KADINLAR SADE’İN GÖZÜNDE HANGİ ÖLÇÜDE OYUNCAK OLMAKTAN KURTULMAKTADIR? – SIMONE DE BEAUVOIR

Kuramsal olarak en görkemli kıyıcılarmış gibi nice gösterilirlerse gösterilsinler, kadınlar aslında kurban doğmuş yaratıklardır, aşağılanmışlardır, gözü yaşlıdırlar, alay konusudurlar, edilgindirler. Yapıtlarındaki bütün kadın kişiler, aslında Sade’ın onlar için duyduğu nefret ve aşağılamaya yakın nitelikleri kuşanırlar. 

Normal olarak cinsel birleşmede, her iki tarafın da kendi etinde kendini mahvettiği o zevk, sevgilinin verdiği baş dönmesiyle oluşur. Özne, bilincinin yalnızlığında kapalı kalmışsa, bu coşkudan uzak kalacak, arkadaşıyla arasındaki bağlantıyı sadece simgelerle kuracaktır. Soğuk ve beyniyle ilgisini kesmemiş bir âşığın doymazlık içinde, sevgilisinin nasıl zevklendiğini gözleyeceği açıktır. Kendi şehvet durumuna ulaşması için başka bir çaresi bulunmadığından, zevki yaratanın kendisi olduğuna inanmak gereksinmesinde olacaktır. Sadik kişinin bu arayı, bu eksikliği tasarlamış bir zorbalıkla silmeye çalışacağı düşünülebilir. Sade zevki cezalandırmanın saldırgan bir edim olduğunu biliyor ve zorbalığı kimi zaman bu yöne kaydırıyor; ama yine de yeterli bulduğu yok onu. Bir kere, ortak bir şehvetin yarattığı bu bir çeşit eşitlik gibi şeyden çiğrinmektedir. Zevklenirken kullandığımız nesnelerin kendileri de bir zevk duyuyorlarsa bizden çok kendileriyle uğraşıyorlar demektir. Bu durum bizim zevklenmeden aldığımız payı giderek rahatsız edecektir. Kendisiyle birlikte başkasının da zevk aldığı fikri, kişiyi, zorbalığın doğuracağı anlatılmaz çekicilikleri zararlandıran bir çeşit eşitliğe sürükler. Bir yerde de bu konudaki fikrini daha kestirme yoldan anlatmaktadır: Bölüşülen her zevk azalmaya başlar. Ona göre hoş duygular yumuşak ve tehlikesiz oluyor; oysa ten, en dramatik biçimin etini ancak kan akıtıcı olarak, mahvedici olarak hazırlayabilir. Hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken daha keskin olsun: izlenimlerine tam güvenilebilir acının. Uygulanan acılar arasında benim de et kemik haline gelmem için, karşımdakinin edilgin durumunda kendine özgü koşulları görmem, tanımam gerekir. Öyleyse bir özgürlük ve bir bilinç söz konusu, oluyor. Hiçbir şeyle duygulanmayan cansız bir nesne karşısında ise, zevk düşkünü, hiç sevinç duymayacaktır. Bu bakımdan kıyıcının mutluluğu adına, kurbanın inlemeleri, burulmaları, yakınmaları da pek gereklidir. Sözgelimi Verneuil, cinsel birleşme sırasında kadınının başına, çığlıkların daha yüksek perdeden çıkmasına yarayan, takke gibi bir şey koyuyor, neden bu? Şundan: İşkence işlemi uygulanmış nesne, buna karşı koymak isterken kendi durumunu, kıyıcının hesabına, doğruluyor. Kıyıcı da zihnin ve ilkin yadsınmış olan etin bu bileşimiyle, ulaşacağı tada ulaşıyor.

Burada güdülen amaç, kendinden sıyrılırken aynı zamanda yabancı varlıkların gerçeğini yakalamaktan ibaretse başka bir yolu daha var bunun: Kendi canını başkalarına yaktırmak. Sade bunu bilmezlerden değildi elbet; Marsilya’da taşıdığı sopalar, kayışlar birilerini dövmek, kırbaçlamak için olduğu kadar, kendini dövdürmek, kırbaçlatmak içindi de. Sade’ın evinde en basit işlemlerden biriydi bu. Yarattığı bütün kişiler de kıvançla kırbaçlatırlar kendilerini: Bugün kimse kırbaçlamanın, şehvetin aşırılıklarıyla sönmüş gücü tazelemek gibi büyük bir erdem taşıdığını yadsıyamaz. Sade’ın edilginliğini anlatan başka bir yol daha var; Marsilya’da, daha çok iş için yetiştirildiği anlaşılan uşağı Latour’a kendini aştırmıştır; kişileri de derin bir istekle sodomizmi uygularlar; zaten Sade açık ve canlı deyimlerle etkin ve edilgin sodomiyi uygulayarak zevkin uç noktasına varılabileceğini açıklamaktadır. Başka hiçbir sapıklığını böyle istekle söz konusu etmemiştir, sertlik tutkusunu bile.

Şimdi insanları kesin yerlere oturtmayı sevenlerin aklına hemeninden iki soru gelecek: Sade bir sodumcu muydu yani? Temelde mazoşist bir eğilim taşıyor muydu? Önce sodomculuğu ele alalım; kendi fizik görünüşü, uşaklarının oynadığı rol, La Coste şatosunda cahil ama güzel delikanlının kâtip olarak bulunduruluşu, yazılarında bu konuya verdiği büyük önem ve onu savunurken takındığı ateşli tavır, her şey, Sade’ın cinselliğinin temel öğelerinden biri olduğunu doğrulamaktadır. Gerçi yapıtlarında olduğu gibi hayatında da kadınların büyük rolleri olmuştur; Beauvoisin’le, daha önemsiz başka metreslerle aşşlanmıştır; baldızını baştan çıkarmıştır, La Coste şatosuna birçok genç kız, güzel kadın toplamıştır; Matmazel Rousset ile kırıştırmış, ömrünün son günlerini Madam Quesnet’nin bitişiğinde geçirmiştir; gerçi bütün bunları toplumun koyduğu ve kendisini Madam Sade’a bağlayan bağları hiçleyerek kendi yarattığı biçimler içinde yapmıştır; ama o kadınlarla ilgileri ne cinstendi acaba? Cinsel tavırları konusunda elimizde bulunan iki belgenin ikisinde de Sade’ın, zevk ortağı kadınlarla normal olarak birleştiği görülmüyor; Rose Keller olayında, Sade kadını kamçılayarak açlığını gidermiştir, hiç dokunmamıştır ona; Marsilyalı kıza ise, uşağıyla, onunla olmazsa kendisiyle birleşmeyi önermiştir; kız reddedince kendisi uşağıyla birleşirken berikini şöyle bir iki kez ellemekle yetinmiştir. Romanlarındaki kişilerin kız bozmaktan hoşlandıklarına tanık oluyoruz: Kanlı ve kutsallığa saygısız nitelikte olan bu cabbar davranış Sade’ın düş dünyasını çelmektedir. Yine de Sade’ın kişileri bir bakireyle ilk yattıklarında bile, kanını akıtacakları yerde onunla bir oğlanmış gibi birleşmeyi severler. Hatta bunlardan bazıları kadınların “ön”leri için derin bir iğrenme duygusu beslerler; bazılarının ise daha seçken (eclecticjue) oldukları görülür; yine de seçtikleri biçim belirlidir; kadının, Binbir Gece Masalları’nda onca güzellenen bu organını Sade hiç övmemiştir; karılarına normal biçimde yanaşan zavallı efemine’leri sadece hor görmüştür. Gerçi Madam Sade’dan çocukları olmuştur, ama bunun hangi koşullarda meydana geldiğini yukarıda anlatmıştık. La Coste şatosundaki garip hayatı göz önüne getirirsek, Nanon’u mutlaka Sade’ın gebe bıraktığı kanısında üsteleyebilir miyiz? Elbet romanlarındaki usta pederaslara uygulattırdığı fikirleri Sade’ın hayatına bağlamamız gerekmez; ancak Sodomun Günleri’nde zevk konusunda papaza söylettiği sözler bir itiraf olarak alınabilmek bakımından kendi yüreğine oldukça yakın bir belgedir. Papaz bir yerde şöyle konuşur: Oğlan, kızdan çok daha iyidir; oğlanı, hemen her zaman zevkin gerçek tadı olan kötü açısından düşünün; kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size. Ve bu andan sonra şehvet iki katına yükselecektir. Sade, gerçi bir mektubunda karısına karşı tek haksızlığının kadınları çok sevmek olduğunu da yazmıştır; ancak bunu karısına karşı resmi ve ikiyüzlü bir gösteri olarak kabul etmeliyizdir. Hatta kitaplarında kadınlara verdiği önemli rolleri romanesk bir dialektiğin gereği olarak düşünmek gerekir: Kötülük, onların binlerce yıldır yumuşaklığa alışmış cinsellikleri yanında büyük bir karşıtlık yaratıyor; kadın suç işleyerek kendi doğal bayağılığını aştığı zaman, cesur bir yüreğin atılımlarına hiçbir durumun set çekemeyeceği gerçeğini erkeğe göre çok daha iyi bir şekilde anlatabilmektedir. Ama şu da var: Kuramsal olarak en görkemli kıyıcılarmış gibi nice gösterilirlerse gösterilsinler, kadınlar aslında kurban doğmuş yaratıklardır, aşağılanmışlardır, gözü yaşlıdırlar, alay konusudurlar, edilgindirler.

Yapıtlarındaki bütün kadın kişiler, aslında Sade’ın onlar için duyduğu nefret ve aşağılamaya yakın nitelikleri kuşanırlar. Kadınlara duyduğu nefret annesinden mi geliyor? İkinci bir soru var, o da önemli: Yoksa Sade, kadını kendisinin bir tamamlayıcısı olarak değil de bir yedeği, bir kopyası olarak gördüğü ve ondan hiçbir şey anlamadığım sandığı için mi bu nefreti besliyor? Dikkat edilirse yarattığı büyük kadın caniler öbür kişilerden daha canlı, daha diri çizilmişlerdir. Bu yalnız estetik kaygılardan değil, böyle tiplerin kendine yakın olması gerçeğinden doğmaktadır. Onun, Justine tipinde kendini bulduğu ötedenberi ileri sürülür; ben hiç bu kanıda değilim; bence ablasıyla aynı işlemler karşısında bırakılan Juliette’in kibrinde ve zevk tutumunda Sade daha çok vardır. Sade bir yerde kendini kadınmış gibi görmekte ve kadınların istediği şekilde erkekleşemediklerinden yakınmaktadır. Erkekleşebilmek.., bu eyleme en çok giren, en garip kişisi Durand’dır; Sade bu kadına dev bir klitoris kazandırmış ve cinsel açıdan bir erkek gibi işlemde bulunabilme yeteneği vermiştir.

“Hiçbir tutku yoktur ki oburluk ve sarhoşluk kadar şehvete yakın olabilsin”

Kadınlar Sade’in gözünde hangi ölçüde oyuncak olmaktan kurtulmaktadır? Kestirmek pek olası değil. Yalnız, cinselliğinin önden çok arkada toplanması konumuza ışık tutacak önemli bir noktadır. Sade’in paraya bağlılığı da bunu destekliyor; terekelerden mal kaçırma olayları hayatında çok büyük bir yer tutar; hırsızlığa cinsellik kazandırmıştır yapıtlarında; anımsanması bile kişilerini orgazma iten bir öğedir hırsızlık. Hırsın Freud’cu yorumu bir yana itilirse, Sade’ın sık sık denediği pislik-yiyicilik (Coprophilie) dupduru bir olay olarak beliriyor. Marsilya olayında genç bir kıza “duyarlığında fırtınalar yaratacağını” söyleyerek tabletler vermiştir yemesi için; ama özlediği sonucu tam olarak almak zevkini tadamamıştır; yine kendini anlatmak için kaleme aldığı iki fantezi’de ağırlık noktası olarak oburluk ve kıyıcılık niteliklerini alması da ilginçtir. Bu konuda nereye kadar gidebilmiştir Sade? Marsilya’daki avare hayatla Sodome’un Günleri’nde rastladığımız çirkin şölenler arasında dünyalar kadar ara var; ama bu şölenleri, özellikle hazırlık bölümlerini öyle titizlikle anlatmaktadır ki bunların soğuk ve sistematik uydurular değil de yaşanmış şeyler olduğuna inanacağımız tutar neredeyse. Öte yandan cezaevindeyken kazandığı aşırı ve olağanüstü oburluk sadece yalnızlığım özetliyor değil. Mide-bağırsak işlevleriyle (gastro-intestinal) cinsel işlevler arasında ilkel, ufak bir eşdeğerlik bağlantısı varsa, yeme düşkünlüğü cinsel duyarlığın bir yerde yerine geçebilmektedir. Sade’da da kuşkusuz bu böyle olmuştur. Sade cinsel şöleni beslenme şölenine sıkı sıkıya bağlıyor: Hiçbir tutku yoktur ki oburluk ve sarhoşluk kadar şehvete yakın olabilsin, ona bitişebilsin. Böyle diyor. Bu bağlantı onu yamyamlığa kadar götürmüştür: spermaları ve bedendeki kirleri yutmak… bunlar nesneyi yok ederek isteği karşılamaktan, doyurmaktan başka bir şey değil. Zevklenmede bir noktadan sonra cinsel alışverişlermiş, vücudunu adamakmış, karşılıklı durumlarmış para etmemeye başlıyor: Bu bakımdan Sade’ın zorbalığı, uranlığı, kendinde eritemediği şeyi yok etmeye yönelen bir çeşit pintilik, bir çeşit bencil davranış oluyor.

Simone De Beauvoir: Sade’ı öldürüp, son isteklerinden sadece birine uydular

Onun pislik-yiyiciliğinde bir başka anlam da var: O ki şehvetli bir- işlemde tadı yaratan kirli ve pis şeylerdir, öyleyse daha kirli, daha pis olan şeyler tadı daha çok yaratacaklardır. Cinsel çekiciliği doğuran en güçlü öğeler arasında Sade, yaşlılığı, çirkinliği, pis kokuyu sayar. Bayağılık ve çirkinlikle erotizm arasında kurduğu bu bağ, kıyıcılık öğesi kadar köklüdür. Kendisini ikisinde de aynı şekilde özetler. Güzellik çok basittir; bilinci yalnızlığından, bedeni kayıtsızlığından sıyıramayan entelektüel bir yargıyla kavranır; çirkinlik ise aşağılanır. Çirkefe dadanmış kimse, yaralayan ya da birine kendini yaralattıran bir adam gibi, etinde yaşamaktadır; o aşağılanma duygusu aklı yutan, tek tek bireyleri birleştiren bir uçurum haline gelmekte ve Sade sadece işte böyle dövülmüş, içine girilmiş, kanı akıtılmış olarak usandırıcı varlığının ötesine geçmekte, ondan kurtulmaktadır.

Yine de kelimenin geniş anlamıyla mazoşist diyemeyiz ona; bir kadının tutsağı olmuş erkeklerle acı acı alay eder: Onları zincirlere bağlı aşağılık zevklerine terkediyorum. Oysa Doğa aynı zincirleri başkalarına takma hakkı tanımıştı onlara. Terkediyorum, atlasınlar bakalım bayağılığın çayırlarında. Mazoşistin evreni büyülü bir evrendir; bunun için mazoşist her zaman fetişist bir planda görülecektir; ayakkabı, kürk, kırbaç gibi nesneler bu evreni eşyaya dönüştüren niteliklerle yüklüdürler. Sonuçta mazoşistin aradığı da bu olmaktadır: Cansız nesne haline gelerek kendini yok etmek. Sade’ın dünyası ise temelde pratik ve usa dayanan bir görünümdedir; zevklerini yüklenen bütün nesneler (insan olsun, madde olsun) gizlilik taşımayan araçlardır onda. Bayağılığa sığınmada, aşağılanmada kibirli bir hile görmektedir. Sözgelimi Saint-Fond’a şunları söyletir: Bazı ahlak dışı edimlerin aşağılanması kendim beğenmişliğin gizlenmesine yarar. Zaten Sade da zevk düşkününden, sefihten söz ederken kendisine zulümler ederek dadanmanızdan hoşlanan, eğlenen, tadlar çıkaran ve böyle davranılmaya lâyık olmadığını sanan kimseleri ıralayan bir aşağılık halinden söz eder. Bununla birlikte bu iki tavır arasında içten bir yakınlık var; mazoşist kendisini yok etmek istiyorsa, bu, birlikte eridiğini sandığı o nesne yönünden büyülenmek içindir; ve bu yoldaki çabası onu kendi özelliğine götürmektedir. Arkadaşından kendisine acı vermesini istemek aynı zamanda ona hâkim de olmakta değil midir acaba? Kendi aşağılanmışlık gösterileri ve katlandığı işkenceler, karşısındaki için de aşağılanma ve işkence olmuyor mu? Tersten alırsak, kıyıcı, arkadaşının kanını akıtırken, onda yaralar açarken kendi de yaralanıyor, kanıyor. Uyguladığı acıların nedenini kendinde arayarak, kıyıcı da, eline geçirdiği araç, daha doğrusu nesne kadar o edilgin duruma katılmaktadır. Şu halde bu iki yönsemeyi Sade’cı mazoşizm (Sadomasochisme) adı altında birleştirebiliriz galiba. Yine de deyimin genelliğine karşın, aslında her iki yönsemenin de büyük ayrımlar taşıdığını unutmamalıdır. Sade, Sacher-Masoch değildir. Sade’ın davranışını ıralayan öğe daha çok, bedenin türküsünü etin içinde kaybolmaksızın yaratmaya dönük bir irade gerilimi olmaktadır. Marsilya olayında kendini kamçılattırmıştır, ama zaman zaman şömineye doğru seğirterek yediği darbelerin sayısını bıçakla bir boru üstüne çetelelemeyi de ihmal etmemiştir. Yani aşağılanma onda hemen bir böbürlenme duygusuna dönüşmektedir. Uşağıyla birleşirken aynı zamanda bir kızı kamçıladığını da anımsayalım. Hele bu tutum onun en sevdiği yöntemlerden biridir; kendisine saldırılıp işkence edilirken onun da o sırada zavallı bir kurbancıya saldırıyor, acı çektiriyor olması hali.

“Suç şehvetin temel taşıdır”

Basit veriler olarak düşünmekle yetinildiğinde Sade’ın garipliklerinin anlamının da, kapsamının da yanlış değerlendirileceğini söylemiştim. Bunların her zaman töresel bir anlamla yüklü olduklarını gözden uzak tutmamak gerekir. 1763 rezaletinden sonra Sade’ın erotizmi artık sadece bireysel bir tavır olmaktan çıkıyor, aynı zamanda topluma karşı bir meydan okuma haline geliyor. Yapıtlarında ilkelerini zevklerinden nasıl çıkardığını anlatmıştır: Bu ilkeleri, bu zevkleri ben bağnazlığa kadar götürdüm, diyor, bağnazlık benim tiranlarımın zulüm yapıtlarıdır, diyor. Bütün cinsel çabaları yöneten yüksek etken, kendini suçlu görmek isteği, ya da niyetidir: İster öldür, ister kan akıt, asıl olan kötüyü yaratmak.
Sade için cinsel birleşme bir kıyıcılık, bir felaket, bir kusur olmuş ve birikmiş bir hınçla ondan hep kötüyü, karayı, suçu beklemiştir. O ki, toplum, zevklerinde suç bulmak için Doğayla birleşiyor, öyleyse o da suçun kendisinden zevkler yaratacaktır. Suç şehvetin temel taşıdır. Suçla yanyana yürümeyen zevk zevk midir yani? Bizi asıl uyaran karşımızdaki zevk nesnesi değil, kötülük fikridir. Güzel bir kadına kıyarken, onu alaya alırken duyduğumuz tadda bize sunulmuş nesnelerin kutsallık tanımaz, ya da değerlere saldırır tutumunu gözlerken aldığımız tad kısmı önemli. Rose Kelleri kamçılamak için Pâques gününü seçmesi bir rastlantı olmadığı gibi ona o günlerde cinsel geriliminin en uç noktasına ulaştığını söylemesi de üstünde durulacak bir konudur. Sade’a göre hiçbir cinsel etken iyi’ye meydan okuma kadar güçlü olamaz: Büyük suçlar işlerken beslediğimiz istekler, küçük suçlar işlerkenkilerden her zaman daha büyük, daha önüne geçilmezdirler. Sade, kendini suçlu görmek için mi kötüye dadanıyor? Ya da kötüyü yüklenerek mi suçluluğundan kaçmak istiyor? Davranışlarını bu iki noktanın birinden birine indirgemek, onun bizde beliren anlamını sakatlamak olacak. O ne bayağılığın rahat havasında, ne de düşüncesiz bir küstahlık ortamında tünüyor. Sade’da asıl olan bir kötü niyet halinde acı bir kibirle dursuz duraksız parıldamaktır.

Sade’ın kıyıcılığını ve mazoşizminin kapsamını sezdik sanırım. Sonradan çarçabuk ufalanan sert bir mizaca ve patolojik sayılabilir bir ruhsal soyutlanmaya (isolisme) yönelen bu adam, uğradığı, ya da yüklendiği kederler arasında acının yerine konulabilecek bir şey aramıştır. Kıyıcılığının çok karmaşık bir anlamı var. Bir kere, cinsel birleşmeyi birdenbire ve en uç noktada tamamlayan bir nitelik kazanıyor; özneyle nesne arasındaki temel ayrılığı doğruluyor; kendisinde tam anlamıyla yoğrulamayan şeyin kıskanç bir edimle yok edilmesi amacına yöneliyor; orgazmı ve sonuçlarını halelendirmekten çok kuramsal bir biçimde önceden uyarmaya yarıyor: Kısaca kıyıcılık, karşımızdaki et-bilinç birimini kavraması ve kendimizde yankılandırmamızı olası kılıyor. Sonunda onunla, doğanın ve toplumun erotizme tanıdığı suçlu niteliğe rahatça girilebiliyor. Öte yandan Sade kendini aştırarak, kamçılattırarak, kanını akıttırarak, bedenini edilgin bir et halinde de algılamış oluyor; kendi kendini cezalandırmak isteğini doyuruyor; varlığını adamış bulunduğu suçluluğu yaşıyor; sonra birdenbire bir meydan okuma ile aşağılanmışlıktan gurura dönüyor. Tam bir sadik sahnede birey kötüyü kavrayarak, üstlenerek varlığını çözer, öçle kusuru bir arada eritir ve elde ettiği sonucu gurura dönüştürür.

Simone De Beauvoir
Kaynak: Sade’ı Yakmalı Mı?
Çeviren: Cemal Süreya | Yapı Kredi Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz