HALİDE EDİP’İN İNSAN YÖNÜ BAŞKA, HOCA YÖNÜ BAŞKA, EDEBİ YÖNÜ BAŞKAYDI – CAHİT IRGAT

0
263

Hani büyük adamların ölürken söyledikleri son sözleri hatırlanır hep, “Aman ne büyük söz” diye. Ahmet Haşim helaya gitmek için doğrulurken, on beş günlük karısı, terliklerini ayaklarına geçirmeye çalışıyormuş; yerlere çıplak ayakla basmasın diye Ahmet Haşim. Kadın terliklerle uğraşırken Ahmet Haşim zor durumda, “Aman,” demiş, “aman hanım, bırak şu terlikleri!” ve yatağına yıkılmış! Son sözü bu Ahmet Haşim’in.

PEYAMİ SAFA VE HER “ÇINAR” GÖRÜŞTE HATIRLADIĞIM HALİDE EDİP ADIVAR

Kendisini tanıyamadığım, yakınlarından duyduğum bu büyük şairin bu son sözü nasıl hatırımdaysa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu [1930] yazarı Peyami Safa bütün çizgileriyle gözlerimin önünde şimdi. Sirkeci’de, İstanbul Lokantası’nda, Elif Naci olmasaydı yanında, dövmek, suratına tükürmek gelmişti içimden. Ortalığı Elif Naci yatıştırmıştı o gece. Nedeni açıktı: Tasvir gazetesinde durup dinlenmeden gençliği, genç sanatçıları jurnal eder dururdu bu korkak, bu dönek yazar. Âdeta tefrikaya bindirmişti rastgele pislik atmak için yazdığı iğrenç yazıları. Beni de ele almıştı o günlerde. Islak bir fare kadar çirkin olan bu adamın tam tersi, iyi bir adam vardı aynı kuşaktan. İyi bir hikâyeci, romancı, dünyaya pırıl pırıl bir açıdan bakan müspet adam. Sadri Ertem’di bu. Reşat Nuri gibi ağzından hiç eksilmeyen sigarasıyla herkese yardım için “kardeşim, kardeşim” diye çırpınan bir sanatçı mebus. Genç şairler, genç hikâyeciler çevresindeydi hep mebuslukları arasında.

Hikâye, roman, etüt, seyahat notları türünde yirmiyi aşkın eser vermiştir. Düşkünler [1935], Çıkırıklar Durunca [1931], Yol Arkadaşları [1945], Silindir Şapka Giyen Köylü [1933], Bacayı İndir, Bacayı Kaldır [1970] benim çok, çok sevdiklerimdir. Türk köylüsünü ilk anlatanlardan biridir edebiyatımızda. Şehiri de bilirdi, köyü de; şehirliyi de köylüyü de.
Sosyal açıdan modern anlamda hikâyeci ve romancıydı kendi çağında.

İstanbul’a gelişlerinde Nisuaz Kahvesi’ne [Pastanesi’ne] düşerdi; genç kuşak sanatçılarıyla beraber olabilmek için. Mevsim ılık veya yaz ise, Marmara Bahçesi’ne çıkılır, biralı sohbetler yapılırdı sanat edebiyat üzerine. Derginin biri battı veya kapatıldı mı, hemen bir yenisi çıkardı. Arif Dino, Muzaffer Şerif [Başoğlu], Abidin Dino, ölmüş, kalmış şairler, Sadri Ertem’le olurduk akşamları.

Kardeşi İhsan Ertem’in 1945’te Sadri Ertem’in ölümü üzerine yazdığı bir yazıdan parçalar alırsam, daha iyi tanırız onu:
“Üsküdar Sultanisi’ne devam ederken tatillerde Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışırdı. Gazetecilik hevesi o kadar büyüktü ki daha on dört yaşındayken bu mesleğe derin bir iptila ile atıldı. Üniversiteye devam ederken de Tanin gazetesinde çalışıyor, musahihlik, muhabirlik yapıyordu.
“O ömrünü hiçbir zaman boş yere harcamamıştır.
“Eflâtun’un ‘tetkik ve tetebbu’ya tahsis edilmeyen hayat yaşanmaya değmez’ dediği gibi o da tam bir insan olabilmek için durmadan çalıştı. Mebus olduktan sonra daha fazla çalıştı. Mütemadiyen okur ve yazardı. Zaten otuz senelik durmadan bir çalışma hayatında belki çok müsait şekillerde elde edebileceği maddi servet, yalnız edebi ve ilmi eserlerle dolu olan kütüphanesi idi. Geceleri saat ikiye, üçe kadar çalışırdı. Okur ve yazarken daima sigara içerdi. Kalemi elindeyken o hain hastalığın ilk krizini geçirdi. Fakat yine makalesini tamamlayıp yazılarını postayla gönderdi. İki saat sonra genç ve faal hayatını terk ettiği yatağa bir daha kalkmamak üzere yatırıldı.
“Ne kadar gürültü ve kalabalık olursa olsun o çalışmalarına devam edebilirdi. Etrafıyla değil, dimağıyla meşguldü. Evde daima nazik ve uysaldı. Kimseyi kırmazdı, merhametli ve cömertti.
“Sadri’nin arkadaşlarına da dostluğu çok kuvvetliydi. Ta çocukluğundan başlayan arkadaşlığını ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.

“İstiklâl Mücadelesi’ne iştirak ederken bir arkadaşına yazdığı mektupta genç ve ateşli ruhunun nurlu feyizlerini aşılamak istediği bir kız talebesini işaret ederek yazdığı şu iki satır onun dostlarına ne kadar bağlı olduğunu gösterir: ‘Ona söyle içimdeki nihayetsiz âlemlerin yıldızlarını birbirine bağlayan ruhlar var. Dostlarım ve o da içimde yaşıyor.’”
Çınarların en büyüğünü Bursa’da, Uludağ’a çıkarken bir köycükte görmüştüm. Beş asırlık bir çınar ağacı. Bir dalı bir tarlayı kaplar da aşar. Ne zaman bir çınar görsem Halide Edip Adıvar’ı hatırlarım. Bir dalı edebiyatta, bir dalı üniversitede, bir dalı ta eski ve Milli Mücadele’ye dayanan bir kadın.

Bu büyük kadının sanat ve edebi yönünü, yetiştirdiği talebelerine, asistanlarına, doçentlerine, profesörlere bırakmak gerek. Seveni vardı, sevmeyeni vardı, yakından bilirim: İnsan yönü başka, hoca yönü başka, edebi yönü başkaydı onlarca. Asıl söz sahipleri elbette onlardır. Ben sadece ve kısaca bir iki anımı anmakla yetineceğim.
Adnan Adıvar, Muhsin Ertuğrul’u sevmezdi. Halide Edip Adıvar da tam tersi; Muhsin Ertuğrul’u çok severdi. Muhsin Ertuğrul, Adnan Bey’i sever miydi bilmiyorum ama, Halide Edip’i severdi. Ben Muhsin Bey’i de, Halide Hanım’ı da, Adnan Bey’i de severdim. Adnan Adıvar gürül gürül akmış, durulmuş, pırıl pırıl gerçekçi bir adamdı. Değeri değer bilen, değerlere yer verilmesini isteyen, durmuş oturmuş bir adam.
Benim bir uzun hikâyemi okuyordu Halide Hanım. Beğenirse Remzi’ye [Remzi Kitabevi Yayınları] verecekti.1 Nitekim beğenmişti ve basılmıştı.

Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi’ndeki evlerindeydik. Konumuz tiyatroya geldi. Halide Hanım göklere çıkarıyordu tiyatromuzu ve Muhsin Bey’i. Bir ara Adnan Bey dayanamadı:
– Sus da bu işin kompetanı konuşsun!.. dedi. Bu kompetan da bendim. Söz Muhsin Bey’e dayanınca da:
– Yooo. İşte ben bu fikirde değilim; Muhsin, Türk Tiyatrosu diye bir şey yapmamıştır. Maalesef, bu böyle. Rusya’ya gitti, ne görmüşse aynen aldı getirdi. Almanya’ya gitti, ne gördüyse aldı getirdi. Fransa’ya gitti geldi, aynen öyle. Kopya! Hepsi kopya! Dekorların kenar çizgilerine kadar kopya! Aynen [Laaurence] Olivier’nin tahtındaki figürlerdi burada oynanan Kral Lear’in 2 (1605-1606) tahtındaki figürler.
Halide Hanım, Muhsin Bey’i savunuyordu:
– Sanat kopyayla başlar ama Adnan.
– O zaman da ben ona sanat diyemem Halide’ciğim.
Halide Edip durumu idare eder, zaten tatlı bir insan olan Adnan Bey’i hemen yumuşatırdı.
Kumrular gibi sevişmek denir hani. Ben o yaşta insanlarda yalnız onlarda gördüm bu muhabbeti. Şakalarıyla, nükteleriyle, karşılıklı saygılarıyla. Romanlardaki gibi değil. Filmlerdeki gibi değil, gerçek aşk, gerçek sevgi, gerçek mutluluktu o yaşta onlarınki.
Tüm sanatçılara açıktı kapıları, kucakları. Sinekli Bakkal’ı3 (1936) biz çevirecektik on küsur yıl önce. Petegrini’yi ben oynayacaktım. Halide Edip şart koşmuştu bunu. Bütün rol tevziatını kendi yapmıştı. Sezer Sezen’i Vurun Kahpeye4 (1926)filminde sevdiği halde bu filmde gözü tutmuyordu. “Olmaz, imtihan etmesi lazım onu, bu şart!.. Naci Duru’ya gidiyormuş sık sık (Sinekli Bakkal’ın prodüktörüydü). Bize de her gün gidip geliyor, kapımı aşındırıyor, yalvarıyor ama, olmaz! Kendisine de söyledim imtihan edeceğini. O gün bugün görünmedi. Bu rol için okumuş, oyun gücü kuvvetli bir kız lazım. Sesini, konuşmasını da sevmiyorum ben o kızın. Burnunda kemik mi var nedir!..” diyordu.
Bir de senaryoyu beğenmeyince müsade etmedi Sinekli Bakkal’ın film yapılmasına.
Ve kıçına giydiği pantolon eskiydi Mücap Ofluoğlu’nun; ona o günlerde 12,5 liraya elbise satmıştım Lâmbo’da. Yani, eskimi.

Demiştim ya! Kompleksler vardır, işte bu tip kompleksler de var. Örneğin: Markopaşa çıkıyordu ve mesul müdürdü Mücap.5 Sonra korkular, şunlar bunlar, egolar insanların yerlerini gösterdi. Herkes de yerini buldu. En iyi arkadaşı Kemal Edige, birkaç gömlek iyi aktörken ondan, öldü.

İşte o sıralar bu kısır oyuncuyu da tavsiye etmiştim Halide Edip Hanım’a; sevmemiş, beğenmemişti. Buna benzer nedenlerle çevrilmemişti Sinekli Bakkal.
Sanat yönü, büyük insan sarraflığı, bir ağaç gibi dal budak salışı, yeteri kadar adam yetiştirişi, Milli Mücadele ve o korkunç enerji keşke her kula nasip olsa.
Adnan Adıvar’ın ölümünden sonra kolu kanadı kırıldı, neşesi kalmadı. Köşesine çekildi dünyadan. Dalgın, unutkan oldu. Her sözün “Doktor şöyle der”, “Doktor o zaman” diye başlardı.
“Adnan Bey”siz söz etmezdi.
Onu Soğanağa Mahallesi’ndeki evinde tek başına, yanan kütüklere bakarken görmüştüm en son.
Tek başına, ocak başında.

18.7.1968
Cahit Irgat – Çok Yaşasın Ölüler


1 Sözü edilen “roman”, Remzi Kitabevi Yayınları’ndan Geri Dönemezsin (1948) adıyla basıldı.
2 Kral Lear, Türkiye’de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda ilk kez 1959’da sahnelendi.
3 Sinekli Bakkal 1967’de, Mehmet Dinler tarafından filme alındı, Türkân Şoray ve Erol Günaydın başrollerini paylaştı.
4 Vurun Kahpeye, ilk kez 1949’da Ömer Lütfi Akad tarafından filme alındı, başrolünü Sezer Sezin oynadı.
5 Mücap Ofluoğlu, siyasi yergi dergisi Markopaşa ile olan ilişkisini anı kitabında anlatıyor (Bkz. Bir Avuç Alkış, 1985).

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz