ALBERT CARACO: DÜZEN, BÜTÜNLÜKLÜ BAKANI DEĞİL ECİŞ BÜCÜŞLERİ, UYURGEZERLERİ TERCİH EDİYOR

    KAOS’UN KUTSAL KİTABI: KENDİMİZİ ALDATMAK NEYE YARAR? 

    İnsanlar ölüm dışında çare olmadığını anladıklarında, kendi kendilerini öldürmek zorunda bırakmadıkları için kendi katillerini kutsayacaklardır. Bizim bütün sorunlarımız çözümsüz olduğundan ve çözemediğimiz sorunlara sürekli yenileri eklendiğinden, içinde tükendiğimiz yaşama öfkesinin yok olması ve bana bu dönemlerin utancı gibi gelen canice iyimserliğin yerini bunaltının alması gerekecektir. Çünkü zengin ülkelerin refahı, dünya mutlak bir felakete gömülürken, sonsuza dek sürecek değildir ve dünyayı bu felaketten çekip çıkarmak için çok geç olduğundan, zengin ülkelerin yoksulları yok etmek ya da kendilerinin de yoksul olması dışında bir tercihi olamayacaktır, onlar da kaostan ve ölümden kaçamayacaklardır; tabii eğer en barbar çözümde karar kılmamışlarsa… Böylece, neye kalkışılırsa kalkışılsın, sonu yalnızca dehşete varacaktır, ve araçların ruhu bize iletilmediğinden, İkarus’un peşinden bizim de düşeceğimiz ya da Phaeton’la birlikte uçuruma yuvarlanacağımız kesindir; bilimin geleceğine artık inanmıyorum, insanın mutasyonu ikili bir kâbus olduğundan, bizim soyumuzdan gelenler de bizim yok olduğumuz kaosa ve ölüme kavuşacaklardır.

    Dünya çirkin, giderek daha da çirkinleşecek, ormanlar balta darbeleriyle yok oluyor, her yandan şehirler her şeyi yutarak yükseliyorlar, çöller her yerde yayılıyor, çöller de insanın eseri. Toprağın ölümü şehirlerin uzağa yansıyan gölgesidir, şimdi buna suyun ölümü de ekleniyor, sırada havanın ölümü var, ama dördüncü element olan ateş, diğerlerinin intikamını almak için varlığını sürdürecek; bizler, sıramız geldiğinde, ateşle öleceğiz. Evrensel ölüme doğru ilerliyoruz, en bilgili ve görgülü olanlar bunun farkındalar, insan eserlerinin zincirinden boşalttığı bu musibetlere çare olmadığını onlar biliyor, uçarı varlıklar arasında trajik bir halleri var onların, gevezelerin ortasında sessizliklerini koruyorlar, gevezelerin vaat ettiği şeyi uçarıların ummasına izin veriyorlar, ne uçarıları uyarmaya kalkışıyorlar ne de gevezelerin aklını karıştırmaya, dünyayı yok olmaya layık görüyorlar, bizden ancak yıkım pahasına uzak tutulabilecek olan mutlak dehşet ile kusursuz çirkinlik içindeki bu serpilip gelişmedense felaketi tercih edilir buluyorlar. Olsun artık şu yıkım ve tamamlansın yok olup gitme! Tekrar tekrar başlayan bir kavrukluk ve başarısızlık içinde hayatta kalmaktansa telafisi imkânsız olan şeyi tercih ederiz biz.

    Her şey parçalanıp birbirinden ayrılıyor, edinilmiş kabul ettiğimiz kavramlar çözülüyor, büyük sarsıntının müjdesi geliyor ve babalarımızın kullandığı enstrümanları kırıyoruz hepimiz. Sansürün egemen olduğu ülkelerde gerçekliği inkâr etmekten helâk olunuyor; sansürün kalktığı ülkelerde herkes aklına geleni söylüyor. Farklılık önemsiz gelebilir, çünkü yalan söylemek ile kendini yitirmek aynı anlama geliyor ve yalan söyleyenlerin de günün birinde kendini yitirenlere katılacakları varsayılır. Esin perileri yeryüzünü terk etti, güzel sanatlar öleli kaç kuşak oldu, dalavereciler alanı boş buluyor, daha inanılmazı asla yaşanmadı, ama en üzüntü veren şey onların dalaverelerine karşı duranların bile bize hiçbir şey önermemeleri, boş laflardan başka bir şey etmemeleridir. Şehirlerimiz birer kâbusa döndü, şehirliler termitlere benziyor artık, her inşa edilen şey iğrenç çirkinlikte, biz artık tapmaklar, saraylar ya da mezarlar, zafer alanları ya da amfiteatrlar inşa etmeyi bilmiyoruz. Her adımda gözümüze hakaret ediliyor, kulağımız sağıra çevriliyor ve koku duyumuz umutsuzluğa kapılıyor, yakında kendimize, düzen neye yarar diye sorar hale geleceğiz.

    On bin fersah bizi bir adım bile ilerletmeyecek, dünya giderek aynılaşıyor, felaket farkıyla, uluslar arasına biraz fark koyan o. Yolculuk etmek neye yarar? Kaçmak neye yarar? Burada bıraktığımız her şeyi orda tekrar bulacağız, hapishane kendi üzerine kapanıyor, bizim buradan ancak ölümüz çıkar; ne ay ne gezegenler yaşanabilir gibi. Çok sayıda cehennemin bulunduğu, hem alevlerin hem de buzların cehenneminin bulunduğu göğün iyiliğine inanmak mıdır artık tek çare? Hayatın bir gölge-fenomenden ve insanın da kazadan başka bir şey olmadığı bu bilinçdışı yaratılış nedir? Binlerce başarısızlık binlerce can çekişmenin habercisiyken tek bir başarının görüldüğü bu doğal düzen nedir? İyi, Güzel, Doğru ve hoş olarak değerlendirdiğimiz şeyler, -heyhat!- hayali bir Tanrı’nın yansısı değildir, bunlar bizim içimizde, yalnızca bizden yola çıkarak doğan şeylerdir, bunların ne modelini ne amacını başka bir yerde aramalıyız, bunlar bizzat bizim yetkinliğimizin meyvesidir, aynı zamanda insanların eşit olamayacağının, kaosun imgesinden yapılmış ve daima yok olmaya layık yitik kitle ile ışığın ve düzenin barındığı seçilmişler arasında bir uçurum olduğunun da kanıtıdırlar.

    Bilginlerimiz dünyayı pahalı oyuncaklarla dolduruyorlar, onlar, doğayı bozarak, ona tecavüz ederek oyun oynayan koca oğlanlardır ve kimi zaman onlara hak etmedikleri halde hayran oluyoruz, çünkü onların bize verdiği hizmetler giderek daha sorunlu bir hal alıyor. Herhangi bir keşfin bizi nereye götüreceğini kimse öngöremez, bu keşifler insan soyunun değil Kaderin ilerlediği yollardır, kaynak ellerimizin arasından çıkıyor olsa da nehrin akışına hakim değiliz, dünya yeniden bilinemez oluyor ve bizler, felaket değil mucize bekleyen sıradan insanların umudunu kırma pahasına da olsa bunu kabul edemiyoruz. Dünyayı yeniden düzene koymak artık imkânsız, dünya paramparça, daimi bir değişim bunca civcivliyken sentezi hayal edecek halimiz yok, yalnızca yöntemli bir geri çekilme amacıyla hareketi durdurmak gerekiyor: Oysa bizi sürükleyen akıntıyı durdurabilecek kadar hakim değiliz, en bilgili insanlar artık çok geç olduğunun yıllardır farkındalar, biz kaosa gidiyoruz, ölüme gidiyoruz, tüm Tarih’in en büyük felaketini hazırlıyoruz, Tarih’i sonlandıracak olan felaket bu; hayatta kalanlar yüzyıllar boyunca bunun damgasını taşıyacaklar.

    Böceklerle dolu bir dünyadan nefret ediyoruz, bu böceklerin insan olduğuna yemin edenler yalan söylüyorlar: Yitik kitle asla insanlardan değil, dışlanmışlardan, cehennemliklerden oluşmuştur. Ne zamandan beri benim komşum spermatik bir otomat oldu? Komşumun böyle olması şartsa eğer, komşumun var olmadığını ve benim görevimin hiçbir biçimde ona benzememek olduğunu söylüyorum. Merhamet bir aldatmacadır, bana merhamet öğretenler benim düşmanlarımdır, merhamet böceklerle dolu bir dünyayı kurtarmaz, onların tek bildiği bu dünyayı yiyip bitirmek ve kendi pislikleriyle, çer çöpleriyle kirletmektir: Ne onlara yardım etmeliyiz ne de onları kırıp geçiren hastalıkları önlemeye çalışmalıyız, bu hastalıklardan ne kadar çok kişi ölürse bizim için o kadar iyi olur, çünkü biz onların kökünü kazımak zorunda kalıyoruz. Barbar bir geleceğin kapısındayız ve bu gelecek kadar ölçüsüz olabilmek, onun tutarsızlığına direnebilmek için onun barbarlığıyla silahlanmamız gerekir, ya varlığımızı sürdüreceğiz ya feragat edeceğiz, ya egemen olacağız ya serbest bırakacağız, yarın vuracak olanlara biz bugün vurmalıyız, oyunun kuralı budur ve bize yakaranlar, bir süre sonra bunu unuttuğumuz için bizi cezalandıracaklardır.

    Kendimizi aldatmak neye yarar? Acımasız olacağız, toprağımız ve suyumuz olmayacak, belki havamız da olmayacak ve varlığımızı sürdürmek için kendimizi yok edeceğiz, sonunda birbirimizi yiyeceğiz ve bizim tinsellerimiz de bu barbarlıkta bize eşlik edecekler, tanrı-yiyiciydik insan-yiyici olacağız, böylece biraz daha tamamlanmış olacağız. Dinlerimizin içindeki barbarlığı o zaman açık seçik göreceğiz; koşulsuz buyruklarımızın cisimleşmesi ve dogmalarımızın gerçek varlığı olacak bu barbarlık, ürkütücü gizlerimizin vahyi ve ceza yasalarımızdan yedi kat daha gayri insani olan efsanelerimizin uygulanışı olacaktır. Sanatlar bu uğursuz ve kanlı dehşetleri bizden gizliyordu, yarın bu dehşeti tüm çıplaklığı içinde tadacağız, onlarla öleceğiz, hayatta kalan bir avuç insan ise onları güvenilir kılan ve sürdüren canavarlarla birlikte yasaklayacak bu dehşetleri. Geleneklerimizin yanında en canice yöntemlerimiz nedir ki? Kendimizden çok bağlı kaldığımız bu gelenekler, artık onlarla boy ölçüşebilecek ve her şey tüketilebilsin diye ilk kez bizi kusmaya zorlayacak imkânlarla karşılaşırlar.

    Zamanın sonundayız ve bu nedenle her şey çözülüyor, geleceğimiz kargaşayı çoğaltarak başlıyor; Tarih’ten aldığımız ders, değişimin bir bedeli olduğudur, olabilecek en yüksek bedel ise başkalaşımın bedelidir; oysa, başkalaşım geçiriyoruz, hem de kendimize rağmen, ne olacağımızı da bilmiyoruz, bizi tanımlamaya yarayan sözcükler yarı yolda bırakıyor. Biçimler açılıyor ve içerikler kaçıyor, ağırlıklara ve ölçülere hile karıştı, en bilgili insanların bile yargısına güven olmuyor artık ve niteliksizlik zafer kazanıyor, hem de ona değer veren dalaverecilerle birlikte, hiç cezalandırılmadan. Dillerimiz yozlaşıyor, en güzel diller çirkinleşiyor, en iyi işitilenleri anlaşılmaz oluyor, şiir öldü, düzyazı kaos ile yavanlık arasında seçim yapma durumunda. Sanatlar yok olalı kaç kuşak geçti, en ünlü sanatçılarımız gelecekte küçümsenecek hokkabazlara benziyorlar. Ne bir şey inşa etmeyi biliyoruz ne heykel yapmayı ne de resmi; müziğimiz bir iğrençlik, bu nedenle eski anıtları yıkmak yerine restore ediyoruz ve bu nedenle bütün üslupların koruyucusu kesiliyoruz -güçsüzlüğümüzün iki kez itirafı.

    Üslupların eşzamanlılığı biçimlerin karışıklığına eklendiğinden, çağımız her şeyi seçmek istedi, bu nedenle biz hiçbir şey bulamadık, tıpkı can çekişenlere benziyoruz, tüm Tarih bize açılıyor, bizim güçsüzlüğümüzü bize tükettiriyor. Aslında, tam da kendi gücümüze çok güvenirken can çekişir bulduk kendimizi, çünkü kendinin farkına varamayan bir gücün sonu kaostur. Gelecek çiledir bizim için, ve bizi harekete geçiren öfkeye rağmen, tutarlılık yokluğu herhangi bir şeye varmamızı engelleyecektir, nihayetinde biz bu çemberin içinde dönüp duruyoruz, bizden daha özgür zihinsel içeriklere av oluyoruz. Biz zaten kaybettik, sentez fikrinden vazgeçerek sonunda düzenle tutarsızlığın uyumunu varsayar hale geldik, bozguna uğradıktan sonra rahat rahat hayatta kalabileceğimizi hayal ediyoruz, paramparçayız ve ilk sınavda bunu öğreneceğiz, bir daha kendimize gelemeyeceğiz, dehşet kapıda, dile getirilebilir bir dehşet değil bu; geride, kavrayamayacağımız zaman dışı öğe kalacak bir tek ayakta. Çünkü biz eserlerimizle birlikte ve eserlerimiz aracılığıyla öleceğiz.

    Evrene dair bir ölüm şarkısı yükseliyor dudaklarımdan, içinde yaşadığımız dünyanın bizden önce gelen ve bizimkiyle birlikte yok olsunlar diye bulup ortaya çıkardığımız bu dünyaların bir uçtan ötekine yok olacağını öngörüyorum. Evrenin bir ucundan öteki ucuna dirilttiğimiz yüz küsur ölü şehir bir kez daha ölecektir, hem de dirilme olasılığı olmadan, hatıraları bile yok olacaktır, esin perilerimiz de, içlerinde barındırdıkları servetlerle birlikte yok olacaktır. Bütün milletler geçmişlerini kaybedecektir; önce şu koşul yerine gelmezse -herkes kendi bolluğunu, efsane ve umutlarını kurban etmeli- insan soyu hayatta kalamaz. Kıyamet gününün anlamı budur; ya hiçliğe ya da yeni bir yaşama girmek için çırılçıplak ortaya çıkacağız ve gelenekleri tarafından bunca yüzyıldır sınava hazırlanan vahyedilmiş dinlerin müminlerinin, mallarından mülklerinden iyi niyetle feragat etmek ve yükümlülüklerini karşılamak isteyip istemeyeceklerini görecek ve onların fedakârlık ruhuna hayran kalacağız. Bir ölüm ezgisi yükseltiyorum ve uçurumdan yükselen kaosu ve çağların derinliğinden gelen kadim korkuyu selamlıyorum!

    Ölümle birlikte kaosun türküsünü söylüyorum, ölüm ve kaos evliliklerini kutlayacaklar, ökümenin kor gibi yanışı onların düğünlerini aydınlatacak, şehirlerimiz yok olacak ve evler oralarda oturan ve pisleten böceklerin mezarı olacak. Çünkü sorunlarımızın çözümü ateştedir, yalnızca ateş bizi çözümsüz binlerce paradokstan kurtaracak ve anlaşılmazlığın kurbanı olarak içinde kımıldadığımız labirentin duvarlarını yıkacaktır, umudumuz bundan böyle ateşte toplanıyor. Sadeliğe özlem duyuyoruz; kaos geçtiğinde, ölüm galebe çaldığında, tek bir insan kaldığında —ve içinde yüzlercesinin kaynaştığını gördüğümüzde—, neredeyse bomboş kalmış yeryüzü bakirliğine geri döndüğünde, şehirlerin yanıp kavrulmuş kalıntısını ormanların yutacağı, suların yeniden doğacağı ve yeniden berraklaşmış ırmakların akacağı mutlu zamanlarda, her kitle yitik kitle olduğundan kitle diye bir şeyin olmayacağı gelecek zamanlarda sadelik bize gelecektir. Bizi sadelikten ayıran kaos ve ölümdür, ama biz ne ölümden çekiniyoruz ne kaostan, bu dünyadan tiksiniyor ve hiçbir koşulda istemiyoruz onu.

    Bugünkü dünyaya kaosu ve ölümü çağırıyoruz ve onların gelişini alkışlıyoruz, düzen sürdükçe berbatlaşıyor, eğer dağılıp yok olmazsa insanları böceğe çevirecek. Yitik kitle; işte düzenin günahı! Ve eğer kitle her şeyi istila etmişse, her şeyi kirletmiş, her şeyi bozmuşsa, her şeyi kokutmuş, her şeyin üzerini örtmüşse, her şeyi kaostan da berbat hale getirip kaosu bile arzu edilir kılmışsa, düzenin ona ihtiyacı olduğu içindir bu. Bizim hizmet ettiğimiz ve bizi işkenceye gönderen düzenin üreticilere ve tüketicilere ihtiyacı vardır, yoksa bütünlüklü insanlara değil, bütünlüklü insanlar düzeni tedirgin eder, onlardansa başarısızları, eciş bücüşleri, uyurgezerleri ve otomatları her zaman tercih edecektir, düzenin suçu buradadır, düzen hem günahkâr hem canidir, ona yalnızca ateş borçluyuz, düzen ateşle yok olacaktır. Aziz, aziz, azizdir ateş, bizi canavardan ve canavarca işlerinden o kurtaracaktır! Ne sevimlidir, intikamcı kaos! Ne güzeldir ikinci ölüm! Ve ne mutlu bize ki bunları bekliyoruz ve de her ikisinin de kaçınılmazlığını biliyoruz! Aslında bizler şimdiden yarınlarımızın konformistleriyiz.

    Düzen dayanıksız, hatta giderek daha da dayanıksızlaşıyor, çünkü kendi ölçüsüzlüğünü yansıtıyor ve kendi tutarsızlığını aşamıyor, düzen kendi ölümüne gebe, çünkü giderek daha kaotik bir hal alan ve kendi varlık nedeninden giderek daha da uzaklaşan kendi öznelliğini yansıtıyor. Gelecek felaketten sonra hayatta kalacak olanlar bu düzeni tersine dönmüş dünya diye adlandıracaklar; bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünya. Çünkü insan üretmek ve tüketmek için bu dünyada değildir, üretmek ve tüketmek daima yalnızca tali olabilir, var olmak ve var olduğunu hissetmektir önemli olan, gerisi bizi karıncalar, termitler ve arılar düzeyine indirir. Nasibimize sosyal böcek olmanın düşmesini reddediyoruz, moda ideolojiler bizi buna yöneltiyor, biz kaosu ve ölümü tercih ediyoruz, ve bunların ilerlemekte olduğunu biliyoruz, bizim ideolojilerimizin de şaşmaz bir biçimde ölüme ve kaosa doğru yürüdüklerini biliyoruz; o ideolojiler ise yeryüzü cennetini inşa etmekle övünüyorlar -kayıp cennet; kitlelerin, yitik kitlelerin mezarı üzerinde kavuşacağımız cennet.

    Şimdiden yaşayamayacak kadar kalabalığız; böcek gibi değil ama insan gibi yaşayamayacak kadar kalabalığız; toprağı tüketip çölleri büyütüyoruz, ırmaklarımız birer batak, okyanuslar can çekişiyor, ama iman, ahlak, düzen ve maddi çıkar bizi ilkel topluluklar halinde yaşamaya mahkûm etmek için el birliği ediyorlar: Dinlere mümin gerek, uluslara savunacak insan, sanayicilere tüketici; bu demektir ki herkese çocuk gerek, yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok. Felaket karşısında güç durumdayız ve temellerimizi ancak ölüme giderken koruyabiliyoruz, bundan daha trajik bir paradoks hiç görülmedi, daha belirgin bir saçmalık hiç görülmedi, bu evrenin tesadüfi bir yaratı olduğunun, hayatın bir gölge-fenomen ve insanın da bir ilinek olduğunun kanıtı hiç bu kadar genel onay görmedi. Bizim hiçbir zaman Gökte Babamız olmadı, bizler öksüzüz, bunu anlaması gereken bizleriz, yetişkin olması gereken bizleriz, bizi yolumuzdan şaşırtanlara itaati reddetmemiz gerekir, bizi uçuruma mahkûm edenleri kurban etmesi gerekenler bizleriz, çünkü eğer biz kendimizi kurtaramazsak hiçbir şey bizi kurtaramaz.

    Albert Caraco
    Kaos’un Kutsal Kitabı

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz