İNCİ ARAL: SÜREKLİ ERTELENMİŞ BİR BAĞLANMA, AİT OLMA DUYGUSUYLA MI YAKLAŞTIM ÇENGELKÖY’E

Çengelköy

Kentlerin, semtlerin de bir ruhu, hayatımızda derin etkileri, bıraktıkları anılar vardır. Yerler ve mekânlar somut görüntülerin ötesinde, zamanı ve uzamı yansıtırlar. Bu yüzden bir kenti, bir mahalleyi en yalın haliyle ve duygusallığa kapılmadan anlatmak, ona dışarıdan tarafsızca bakabilmek kolay değildir.

On yılı aşkın bir süredir Çengelköy’de oturuyorum. Baharlar, yazlar, güzler geçirdim burada ve şimdi güneşli bir kışı daha yaşıyorum. İnsan hayatı için değilse de, bir yerle içli dışlı olabilmek, tatlı ya da sarsıcı anılar biriktirmek ve orası hakkında bir şeyler söylemek için çok kısa bir süre bu. İnsan çocukluğunun geçtiği, dünyayı çocuk ve genç gözlerle görüp yaşadığı mekânlarla daha fazla bütünleşiyor. Uzun süreçteki görüntü, olay ve değişimler bakışımızı daha duygusal ve zengin hale getiriyor. Köksüzlük duygusu ise belli ölçüde perspektif eksikliği yaratıyor. Yine de Boğaz’ın kıyısındaki bu eski İstanbul köyünün şefkatli, günahsız güzelliğinin beni büyülediğini, zamanlar içinde gezdirdiğini söyleyebilirim.

Nakiller, göçler ve yabancı kentlerdeki yatılı okul binalarında geçmiş çocukluk ve gençlik yıllarımda içimde taşıyıp durduğum, sürekli ertelenmiş bir bağlanma, ait olma duygusuyla mı yaklaştım Çengelköy’e bilmiyorum, ama kendimi hayatımda ilk kez ve hiç olmadığım biçimde bir yerle, Çengelköy’le bütünleşmiş hissediyorum. Sanki geçmişimdeki bütün kentler, bütün mekânlar silinmiş de, yalnızca burada doğup büyümüşüm gibi köklü bir benimseme ve sevgi bu.

Büyük şehrin kalbine yakın olmayı, istediğim zaman kalabalığa karışmayı, sayısız sürpriz ve öyküyle karşılaşmayı seven biriyim. Daha çok ev insanı olmakla birlikte, kentin ulaşabileceğim bir yerde durduğunu bilmekten hoşlanıyorum. Doğa tek başına hiçbir zaman yetmedi bana. Durağanlıktan, kırlardan, uzun mevsim geçişlerinden duyduğum heyecan hep kısa sürdü. Hareketin, karmaşanın, kentin sakladığı sayısız öykünün içinde, yaşamı daha derin bir biçimde algıladım. Çengelköy, bana hem doğanın dinginliğini hem de bütün canlılığıyla metropolün içinde olduğum hissini veriyor.

Semtin sırtlarında bir yerdeyim. Rüzgârın sesini, saatin tik taklarını, bir sineğin uçuşunu duyabiliyorum gün ortasında bile, öyle sessiz. Evden çıkıp yürüyerek aşağıya, sahile indiğimde canlı bir İstanbul köyündeyim. Tepedeki kalabalık yerleşim bölgesinin ötelerine doğru yürüdüğümde ise kuş sesleriyle dolu bir ormana varıyorum. Zümrüt vadilerin göz alabildiğine uzandığı, selvilerin, söğütlerin arasından uzak, kırmızı çatıların göründüğü henüz yağmaya uğramamış topraklara.

Yaşlılık yıllarımı geçirmek için uygun bir yer burası. Görsel zenginlik, Boğaz esintisiyle şenlenen temiz bir hava ve kolay ulaşım imkânları. Yine de Çengelköy’ü en çok, bende yarattığı sınırsız İstanbul imgesi yüzünden seviyorum. Bütün zamanlarımın yüksek İstanbul kavrayışını cömertçe sunabiliyor oluşundan. Kuleli’nin üstündeki tepeden ya da eski Kandilli Kız Lisesi’nin önünden baktığımda önüme serilen o görkemli Boğaz ve kent manzarası yalnızca kentin değil, dünyanın da kalbinde bulunduğum hissini veriyor bana.

