla birleştiren, bir çok sanatların sentezini veren en muhteşem filmler bile aynı sinemada üç dört haftadan fazla devam etmezken, İstanbul sahnelerinde bir piyes aylarca tutuluyor. Belediyenin iki sahnesi yanında şehir, bir yığın halk sahnelerini de geçindiriyor.

    Böyle iken, garplı musikî davamızın da bağlı bulunduğu Opera binası nasıl bir zihniyetle yarım kalıyor? Gelecek nesiller bu gecikmenin sebeplerini de korkarım «bahane» kelimesiyle kaydedeceklerdir.
    Garb’taki teknik ve ananesiyle güzel sanatlar memleketimizde, Abdülhamid devrinde, müze müdürü ve kurucusu Hamdi Bey’in himmetiyle başlar. İlk Türk resim ekolü de o senelerde eserlerini verir. O zamandan beri hamlesi gittikçe artan bu çalışma, Cumhuriyet devrinde en yüksek himayeyi görür. Fakat bu sefer de aksayışlar hemen arkadan yetişir. Avrupa’dan getirilen üç mütehassıs hoca ile sanki bütün sanat ananelerini, yaşadığımız zamanın sanat hareketlerini, bütün Avrupa müzelerini memlekete getirmişiz gibi, mektebi bitiren talebenin Avrupa’ya gönderilmesi birdenbire durur.

    Sanat çalışmalarımızın en mühim merkezi olan İstanbul’da, bir türlü bir resim ve heykel galerisi yapılamaz. Hâlâ ressamlığımız ve heykeltraşlığımız, Fransız konsoloshanesinin daimî misafiridir. Kendi memleketimizde, kendi sanatkârlarımız yabancı bir binada eser teşhir etmeğe mecburdurlar. Sanatkârlarımızın dışarı memleketlere gitmesi ise aşılamıyacak güçlüklerle dolu bir iştir. Dışarıda doğru dürüst eserlerimizi teşhir edemeyiz. Para meselesi vardır. Dışarı memleketlerden sergi getirtmek ise hiç aklımıza gelmez.

    Bugün bir çok Alman müzeleri binasızlık yüzünden gezgin vaziyettedirler. Her davete koşuyorlar. Her memleket bunu fırsat bilerek bu sanat eserlerinin halk tarafından görülmesini temin ediyor. Milletlerarası kültür münasebetlerinin azamî hadde vardığı bu yıllarda, biz bu münasebetlerin dışındayız. Halbuki bu sergilerin getireceği sanat ve güzellik terbiyesine bilhassa biz muhtacız. Onlar bu sanat festivalleriyle sadece bir tecessüsü tatmin ediyor, alıştıkları bir hazzı tekrarlıyor ve genişletiyorlar. Biz ise asıl binayı kuracağız.
    Tanzimat’tan beri her sene dışarıdan on tablo satın alsaydık, şimdi bin yüz tabloluk, küçük, fakat memleket zevkini besleyecek bir modern sanat galerimiz bulunurdu. Bunu Cumhuriyet devrinde yapsaydık bu müze iki yüz elli, üç yüz tabloluk bir müze olurdu. Hiç olmazsa modem sanatın yürüyüşünü takib edebilirdik. Halbuki bu yirmi yedi senede dışarıdan aldığımız bütün eserler, Selâhaddin Refik’in Paris’den getirip de Akademi’nin Dolmabahçe müzesine satın aldığı beş, altı küçük tablo ve gravürden ibaret. Bilir misiniz ki bu da bir şey. Çünkü orada isteyen bir Bonnard’ı, velev ki ikinci derecede bir eserle olsun, seyredebiliyor. Onu seyrederken duyulan haz, kaybettiğimiz fırsatın büyüklüğünü gösterir.
    Hakikat şu ki, Güzel Sanatlar Akademisi kurduk, mütehassıs getirdik, Konservatuar kurduk, Devlet Tiyatrosu açtık; fakat bir güzel sanatlar politikasını kuramadık. Bari bundan sonra bu işi yapalım.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın adının Millî Eğitim ve Güzel Sanatlar Bakanlığı olması ve lâğvedilen umum müdürlüğün Millî Eğitim Müsteşarlığı şeklinde tekrar kurulması ve maiyetine yerli, ecnebi, bir kısmı muhabir âzâdan mürekkeb bir güzel sanatlar talim ve terbiye encümeni verilmesi ne kadar temenni edilecek bir şeydir.

    Tanzimat, hattâ İkinci Mahmud devri yeniliği tercüme ile işe başlar. Fakat bir türlü tercüme işi uzun zaman halledilemez. Günün birinde devlet tercüme işine sahib çıktı. İçlerinde çok büyük ve mühimleri de bulunan bir kaç yüz eser dilimize çevrildi. Fakat birdenbire durdu. Hem de dil bakımından işin kıvamını az çok bulduğumuz bir zamanda. Ve yazık ki tam başlangıcında durdu. Daha ne Goethe, ne Balzac, ne Stendhal, ne Dostoievsky, ne Tolstoi, ne Dickens, ne on sekizinci asır İngiliz romanının şaheserleri, ne Moliere, ne Racine türkçede tam olarak okunamaz. Filozofların bir çoğu, bir çok içtimaiyatçılar, ana ilim kitapları, klâsik mâhiyette tarih ve sanat tarihi kitapları ise olduğu gibi duruyor.

    Orta münevver behemehal bir ecnebi dili öğrenmeye mecbur değildir. Ama kendi dilinde, onu dünya fikir hayatını takibden mahrum edemeyiz. Cemiyeti tutan, büyük sanatkârın, âlimin yetişmesine hizmet eden, hayata rengini veren bu kalabalık zümreyi yeter derecede beslemezsek binayı ayakta tutamayız. Gençlerimizin bir çok eksikliği umumî kültür seviyesinin düşkünlüğünden geliyor. Kaldı ki hakikaten yetişecek olanlar için dahi tercüme eser zarurîdir. Konya’da, Erzurum’da, Erzincan’da yetişen bir orta mektep talebesinin ecnebi dili öğrenmesini istemek imkânsızdır. İlk mütalaalar, şahsiyetin irsiyet kadar ehemmiyetli temelidir.

    Âli Paşa’yı Encümen-i Dâniş’i sessiz sedasız kapatmağa sevkeden sebep ne idi? Niçin Reşid Paşa gibi Auguste Comte’un dostu olacak kadar entellektüel bir adamın eliyle açılan Tanzimat olduğu yerde bocaladı? Osmanlı Darülfünunu neden 1908’e kadar bir türlü kurulamadı? Niçin o kadar hızla, şevkle başlayan hareketler hep yarıda kaldı? Ve neden onların yarıda kalması için Cevdet Paşa’nın tabiriyle «bahane» aradık?
    Bütün bu tereddütler, ilgalar, yeniden başlamalar, elindeki işin ortasında vazgeçmeler, sonra vazgeçilenin arkasından duyulan üzüntü ve pişmanlıklar, kültür ve sanat meselelerine, hayattaki yerini bir türlü verememekten, onların lüzumunu ve istiklâlini kabul etmemiş olmaktan ileri geliyor.

    Kaldı ki bu makalemizde biz sadece muayyen bir sahadakileri saydık. Halbuki bütün hayatımızda, sanayiimizde, İktisadî teşebbüslerimizde, cemiyetteki her kımıldanışta bu hal, bu devamsızlık müşahede edilir.
    Onları hep bir araya topladığımız zaman, tatbikata ait yanlışların, acele kararların payını ayırsak bile, bir medeniyet, bir kültür ve iç insan buhranının karşısında bulunduğumuzu, hattâ bu buhranın hayatımızda bir nevi ritim bile kurduğunu görürüz. O kadar ki, cemiyet meselelerini tetkike alışmış dikkatli bir göz, on sene sonra, nelerden vazgeçeceğimizi şimdiden kestirebilir.
    Fakat bu, bir başka makalenin mevzuudur.

    25 Ocak 1951
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Kaynak: Yaşadığım Gibi

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz