Din İle Bilim, Çatışmanın Kökleri, Din İle Bilim Arasındaki İlk Kavga: Copernicus – Bertrand Russell

Aristoteles bir cismin düşme hızının, o cismin ağırlığıyla orantılı olduğunu söylemişti; bu ilkeye göre, (diyelim ki) on kilo ağırlığında bir cisim ile bir kilo ağırlığındaki bir cisim aynı yükseklikten aynı anda bırakılırsa, bir kiloluk cisim, on kiloluk cismin yere varış süresinin on katı bir zamanda yere varır.
Aristoteles’ den Galilei’ye değin geçen 2000 yıl boyunca tek kişi çıkıp da Aristoteles’in düşen cisimlerle ilgili olarak ileri sürdüğü yasaların doğruluğunu sınamayı düşünmemiştir.
 Bugün böyle bir sınamayı yapmak bize doğal gelebilir, ama Galilei’nin gününde deha isteyen bir işti bu. Galilei’nin başını daha büyük derde sokan şey teleskop olmuştur. 

Çatışmanın Kökleri

Büyük tarihsel dinlerden her birinin üç yönü vardır: (1) bir kurum, (2) bir öğreti, (3) kişisel töreler. … Ama, bu üç öğe, önemlerindeki değişmelerle birlikte toplumsal bir görüngü olarak ele alınan, yalnızca bilim ile çatışmaları üzerinde durulan din için gereklidirler. Salt kişisel bir din, bilimin aykırı sayacağı kesinlemelerden kaçındığı sürece, en bilimsel çağda bile hiçbir zaman yadırganmaz.
Günümüzde mantık birliği hem bir güç hem de güçsüzlüktür. Güçtür, çünkü bir düşünce dizisinin ilk basamağını benimseyen kimsenin, o düzeni bütünüyle benimsemesini zorunlu kılar; güçsüzlüktür çünkü son basamaklardan herhangi birini aykırı bulan kimse, en azından ilk basamakların da birkaçını aykırı bulmak zorunda kalacaktır. Kilisenin bilimle olan çatışmasında, dogmaların gösterdiği mantıksal bütünlükten doğan bu güç ile güçsüzlüğü görürüz.

Bilim büyük varsayımlardan değil, gözlemlerle, deneylerle bulgulanan tek tek olgulardan işe başlar. Böyle olgulardan birkaçının bir araya gelmesiyle genel bir kurala varılır, eğer bu kural, gerçek ise, söz konusu olgular da bu gerçeğin kanıtlarıdır. Bu kural bir kesinlik olarak ileri sürülmemiş, çıkış noktası olacak bir varsayım diye kabul edilmiştir. Doğruysa, belli durumlarda daha gözlemlenmemiş belli görüngüler ortaya çıkacaktır. Bu görüngülerin ortaya çıkmasıyla varsayım doğrulanacaktır; yoksa o varsayımdan vazgeçip bir yenisini bulmak gerekir. Varsayıma uygun düşecek birçok olgular bulunabilir, ama bu durumda o varsayımın gerçek olabileceği düşünülse de, gerçeklik kesinleşmiş değildir; böyle olunca varsayım değil, kuram diye adlandırılması daha doğru olur. Her biri doğrudan doğruya olgular üzerine kurulmuş değişik kuramlar, daha genel yeni bir varsayımın temeli olabilirler, bu varsayım gerçek ise kuramlarda gerçeklenmiş olur; bu genelleme işlemine sınır konamaz. Oysa, ortaçağ düşüncesinde çıkış noktası olan en genel ilkeler, bilimde en son varılacak sonuçlardır.

Bir din öğretisi bütünüyle kesin, sonrasız gerçekleri vermeye çabalayan bilimden ayrılır; bilim her zaman deneycidir, şimdiki kuramlarının eninde sonunda değişikliklere uğrayacağını bilir, yönteminin hiçbir eksiği bulunmayan sonuçlara götürmeye, mantık yönünden yetersiz olduğunu sezer. … Böylece bilim, salt gerçeğin ardında koşmaktan vazgeçmeyi, yeni buluşlar yapmakta ya da geleceği önceden belirlemekte başarıyla uygulanabilecek her kuramın taşıdığı gerçeği, “teknik” gerçeği aramayı öğütler. … “Bilgi” evrenin zihinsel bir aynası olmaktan çıkar, maddenin işlenmesinde edimsel bir araç olur bu durumda.

Din ile bilim arasındaki çatışma yetki ile gözlem çatışmasıydı daha çok. Bilim adamlarının bir gerçeğe inanmaları için, o gerçeğin falanca ya da filanca büyük adam tarafından ileri sürülmüş olması yetmiyordu; tam tersine, duyuların tanıklığına başvuruluyor, ancak yararlı gözlemler yapacak kimselerce kullanılabilecek olgulara değgin öğretiler benimseniyordu.

Bununla birlikte, dinin, bilimin buluşlarından yakasını kurtarabilmiş olan, belki de en çok gereksinilen bir yönü vardır; evrenin doğasıyla ilgili inançlarımız nasıl bir biçim alırsa alsın, dinin bu yönü ayakta kalabilecek güçte dir. Din yalnız öğretilerle, kiliselerle sınırlı kalmamış, kendisine saygı duyan, bir takım kimselerin kişisel yaşamlarını da içine almıştır. Büyük ermişlerle, mistiklerin, belli dogmalarla beslenen inançları yanında, insan yaşamının amaçları konusunda da bir görüşleri, bir sezişleri vardır. İnsanın alınyazısından doğan sorunları derinden duyan, insanlığın acılarını azaltmaya çalışan, geleceğin insan soyuna en iyi ol anakları getireceğine inanan görüş, koyu Hıristiyanlıkla pek az ilgisi olmakla birlikte, bugünlerde dinsel bir görüş olarak savunuluyor. Din, bir inançlar dizisi değil de bir duyuş biçimi oldukça, bilim dine dokunamaz. Belki de dogmaların çöküşü, böyle dinsel bir duyuş biçiminin yaşamasını, ruhbilimsel yönden gitgide daha güçleştirmektedir; çünkü bu duyuş biçimi tanrıbilimsel inançla çok yakından ilgili bir şeydi. Ama bu güçlüğün sürüp gitmesi hiç de gerekli değildir; gerçekte birçok özgür düşünür, böyle bir duyuş biçimi ile bir dinsel öğreti arasında zorunlu bir bağ bulunmadığını yaşamlarıyla göstermişlerdir. Hiçbir gerçek üstünlük zorla, temelsiz inançlara bağlanamaz; temelsiz olan tanrıbilimsel inançlarını yalnız dinsel görüşün iyi yönleri uğruna benimsenmeleri saçmalıktır.

Din ile Bilim arasındaki ilk ve en önemli kavga: Copernicus Devrimi

Din ile Bilim arasındaki ilk, kimi yönlerden de en önemli kavga, bugün Güneş Sistemi adını verdiğimiz düzenin merkezinin güneş mi yoksa yeryuvarlağı mı olduğu konusundaki gökbilimsel tartışmadır. Bu konuda geçerlikte olan kuram, Yer’in evrenin merkezinde kımıldamadan durduğunu, güneşle ayın, öbür gezegen ve durağan yıldız sistemleriyle birlikte yerin çevresinde kendi yörüngelerinde döndüklerini ileri süren Ptolemaios’çu görüşe dayanıyordu. Yeni Copernicus’çu kurama göre hiç de durağan olmayan yeryuvarlağının iki türlü hareketi vardı; günde bir kez kendi ekseni çevresinde, yılda bir kez de güneşin çevresinde dönüyordu.

Copernicus kuramı, on altıncı yüzyılda büyük bir yenilik olarak karşılanmışsa da, gerçekte, gök bilim alanında çok ileri olan eski Yunan’da daha önce ortaya atılmış bir görüştür. Bu yeryuvarlağının döndüğünü söyleyen ilk gökbilimcinin, İ.Ö. üçüncü yüzyılda yaşamış olan Sisam’lı Aristarkhos olduğu kesinlikle bilinmektedir. … Tıpkı Galilei gibi o da dinsizlikle suçlandırılmış.

Yunanlılar geometrideki büyük üstünlükleri yardımıyla belli konularda bilimsel tanıtlamalara varabilmişlerdi. Güneş tutulmasıyla ay tutulmasının neden ileri geldiğini bulmuşlar, ay üzerindeki gölgesinden Yer’in yuvarlak olduğunu anlamışlardı.
Başlangıçta Protestanlar Copernicus’a Katoliklerden daha karşıydılar. Luther, “Herkes göklerin, gökkürenin ya da güneş ile ayın değil de, yerin döndüğünü göstermek için yırtınan zıpçıktı bir yıldızcıya kulak veriyor. Kim zeki görünmek isterse, sözde bü tün sistemlerin en iyisi olacak bir sistem türetiveriyor. Bu alık, bütün gökbilimi değiştirmek isteğinde; ama Kutsal Kitap’ ta Yeşu, güneşe yerinde kalmasını söylemek gereğini duyar, yere değil” diyordu. Melanchton’un öfkesi de bundan az de ğildi; Calvin, Kutsal Kitap’tan, “Yer de berkitilmiştir, kıpırdayamaz” sözünü alarak şu sonuca varıyordu: “Copernieus’un Kutsal Ruhtan daha yetkili olduğunu söylemeye kim kalkışabilir?” On sekizinci yüzyılda bile, Wesley, bunca aşırılığı göze alamamışsa da, gökbilim alanındaki yeni öğretilerin “dinsizliğe yöneldiklerini” söylemiştir.
Güneş ile ayın, gezegenlerle durağan yıldızların günde bir kez yerin çevresinde döndükleri düşünülürken, bütün bunların bizim için varolduğunu, Yaratıcı’nın bize özel bir önem verdiğini tasarlamak pek kolaydı. … evrenin amacının belki de biz olmadığımız şüphesi uyandı; son demlerini süren kendini beğenmişliğimiz, evrenin amacı biz değilsek, hiçbir amacı yoktur belki de, diye fısıldadı.

Gökbilim alanında ikinci büyük adımı, tıpkı Galilei gibi düşünmesiyle birlikte, Kilise ile hiçbir çatışması olmayan Kepler (1571-1630) atmıştır. … yalnız gökbilimci değil iyi bir yıldızbilimciydi de -belki buna içten inanan biriydi- imparatorun ya da öbür büyüklerin yıldız falını okuyunca para kazanabiliyordu. Büyük bir açık sözlülükle, “Her canlının varoluşuna bir anlam veren doğa, yıldızbilime de gökbilime bir yardımcı, bir yoldaş olma görevini yüklemiştir,” diyordu.
Kepler’in düşüncesi apayrı bir özelliktedir. Copernicus’un varsayımına bağlanışında, düşünceleri ölçüsünde, güneşe taparlığının da büyük payı vardır.
Kepler yasalarının ilki 1609’da üçüncüsü de 1619’da yayımlandı. … gezegenlerin güneş çevresinde, odaklarından birinde güneşin bulunduğu elipsler çizdiklerini söyleyen birinci yasadır.
Galileo Galilei (1564-1642) hem bulguları, hem de Inquisition’la olan çatışmaları yönünden bu çağın en önemli bilim adamıdır.
Galilei’nin büyük değeri, vardığı her sonucu matematik formüllere aktarabilen bir güç yardımıyla, hem deneysel hem de mekanik konudaki ustalığını birleştirmiş olmasıdır.
Aristoteles bir cismin düşme hızının, o cismin ağırlığıyla orantılı olduğunu söylemişti; bu ilkeye göre, (diyelim ki) on kilo ağırlığında bir cisim ile bir kilo ağırlığındaki bir cisim aynı yükseklikten aynı anda bırakılırsa, bir kiloluk cisim, on kiloluk cismin yere varış süresinin on katı bir zamanda yere varır.
Aristoteles’ den Galilei’ye değin geçen 2000 yıl boyunca tek kişi çıkıp da Aristoteles’in düşen cisimlerle ilgili olarak ileri sürdüğü yasaların doğruluğunu sınamayı düşünmemiştir.
Bugün böyle bir sınamayı yapmak bize doğal gelebilir, ama Galilei’nin gününde deha isteyen bir işti bu.
Galilei’nin başını daha büyük derde sokan şey teleskop olmuştur. Bir Hollandalı’nın böyle bir araç bulmuş olduğunu işiten Galilei aynı aracı yapmayı başarmış, hemen ardından birçok yeni gökbilimsel gerçek bulmuştur; kendisine göre bu gerçeklerin en önemlisi Jüpiter’e bağlı uyduların var oluşuydu.

Ay’da dağların, tepelerin bulunduğu görüldü, bu kimi yönlerden büyük bir sarsıntı oldu.
Daha da korkuncu, güneşte lekeler vardı! Bunlar, Tanrı’nın yarattıklarında eksik bulma çabası olarak yorumlandı; bundan dolayı Katolik üniversitesindeki öğretmenlerin güneş lekelerinden söz etmeleri yasak edildi, kimilerinde bu yasak yüzyıllarca sürdü. Dominikçi bir keşiş … geometrinin şeytan işi olduğunu, matematikçilerin de bütün dinsizler gibi sürgün edilmeleri gerektiğini ileri sürüyordu.

Papa, Galilei’nin Inquisition önüne çıkıp işlediği yanlışları düzeltmesini, söylediklerini geri almasını buyurdu, 26 Şubat 1616’da da isteğine ulaştı. Galilei ağırbaşlılıkla, artık Copernicus’un düşüncelerini tutmayacağına, bu düşünceleri yazı ile ya da söz ile öğretmeyeceğine ant içti. Unutmamalıyız ki Bruno yakılalı daha on altı yıl olmuştu. Papanın buyruğu üzerine, yerin döndüğünü söyleyen bütün kitaplar yasak edildi.
Galilei yine de iyimser bir adamdı, bütün bu süre içinde aptallara aldırmadan düşüncelerini geliştirdi. … Dünyanın İki En Büyük Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı kitabını yazmaya başladı, 1630’da bitirdi. … Başarılı bir kitaptı, bütün Avrupa’ da kapışılarak okundu.
Galilei, Inquisition’da sorgusu yapılmak üzere bir kez daha Roma’ya çağrıldı. … Roma’ya varır varmaz Inquisition’un zindanlarına atıldı, türlü işkencelerle sözlerini geri almaya zorlandı.
Galilei herkesin önünde diz çö küp Inquisition’un düzenlemiş olduğu uzun bir yazıyı okuyarak, “Bütün işlediğim yanlışlardan dönüyorum, bütün din sizce davranışları lanetliyorum … Gelecekte yazı ya da sözle, üzerime böyle bir şüphe çekecek hiçbir düşünce ileri sürmeyeceğime de söz veriyorum.” dedi.
Kilise, denetimi altında bulunan bütün bilginlerle eğitim kurumlarının, Copernicus sistemini öğretmelerini yasak etti. Yer’in döndüğünü öğretmek 1835 yılına değin baş yasaklardan sayıldı.
Protestan tanrıbilimcilerin başlangıçta yeni kuramlara karşı tutumları hiç de Katoliklerden daha dostça değildi. Ama türlü nedenlerden dolayı, onların karşıtlığı daha etkisiz kaldı.
Protestan ülkelerde Inquisition gibi körükleyici bir kuruluş yoktu; öte yandan mezhep ayrılıkları böyle edimsel etkileri güçleştiriyordu. … Galilei’nin başına gelenleri işiten Descartes 1616’da Hollanda’ya kaçtı, oradaki tanrıbilimciler cezalandırılması için büyük bir yaygara kopardılarsa da hükümet dinsel hoşgörü ilkesinden ayrılmadı. … Protestanlık kilise adamlarının egemenliğine bir başkaldırma olarak başladı, her yerde kiliseye karşı laik güçleri destekledi.

Kuyrukluyıldızların uğursuzluk belirtisi olduklarını, atmosferde ortaya çıktıklarını ileri süren bu iki görüşü tanrıbilimciler büyük bir önemle savundular. … Yeni bir ek yapılmıştı dualara: “Türkler ile kuyrukluyıldızlardan, koru bizi ulu Tanrım”.
Aralarındaki öbür ayrılıklar ne olursa olsun, Katoliklerle Protestanlar kuyrukluyıldızlar konusunda birleşiyorlardı. … 1673’te Roma’daki Clementine College’in başı Augustin de Angelis yayımladığı bir meteoroloji kitabında “Kuyrukluyıldızlar ölümsüz gökcisimleri değildir, çünkü ay altında, atmosferde ortaya çıkarlar; göklerdeki her şey sonrasızdır, ölümsüzdür; oysa kuyrukluyıldızların bir başlangıcı, bir sonu vardır, öyleyse kuyrukluyıldızlar göklü yaratıklar olamazlar.” … Papaz Augustin kuyrukluyıldızların görünüp yitmelerinin, bu işi üzerlerine almış meleklerle ilgili olduğuna inanıyordu.
Kuyrukluyıldızların doğal yasaların konusu olabileceği, atmosferde ortaya çıkmadıkları gerçeğinin son kesin tanıtlamasını üç kişiye borçluyuz. Doerfel … Halley … Newton …
Uğursuzluk belirtisi arayan tanrıbilimciler dönüp dolaşıp depremlerle volkanlara sarılmak zorunda kaldılar. Ama bunlar da yerbilimin alanına giriyordu, daha sonra gelişen bu bilim dalı da bilgisizlik çağından kalma dogmalara yeni bir savaş açtı.

Din İle Bilim
Bertrand Russel

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Faşizmi Destekleyen felsefeci Martin Heidegger, Nazizm ve Felsefe – Doğan Göçmen

Uzun yıllardan sonra Türkiye felsefecileri (ve genel olarak aydınları) arasındaki sohbet ve tartışmalara yakından kulak misafiri olduğumda, Martin Heidegger isminin...

Kapat