Havanın iyi olduğu pazar günleri beş altı kilometrelik yürüyüşler yapıyorum. Mezarlığın yanından geçip ormanın içinden ilerliyor, Kuleli Askeri Lisesi’nin yanından Vaniköy’e iniyorum koşarak. Birdenbire Boğaz çıkıyor karşıma. Gergin, parlak mavi denizin yüzeyi karadan daha yüksekte, taşma noktasındaymış izlenimi uyandırıyor o an. Bir avarelik, hafiflik geliyor üstüme. Baharda, oradaki bahçelerde bülbüller ötüyor. Durup dinliyorum. Islık çaldığımda coşup yanıtlıyorlar. Kuleli’nin önündeki kıyı şeridinde oltayla avlanan balıkçıların arasından kovalarına baka baka, misinalarına takılmamaya çalışarak geçiyorum ve yeniden Çengelköy’e varıyorum. Fırının ünlü simitlerinden alıp ya da börekçide soluklanıp Çınaraltı kahvesine ya da Erbap Pastanesi’nin terasına gidilebilir sabah kahvaltısı yapmak için, ama pek yemediğim şeyler bunlar. Oysa Çengelköy sakinleri aksatmıyorlar bu keyfi. Fırının ve börekçinin önünde her pazar sabahı kuyruk oluyorlar, kıyı kahvelerini çoluk çocuk dolduruyorlar.

Çengelköy’ün yüz yıl önce nasıl olduğunu hayal edebiliyorum. İşaretler tümüyle yok olmuş değil çünkü. Denizden, Boğaz vapurundan baktığımda çekilmiş dişler gibi yanları yöreleri boşalmış olsa da yenilenmiş yalılar görüyorum. Tepelerde, fıstık çamlarının gölgeleri içinde tek tük eski konaklar, çarşıya inen daracık sokaklarda ahşapları kararıp çürümüş ya da tenekelerle yamanmış beli bükük evler, birbirine yaslanarak ayakta durmayı başarıyorlar şimdilik.

Semt merkezi, köy, iskele ya da kısaca Çengel olarak anılıyor halk arasında. 1960’lara kadar Çengelköy’de yaşayanların çoğunluğu Rumlardan oluşuyormuş. 6-7 Eylül olaylarında burada da bazı yağma olayları olmuş. Komşu, komşuya sığınmış ama Rum nüfus zamanla azalmış.

Gezgin ruhlu değilim, görüp gezdiğim yerlere bir belgeci gözüyle bakmam. Bir esinti kalır ruhumda sevdiğim yerlerden. Birkaç önemli ayrıntı. Bir ağaç, gün ışığının bir çatıdaki konisi, bir yüz, bir el, bulutlar, resim gibi bir deniz. Bir çeşme ya da kapı. Oranın kokusu, dokunun hem parçaları hem de kumaşın bütünüyle ilgili bir şeyler.

Tezer Özlü: “Ölümüm bu benim!” Son Aşk – Leyla Erbil

Çengelköy’ü de böyle yaşıyorum. Bu yüzden anlatmak zor.

Çarşı, merkez, beni çok etkiliyor. Büyük vitrinler, gösterişli yapay renkler yerine sadelik, alçakgönüllülük ve deniz kokusu hakim burada. Birbirine yaslanmış küçücük dükkânları, balıkçıları, fırını, baharatçısı, ayakkabı tamircisi, baklavacı, peynirci ve tuhafiyecisi ile İstanbul’un elli yıl öncesine gidiyorum ansızın. Çocukluğumun bisküvi ve akide şekeri kokan köhne mahalle bakkallarına geri dönmüş gibi oluyorum. Kör bir lambanın altında tahta bir metreyle kurdele ölçen, ya da düğme seçen yaşlı tuhafiyeci kadınla yılları geriye sarıyorum. Başkalaşmış, değişmiş, yok olmuş bir şeylerin içinde buluyorum kendimi yeniden. Her şeyin değerli, paranın kıt olduğu yokluk ve tutumluluk günlerinin saflığına gidiyorum başım dönerek. Geldiğim yolları görüyorum, bozulan içtenliği, ilişkileri, küçük hayatların yalın güzelliğinden ne denli uzaklaştığımızı.

Bu çarşı, bu kanaatkâr yerli satıcılar, bu süssüz dükkânlar insanı dünyanın gürültüsünden uzak olduğu, her şeyin birbirine karışmış sesinden kurtulduğu hissine sürüklüyor. Yaşamak için olabildiğince az ve gösterişsiz nesneye sahip olmanın yeteceğini, bir kilo istavrit, bir demet yeşillikle, ucuza pekâlâ karın doyurulabileceğini hatırlatıyor. Yolun darlığı yüzünden trafik yoğun olsa da kasaba havası bozulmamış, esnafın müşterisini tanıdığı, hal hatır sorup söyleştiği bu minyatür çarşıda alışveriş yapmak en sevdiğim şeylerden biri. Balıkçı tezgâhları ışıl ışıl. Balıklar diri. Bekleşen kediler besili. Kışın İş Bankası’nın önündeki mazgalın üstünde koyun koyuna, dostça yatan Sarman’la Karabaş ise inanılmaz.

Çarşıdaki yenilenmiş karakol binası önündeki lahana motifli küçük, eski çeşme buraya geldiğim ilk yıllarda akıyordu. Şimdi suyu kesilmiş. Abdülmecid zamanında yapılmış olan karakol binası yıkıktı. Geçen yaz düzgün bir beton yapı kondu yerine. Sahildeki küçük meydandaki üstü saçaklı mermer çeşmeyse mekâna tarihsellik katmakta. Kıyı boyunca ve meydanda, kahvehaneler, iyi balık yenebilecek temiz, kaliteli meyhaneler var. Bölgenin sit alanı oluşu yüzünden sahilde yapılaşma ve yağma olmamış. Ellili, altmışlı yıllarda yapılmış, kişiliksiz iki katlı kâgir binaların altı genellikle dükkân ve üst katlarda gözü yoran çıkıntılar ve çirkinlikler sınırlı kalmış.

Sahilden uzaklaştıkça değişiyor durum elbette.

Semtin belli başlı üç mahallesi var. Çengelköy, Havuzbaşı, Bahçelievler. Çengelköy’ün denize inen daracık sokaklarında, restore edilmiş kutu gibi ahşap evlerde yaşayanlar arasında, komşuluk ilişkileri sürüyor. Sokakta kapı eşiklerinde oturmuş örgü ya da dantel örerken ahbaplık edenler görülebiliyor. Ara sokaklardan caddeye yakın olanlarda ise tenekeci, demirci, hırdavatçı, tesisatçı gibi küçük esnaf, yoksul görünümlü dükkânlarda iş tutmuş. Aranan her şey ve her türlü meslek erbabı hemen bulunuyor. Eski İstanbul yaşamı ve ilişkileri bu sokaklarda pek az değişmiş izlenimi ediniyorum oralarda gezinirken.

Havuzbaşı; Beylerbeyi tarafında düzgün, bakımlı, daha çok az katlı bahçeli evlerin bulunduğu bir mahalle. Bizans döneminde burada bir imparatorluk sarayı, dillere destan bir bahçe ve havuz varmış. Burası Osmanlı padişahlarının da yazlık mekânı olmuş. Semte kiraz, çilek, badem denen küçük salatalık türü ve çeşitli meyvelerden taze taze yararlanmak için geldikleri rivayet ediliyor. Öte yandan, şimdi benim oturduğum yerler ve yakındaki vadiler av sahalarıymış.

İngiliz yazar Lawrence Durrell’ın Afrodit’in Başkaldırısı adlı romanının bir bölümü İstanbul’da geçer ve yazar yer yer epey olumsuz görüşlerle 1930’ların İstanbul’unu anlatır. Kitabın bir yerinde, Boğaz’ın Anadolu yakasındaki bir iskeleden atlarla yukarı, tepedeki av alanlarına çıktıklarını okurken, tanımlamalarından, sözünü ettiği yerlerin Çengelköy sırtları olabileceğini düşündüm. Durrell’ın şahinlerle yapılan çulluk avını anlatırken betimlediği yerlerle, semtin yaşlılarının eski av alanları üzerine söyledikleri örtüşüyor.

Bunu anlatmamın nedeni şu: Çengelköy’den tepelere doğru çıkıldıkça eskinin verimli bahçeleriyle av ve mesire yerlerinin çirkin, müteahhit işi apartmanlar, yamaçlara kurulmuş kalabalık siteler ve birbirinin içine sokulmuş zevksiz evlerle dolduğu bir gerçek. Evliya Çelebi’nin tanımıyla: “tumturaklı, revnaklı bağ-ı iremler, saraylar, hasbahçeler, hıyabanlar…” şimdi Bahçelievler adıyla ülkenin her yanından göçüp gelmiş bir kalabalığın yerleşim yeri haline gelmiş durumda. İmarsız, ruhsatsız, derme çatma yapılarda oturan bu insanlar bir karışlık bahçelerde sebze yetiştiriyor, sabah karanlıklarında yollara düşüp hayat mücadelesi veriyorlar. Orman içinde bile pencereleri teneke saksılarla dolu gecekondular var. Metropol içinde manzaralı, sakin bir köşe kapmayı başarmış bu insanların elektrikli, doğalgazlı “kırsal” hayatları şaşırtıcı.

Ben de yeni bir yerleşim bölgesinde oturuyorum. Yine de deniz çabucak ulaşabileceğim uzaklıkta. Çınarlı kahvede oturmak, sokak kedilerini severek, köprüyü, karşı kıyıları, iskeleye bağlı sandalları ve gelip geçen tekne ve tankerleri seyrederek “İstanbul’u dinlemek ” çok güzel. Bu kahvedeki görkemli çınarın sekiz yüzle bin yaş arasında olduğu biliniyor. Devasa bir gövdesi var. Dallarından birkaçı yere paralel olarak ve kırılmamaları için ayaklarla desteklenmiş durumda denize doğru uzanıyor. Deniz, lodos estiğinde çok kirli oluyor. Boğaz’ın bütün çöpü bu küçük koyda birikiyor sanki. Çengelköy adının, kıyıda içeri doğru kıvrılmış bu koy yüzünden verildiğini düşünmüştüm önce, ama sonra Bizans döneminde burada gemi çengelleri yapıldığını öğrendim.

İstanbul’a taşındığımız 1984’te ve sonraki yıllarda Çengelköy’e, Çınarlı kahvenin yanındaki İnci Lokantası’nda balık yemeğe gelirdik. Sonra kapandı o iddiasız ama temiz meyhane. Orada çekilmiş birkaç fotoğraf kaldı, İstanbul’daki zorlu ilk yıllarımdan. Hatırlamak istemediğim yabancılık günleri. Yazmakla yazmamak arasında bocaladığım, yazma çabasının boşluğuna inandığım kırgınlık, yalnızlık zamanları. Meyhane, harap eski bir yalının alt kat verandasına kurulmuş barakamsı bir yerdi. Ne zaman oraya gitsem karmakarışık duygulara kapılıyorum. İncecik bir acıya benzer tuhaf bir nostaljiyle, geçen yirmi beş yılımı düşünüyorum.

O yıkık yalı özel idarenin konuk evi olarak yeniden inşa edilmekte şimdi, ama yıllardır bitirilemedi.

Çengelköy’ün en beğendiğim yerlerinden biri de mezarlığı. Boğaz manzaralı, havadar, servilerle süslü bu ferah mezarlık bakımlı. Epey sıkışık bir mezar düzeni olsa da, insanda zamanı geldiğinde buraya gömülmek arzusu uyandırıyor. Anlamsız bir istek bu. Öldükten sonra nereye gömüleceğim fazla ilgilendirmiyor beni aslında. Dahası seçme şansım olsaydı, gömülmek yerine denize karışmak isterdim. Mezarlığa son gidişimde eski, tarihi mezar taşlarının sökülüp üst üste bir köşeye atıldığına tanık oldum ve üzüldüm. Anlaşılan yer darlığı yüzünden sahipsiz mezarlara başkaları gömülmekte.

Mezarlığın yanından Çengelköy’e inen sokaklardan biri, Kemalettin Tuğcu Sokağı. Yaşamını Çengelköy’de geçirmiş olan Tuğcu’nun yaşadığı eski aile köşkünü, yeğeni Nemika Tuğcu, amcasıyla ilgili anılarını derlediği bir kitapta çok canlı bir biçimde anlatıyor. Savaşlar, yokluklar, ölümler ve kayıplar sonucu köşkün oda oda kiraya verilmek zorunda kalındığını, sonunda nasıl bakımsızlıktan göçüp elden çıktığını, hüzün verici biçimde göz önüne seriyor. Eski İstanbul köşklerinin kaderini bir kez daha hatırlıyor insan bu anıları okurken. Bugün köşkün küçülmüş arazisinde Nemika’nın oturduğu iki katlı küçük bir ev var. Bu evin bir üstündeki geniş arazinin içinde ise Vahdettin’in köşkü bulunuyor. Hazineye ait bu toprak ve köşk üzerine rant savaşları yapılmakta olduğunu duydum.

Çengelköy yalı ve konaklarında yaşanmış pek çok hikâye olmalı. Günümüzde, Vakıf mülkü olarak eski eser kaçakçısı Ayşegül Nadir’e kiralanmış bu yalılardan biri de Sadullah Paşa Yalısı. Sadullah Paşa’nın adı, materyalist görüşleriyle Osmanlı edebiyat tarihinde de geçiyor. Abdülhamit’in yarı sürgün olarak Viyana’ya elçi tayin ettiği bu şair paşanın Çengelköy’de yaşayan karısı Necibe Hanım, kocasının intihar haberiyle delirmiş ve ölünceye kadar, yıllarca, pembe elbiseler giyerek yalının bahçesinde dolaşıp denizi gözleyerek kocasının dönmesini beklemiş.

Baha Bey Yalısı’nın alt katında ise 1940’larda Sabahattin Ali yaşamış. Marko Paşa’yı çıkarma hazırlıkları yapıldığı dönemde buraya Bedri Rahmi, Vala Nurettin, Mehmet Ali Aybar ve daha birçok kişi gelip gitmiş. Yalıda ısıtma sistemi ve sıcak su olmadığı için Sabahattin Ali, yıkanma ihtiyacını haftada bir Çengelköy hamamında gideriyormuş.

Çengelköy’de yaz akşamları, kıyıdaki balık lokantalarının deniz üstüne uzanan teraslarından günbatımını izlemek çok büyük bir zevk. Bu sırada padişahların, kellesi alınmış vezirlerle paşaların ve burada yaşayıp ölmüş nice insanın, bir zamanlar aynı yerlerden aynı günbatımını izlemiş olduklarını düşünmek, hem hüzün hem de heyecan verici. Tarihle iç içelik, süreklilik ve hiçlik duygusu uyandırıyor.

İnsan gelip geçici. Zaman akıyor. Duygular, mektuplar, fotoğraflar ve hikâyeler kalıyor geriye. Çengelköy’se en azından merkezinde kendi geleneğini korumaya çalışarak varlığını sürdürüyor. İstanbul’un bu eski ve soylu köşesi, son yüzyılda yaşanmış büyük değişimlerin içinde zamana ister istemez yenilerek, ama olabildiğince az değişimle bize tarihin şarkısını söylüyor. Şimdilik. Bir gün, trafiğe nefes aldırma hamlesiyle önünden beton bir sahil yolu geçirirler mi, dükkânları ve eski evleri yıkıp yerlerine cicili bicili yeni dükkânlar kondururlar mı? Kim bilir? Doğanın cömertliği ve insanın emeğiyle oluşturulmuş değer ve güzelliklerin gene insan eliyle arsızca yok edildiğini öyle çok gördük ki…

Yirmi beş yıldır İstanbul’dayım. Birçok semti dolaştım, oradan oraya taşınıp sürüklendim. Şimdiyse bir daha eşya toplamayacağımı, başka yere göçmeyeceğimi, kalan ömrümü burada huzur içinde tamamlayacağımı düşünüyorum. Bu da bir hayal belki, bir umut. Çocukluğumun taşra şehirlerinde yaşarken Çengelköy, soluk renkli kartpostallarda kendini kendine saklayan sabırlı bir deniz manzarasıydı. Şimdiyse benim de içinde olduğum rüzgârlı, parlak, ışıklı bir akşam.

İnci Aral
Yazma Büyüsü
Deneme

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz