SUİKAST DÜZENLEYİP İNÖNÜ’YÜ ÖLDÜRECEKMİŞİZ!- AZİZ NESİN

SUİKAST

Bursa ovasına yavaştan bahar iniyor.
Ama Bursa’nın ilkbahar güneşi ısıtmıyor insanı. Artık soğuktan mı üşüyoruz böyle, yoksa besinsiz kaldık da ondan mı, bilemiyorum. İki sürgün arkadaşız. Kirayla kaldığımız evden çıktık mı, çarşı karakoluyla Setbaşı arasındaki asfalt yol üzerinde tir tir titreyerek gidip geliyoruz. Bahar güneşi sırtıma vurdukça, ısınacağıma, büsbütün üşüyorum.

Çarşı karakoluna her akşam gidip oradaki defteri imzalıyorum. Defteri Bursa’ya geldiğim gün bana aldırmışlardı. Beş-on sayfalık incecik bir defter. Mavi renkli, ince kapağının üstünde “Okul Defteri” yazısı basılı. Okul defteri, benim sürgün defterim oldu.
Ben karakola gidip imza veresiye, arkadaşım yolun üst başında beni bekliyor.

Bir akşam karakoldan çıktım. Arkadaşımın yanında birisi var. Yirmisinde var yok. İlkin, arkadaşımın bir tanıdığı sandım. Yanımıza sokulan, bizimle konuşan yok ama, besbelli bu genç bizim Bursa’ya neden gelmiş olduğumuzu bilmiyor. “Kim bu?” gibilerden arkadaşıma göz işareti yaptım. O da tek omzunu kaldırıp dudağını büzerek işaretle “bilmem” dedi.
Bizde de bir ürkeklik var. Yabancılarla konuşmaktan pek hoşlanmıyoruz. Neyin nesi olduğu bellisiz. İpli mi ipsiz mi, hırlı mı hırsız mı nereden bileceksin?.. Bir de yabancılarla tanıştın mı, artık işin yoksa başından geçenleri anlat dur…

Delikanlının, karşısındakinin ciğerini okumaya çalışan derin bir bakışı var. Kaşının birini kaldırmış öylece bizi süzüyor. Biz ona aldırmadan yürürken, bu esrarengiz yakışıklı delikanlı,
– Siz falanca değil misiniz? diye bana sordu.
– Evet, dedim.
Sonra arkadaşıma sordu. O da,
– Evet… dedi.
Demek, bizi tanıyan biri. Birlikte yürüyoruz.
Onunla tanışmamız işte böyle oldu. Buraya sürgün edilmişiz, bizim için de bisürü dedikodu çıkarılmış ya, bu delikanlı da bizi bir gizli örgütün şefleri sanıyor. Daha doğrusu onun gözünde, özellikle ben, Türkiye’ye dağılmış gizli çetelerin başıyım. Göğüsleri fişeklikle kaplı, bombalı komitacılar var buyruğumda.
Ne diyorsam anlatamıyorum delikanlıya.
– Tabii, diyor, sizin örgütünüz gizlidir. Siz yeraltı çalışması yaparsınız. Elbette, biz gizli çalışıyoruz diye açıklayacak değilsiniz ya… Tabii çalışmalarınızı gizli tutacaksınız. Ama ne olur, benden saklamayın, benden şüphelenmeyin… Ben de sizin örgütünüzde çalışmak istiyorum.

Yemin üstüne yemin ediyorum:
– Yok vallahi, billahi yok… Ne örgütü, ne yeraltısı bre kardeşim… Şu halimize baksana…
Bitürlü inanmıyor.
– Tabii, tabii… Elbet böyle giyineceksiniz ki, kimse sizden şüphe etmesin. Haklısınız. Ben sizi gayet iyi anlıyorum. Siz bana güvenemiyorsunuz.
Bir bela ki, anlatılır gibi değil… Sabah erkenden, çat kapı geliyor… Bir gün, iki gün, beş gün… Canımıza tak dedi ama, bişey de yapamıyoruz. Biz Bursa’da, doluya tutulup saçak altına sığınmış gibiyiz. Öyle bir ürkek halimiz var. Kimse yanımıza gelmez, kimse konuşmaz. Uzaktan bizi korkulu bakışlarla süzer dururlar. Herkes bize böyle baka baka, bize de bir ürkeklik gelmiş. İşte o duyguların etkisi altında delikanlıyı bitürlü, “Git başımızdan!” diye kovamıyoruz. Gider, biyerlerde bizim için olmadık sözler söyler, haydi başına yeni belalar al…

Her sabah erkenden geliyor. Biz de, onun geldiği sırada ekmekleri çaya batırıp kahvaltı ediyoruz.
Soruyor:
– Para alıyorsunuz değil mi?
– Ne parası?
– Dışardan para gelmiyor mu?
– Ne parası kardeşim?
– Canım gizli örgütü yönetmek için…
İçimden “Git işine!” diye bağırmak geliyor, ama yapamıyorum.
– Ne yediğimizi görmüyor musun? Parası olan böyle mi yer?
– Tabii tabii… diyor, böyle görüneceksiniz ki başkaları anlamasın.
Sabahları kapı çalındı mı, pencereden, gazete kâğıdından yapılma perdelerin aralığından bakıyoruz. O gelmişse kapıyı açmıyoruz. Ertesi sabah daha erken geliyor. Gitmez de… Çalar kapıyı, çalar kapıyı…

Onu istemeyişimizin asıl nedeni başka. Söylemesi ayıp ama söyleyelim. Bu delikanlı bizim yiyeceklerimize de ortak oluyor. Maşallah çok da iştahlı. Bizim dört günde yemek için ayırdığımız zeytini bir kahvaltıda silip süpürüyor. Biz kendimizi besleyemezken, bir de bu delikanlıyı besliyoruz. El kadar ekmek parçasını bir lokma yapıyor. Üstelik durup durup,
– Siz bana güvenmiyorsunuz… diyor.
– Neden güvenmeyelim?
– Güvenseniz gizli örgütte bana da görev verirsiniz.
İnsanı çat diye çatlatır.

Kapıyı açmıyoruz. O da durmadan çalıyor. Alt kattaki ev sahibi kadın kapı tokmağının gürültüsüne dayanamıyor, gidip bahçe kapısını açıyor.
Delikanlının geldiği bişey değil, bir daha da gitmiyor. Yapışık, bulaşık bişey… Öğle yemeğini de akşam yemeğini de onunla birlikte yemek zorunda kalıyoruz. Biz hangi gizli örgüttensek, o da kendini bizden sayıp küt diye soframıza oturuyor. Böylece o da kendini gizli örgütten sayıyor.

Gitsin de sonra yemeğimizi yiyelim diye bekliyoruz. Gitmez. Açlıktan baygınlıklar geliyor üstüme. Yok ki… Olsa, buyursun, o da yesin, ama yok… Atlatılır püsküllü belalardan değil. En sonunda, yine kendisi söylüyor:
– Acıktık yahu, yemek yemeyecek miyiz?
Bigünden bigüne de kendisinin bir kilo ekmek getirdiği yok. Nasıl olsa yeraltı örgütünden para geliyor.

Artık bu oğlana kızgınlığımız yavaş yavaş geçti. Ona alıştık bile…
Epiy zaman, işte böylece iki sürgün, bir de sürgün gönüllüsü, üç kişi biarada yaşadık.
Günlerden bigün İstanbul’dan biri geldi. Bursalıymış. Bir arkadaşımız bize, onunla bir paket yollamış. Paketi açtık ki, Allah… Bir kızarmış tavuk, bir kutu kuru baklava… Biz iştahla bunlara bakarken kapı çalındı. Ben tavukla baklavayı toparlayıp dolaba saklarken, ev sahibi kadın da kapıyı açtı. Oğlan merdivenden çıkıyor.
Arkadaşıma,
– Ben ona bu tavuktan yedirmem… dedim.
– Gitmez…
– Bir kolayını bulurum.
Geldi.
– Merhaba! dedi.
– Merhaba! dedik.
Durdu, dikkatle baktı:
– Sizde bişey var… dedi.
– Ne var?
– Bir haliniz var bugün. Nedir?
– Yok vallahi bişey…
– Var, var, benden saklıyorsunuz.
– Kör olayım yok.
– Siz bana güvenmiyorsunuz. Sizde bugün bir değişiklik var.
Ben tavukla baklavayı dolaba saklamışım, üstümüze gelip bastıracak diye nasıl şaşırmışım ki, bizdeki olağanüstülüğü çaktı.
Yok mok dedikse de yutmuyor. Şuradan, buradan konuşuyoruz. Benim aklım, hep tavukla baklavada, ağzım sulanıp duruyor. Ona da buyur desek, bize bişey düşmez. Ya Allah deyip girişti mi, nasıl olsa gizli örgütün malı diye, koca tavuğu dört lokmada göçürecek. Biz de kızarmış tavuğun kemiklerini sıyıracağız.
Bekleriz bekleriz, gitmez. Nerdeyse akşam olacak.
Durup durup,
– Bana güvenmiyorsunuz… diyor.
Durup durup,
– Bana örgütünüzde görev vermiyorsunuz… diyor.
Hay Allah, ne etsek de oğlanı başımızdan savsak?..
Belki onuncu kez,
– Sizin benden sakladığınız bişey var! dedi.
Gerçekten büyük bir gizli örgütün şefi pozunu takınarak,
– Evet arkadaş, dedim, senden gizlediğimiz bişey var.
Arkadaşım, gözleri büyümüş, bana baktı.
– Ama bugün sana herşeyi açıklayacağız.
Suratım asık, kaşlarım çatılmış, tok tok konuşuyorum:
– Bugüne kadar sana gizli örgütümüzde görev veremedik. Takdir edersin ki veremezdik. Çünkü şimdiye kadar örgütümüz seni kontrol ediyordu. Örgütümüzden aldığımız rapora göre, senin namuslu bir adam olduğunu öğrendik.
Gözlerinin içi güldü. Devam ettim:
– Artık sana güveniyoruz. Bugünden sonra örgütümüzün bir üyesi oldun.
– Teşekkür ederim, dedi.
– Bilirsin, yeraltı örgütü çok gizlidir. Sen yalnız bizimle temas edeceksin. Sana şimdi bir görev veriyorum.
Saçından tırnağa dikkat kesilmişti.
– Sana şimdi bir zarf vereceğim. Bu zarfı, Yeşil Caminin avlusundaki çınar var ya… O çınarın oyuğuna bırakacaksın. Arkana bakmadan dönüp geleceksin. Sakın zarfı açayım, zarfı bıraktıktan sonra arkana bakayım deme… Şakaya gelmez ha… Bu, yeraltı örgütü. Bunun ucunda ölüm var.
Sık sık Yeşil Caminin avlusuna gider, şadırvanın solundaki çınarın dibine otururduk. Onun için tarif ettiğim çınarın kovuğunu biliyordu.
– Ben zaten anlamıştım, dedi, hergün o çınara gidişimizden orda bişey olduğunu anlamıştım.
Sofadaki kitaplarımın arasından aldığım zarfa boş bir kâğıt koydum, kapadım, eline verdim.
– Haydi, durma, marş!.. Bu iş, saniye işi…
Zarfı aldı, uçtu.
Biz hemen sofrayı kurduk, tavuğa, baklavaya yumulduk. Hayatımda böyle neşeli bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Gülmekten gözlerimizden yaş geliyor, kahkahadan boğulacağız.
Sofrayı kaldırırken kapı çalındı. Gelmişti. Asker gibi,
– Tamam, dedi, yaptım!..
– Aferin!..
Tavukla baklavayı enaz iki gün idare edecektik.
O günden sonra kolayını aldım. Yemek saati geldi mi, bunun eline bir zarf tutuşturuyordum.
– Zarfı bırak gel, sakın arkana bakma!..
Böylece yemeğimizi onunla bölüşmekten kurtulmuştuk. Bigün de tutturdu:
– Bu mektupta neler yazılı?
– Söylenmez, gizli.
Elinden kurtulamıyoruz.
– Ne yazılı mektupta?
– Yahu, sır be… Sır söylenir mi?
Şeflerle temas ettiği için kendisini gizli örgütün üst kademesinden sayıyor. Onun için de öğrenecek. Ben işi büyükten alayım diye,
– Suikast, dedim, yakında bir suikast yapılacak da…
– Yoksa İnönü’yü mü öldüreceğiz? dedi.
– Onu ben de bilmiyorum.
Bigün yine zarfı bırakıp gelmişti. Yüzü sapsarıydı.
– Haber kötü… dedi.
Birden korktum.
– Ne var? dedim.
– Dün koyduğum zarf alınmamış, yerinde duruyor. Yoksa zarfı alacak olan yakalandı mı? Bizi ele verir mi?
Çınarın kovuğundaki zarfı ben akşamları gider alırdım. O zarfı almayı unutmuşum.
– Yoksa cevap mıydı, almalı mıydım?
Birlikte Yeşil’deki çınara gittik. Zarfların ikisi de yok. Birisi almış.
– Siz beni kandırıyorsunuz! dedi.
– O nasıl söz?
– Ben zaten şüpheleniyordum. Zarfı açtım, içinde boş kâğıt var.
– Ne? diye bağırdım, zarfı açtın öyle mi?.. Ulan zarf açılır mı? Gizli mürekkeple yazılmıştır o. Okunmaz. Ancak ilaca konur, öyle okunur.
İstanbul’a geldim. Ondan sonra çok şeyler geldi başıma. Aradan dört yıl geçti. Geçinebilmek için Levent’te bir kitapçı dükkânı açtım.
O sıralarda da Necip Fazıl günlük bir gazete çıkarıyor. Adı, Büyük Doğu. Büyük Doğu dergisini, günlük gazete yapmış. Ben de kitap satıp ekmek parası kazanmaya çalışıyorum ama, kazanamıyorum.
Dükkânımın bitişiğinde bir Rum pastacı var. Bir sabah gözleri korkudan büyümüş, dükkânıma geldi, elindeki gazeteyi uzattı:
– Bak vire, ne yazmis senin için?
Gazeteye baktım: Eyvah!.. İkinci sayfada üç sütun bir yazı. Yazan, o delikanlı.
Biz Bursa’da nasıl gizli örgüt kurmuşuz? Bu delikanlıyı nasıl iğfal edip yeraltı örgütünde kullanmışız. Nasıl suikast düzenleyip İnönü’yü öldürecekmişiz… Yazının sonunda: Devamı yarın…

Elim ayağım titredi. Bu tefrika on gün sürdü. On gün ölüp ölüp dirildim. Her sabah, polisler gelip beni tutuklayacaklar diye bekliyordum. O on gün içinde neler çektiğimi anlatamam.
Bereket versin, o sıralarda Demokrat Partinin ileri gelenleri, ilçe başkanları, belediye başkanları filan “İnönü’yü asmalı, kesmeli, sürmeli!..” diyorlardı. Öyle bir zamandı. Her nasıl oldu ise, o yazılar dikkati çekmedi.
Aradan yıllar geçti. Bigün Necip Fazıl’a,
– Yahu, o yazıları gazetene nasıl koydun? Beni mahvedebilirdin… dedim.
Yazıyı yazan delikanlı için,
– Bırak şunu canım… dedi.
Hep düşünürüm, bu yazılar gözden mi kaçtı? Ya bunlara önem verselerdi halim nice olurdu? Bütün gazeteler yazacaklardı: “Aziz Nesin, İnönü’yü öldürmek için gizli örgüt kurmuş…”
Ayıkla pirincin taşını… Ağır ceza mahkemesine mi giderdim, askeri mahkemeye mi? O çok ciddi mahkeme heyeti huzurunda anlatmaya çalışırdım:
– Sayın başkan, şunu arz etmek isterim ki, bu işin aslı kızarmış tavukla bir kutu kuru baklavadır. Kızarmış tavuğu kurtarmak için…
Evet anlatırdım, anlatırdım. Çok ciddi mahkeme heyeti anlar mıydı acaba?

Aziz Nesin
Bir Sürgünün Anıları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz