BİR ANLAŞMAZLIĞIN BAŞLANGICI – ELIAS CANETTI

Broch’un yaşamımda yer aldığı beş buçuk yıl boyunca, bugün artık bütün bir yaşam için korkunç bir tehdit oluşturması nedeniyle apaçık ortada görünen bir şeyin, yani soluğun çıplaklığının yavaş yavaş farkına vardım. Broch’un çevresindeki dünyayı algılamasına yarayan asıl duyusu soluğuydu. İnsanlar durmaksızın görüyor ve işitiyordu, bu duyularını kullanmayı yalnızca geceleyin, uykuya çekildiklerinde bırakıyorlardı, Broch ise her zaman için, düğmesine basıp kapatamadığı ve ancak, benim soluk vurgulamaları dediğim duyulur duyulmaz seslerle oluşturmaya çalıştığı soluğunun ellerine teslim olmuş durumdaydı. Tanışmamızdan kısa bir süre sonra bir kimseden kurtulma yetisinden yoksun olduğunu anladım. Kişi karşısında oturmuyor ve onunla yüz yüze solumuyorsa, büyük bir kolaylıkla bir Hayır yazabilirdi gerçi ama, onun Hayır sözcüğünü sesli olarak dile getirdiğini hiç duymadım.

Sokakta karşısına bir yabancı çıksa, kolundan tutsa, hiçbir direnme göstermeksizin bu yabancının peşinden giderdi kuşkusuz. Böyle bir şeyin gerçekleştiğine hiç tanık olmadım gerçi ama böyle bir olayı gözlerimin önüne getirebiliyordum ve kendi kendime Broch’un bu yabancının peşinden nereye gideceğini soruyordum. Yanıt: yabancının soluğunun belirleyeceği bir noktaya. Merak denilen şey onda soluk kösnüllüğü diye adlandırılabilecek özel bir biçim alıyordu. Onu gözlemleyerek, atmosfer farklılaşmalarının düşündüğümüz bir şey olmadığını, insanın bu değişimin farkında olmaksızın yıllarca yaşayabileceğini anladım. Soluk alan herkes, yani kim olursa olsun, herkes, Broch’u teslim alabilirdi. Onun kadar yaş yaşamış, Allah bilir ne büyük sorunlarla boğuşmuş bir adamın savunmasızlığı müthiş etkileyiciydi. Onun için her buluşma bir tehlikeydi, çünkü biriyle buluştu mu, o kişiden ayrılamıyordu. Ayrılmak için bir başka kişinin bir başka yerde onu bekliyor olması gerekiyordu.

Kasabanın dört bir yanında bazı merkezleri vardı; bunlar birbirinden uzak noktalar olabilirdi. Diyelim Ferdinandstrasse’de Veza’nın evine mi geldi, hemen telefona uzanır ve Ea Allesch’i arardı. “Canettilerdeyim,” derdi. “Fazla kalmayacağım.” Beklendiğini biliyordu ve gecikmesi için geçerli bir neden sunuyordu. Ama bu, onun telefon etmesinin Ea’nın öfkeli yaklaşımıyla oluşmuş yüzeysel nedeniydi. Ea telefon ettiği tek kişi değildi –Ea’nın evinden geliyorsa ve nereye gideceğini de biliyorsa, onu henüz buyur etmiş bulunan Veza’ya, “Bir telefon edebilir miyim?” diye sorar ve bir başkasına nerede olduğunu söylerdi. Telefon ettiği kişi, kesinlikle kendisini bekleyen kişi olurdu, bu da akla uygun bir durumdu çünkü kaçınılmaz gecikmesinden dolayı özür dilemek zorundaydı. Gerçeklikte, sanıyorum bu telefonlar bambaşka bir amaca hizmet etmekteydi. Merkezler arası yörüngesini sağlama alıyor, çok oturmadan ayrılmak için zemin hazırlıyordu. Hiçbir beklenmedik gelişme ya da ısrar onu durdurmamalıydı.

Sokakta rastlaştığımızda, tek savunması, gözle görülür acelesiydi. Ağzından çıkan ilk sözler –selam yerine geçmekle birlikte kulağa hayli içten gelen– “Acelem var,” tümcesiydi; kollarını, kırpılmış kanatlarını hareket ettirir, kalkışa hazırlanıyormuş, uçmaya çabalıyormuş gibi birkaç kez çırpardı sonra umutsuzluk içinde kısardı bu kanatları. Böyle zamanlarda ona acır ve şöyle düşünürdüm: Zavallı adam, ne yazık ki uçamıyor! Hep böyle koşturmak hoş değil! Bu iki anlamda kaçmak demek oluyordu: birincisi, bir yerde beklendiği ve oraya gitmekte olduğu için karşılaştığı kişiden kendini koparmak zorundaydı, ikincisi, rastlantı sonucu karşılaşabileceği ve kendisini oyalayabilecek bütün herkesten kaçmak zorundaydı. Caddede yitip giderken ardından bakardım bazen: Pelerini rüzgarda kanat gibi inip kalkardı. Aslında pek hızlı hareket ediyor değildi, yalnızca öyle görünüyordu; kuş kafası ve pelerini, uçmaya çabalıyor ama bunu başaramıyor izlenimi verirdi, ama bu hiçbir zaman çirkin ya da vakur olmaktan uzak bir görünüm değildi; bu onun bir parçası, doğal hareket etme biçimi haline gelmişti.

Broch’da başkalarıyla kıyaslanamayacak şeyleri, onu tanıdığım bütün diğer insanlardan ayıran şeyleri anlatarak söze başladım, ama dahası var. Onun görünümünü ve fiziksel tepkilerini biçimlendiren o gizemli soluk alma fenomeni bir yana, onunla düşüncelerimi besleyen ve daha da uzun sürmüş olmasını dilediğim konuşmalara da giriştim. Ben ona el değmemiş bir hayran olma eğilimiyle sundum kendimi. Bir görüşler, inançlar, tasarılar fırtınası estirdim üzerine, ama onun hoşnutluğunu kazanmak için ne söylediysem, ne yaptıysam iki saat boyunca Düğün’ü okurken üzerinde bıraktığım güçlü izlenimi silemedim. Tanışmamızı izleyen birkaç yıl boyunca bana söylediği her şeyin altında bu izlenim bulunuyordu, ama bunu benim fark etmeme izin vermeyecek ölçüde nazik bir insandı o. Onu rahatsız ettiğimi ima edecek hiçbir şey söylemedi.

Düğün’de, ev çöküyor ve harabeye dönüyordu. Beni bu oyunu yazmaya iten umutsuzluğu anlıyordu elbet… O yıllarda, Broch da içinde olmak üzere pek çok kişi bu umutsuzluğu hissetmişti. Ama sanki ben hepimizi tehdit eden şeyin bir parçasıymışım gibi, bu duygunun böylesine acımasız bir biçimde dışa vurulduğunu görmek onu rahatsız ediyordu. Bu konuda kesin bir görüş oluşturduğunu da sanmıyorum. Benden on dokuz yaş büyük olması nedeniyle çok önceleri okumuş olduğu ve benden çok daha şiddetli olan Kari Kraus’a çok değer veriyordu Broch. Kraus konuşmalarımızın konusunu nadiren oluştururdu, ama Broch, onun adını hep saygıyla anardı. Onu Kari Kraus’un konferanslarından hiç birinde görmediğime kuşkum yoktu, çünkü görseydim, onunki gibi kafayı asla unutmazdım. Belki de kendisi yazmaya başladıktan sonra konferanslardan uzak durmuştu; ya da belki onlardan hoşlanmaz olmuştu. Bu durumda, benzer cehennem korkularının yönlendirdiği Düğün gibi bir yapıt elbette onu şaşkına çevirecekti. Ancak bunlar hep birer varsayım; Broch’un gizli çatışkısının ardında ne olduğunu hiçbir zaman kesinlikle öğrenemeyeceğim; belki de benim ona yönelttiğim ve bütün asılmalar gibi kaçınmaya çalıştığı ısrarlı asılmalarımdan başka bir şey değildi.

Onunla ilk konuşmam Cafe Museum’da yemek saatinde gerçekleşti, ama ikimiz de yemek yemedik. Bu, Broch’un kendi görüşünü savunduğu hararetli bir konuşmaydı. (Suskunluklarının dikkatimi çekmesi daha sonralara rastlıyor.) Konuşmalarımız uzun sürmezdi, olsa olsa bir saatte biterdi. Her seferinde, konuşmamızın devam etmesi için her şeyi verebileceğim ölçüde ilginçleştiği sırada, ansızın kalkar ve “Şimdi Dr. Schaxl’a gitmem gerek,” derdi. Dr. Schaxl onun doktoru, ruh çözümlemecisiydi ve her seferinde onunla olan randevusundan önce benimle buluştuğundan, her gün çözümlemecisine gittiği izlenimini edinmiştim. Kafama tokmak yemiş gibi olurdum; ne kadar özgür ve açık konuşursam, –söylediği her sözcük benim hevesimi arttırırdı– yanıtları o kadar daha akıllı ve etkileyici olur, söyledikleri beni o kadar daha fazla yaralardı; üstelik, o saçma Schaxl adını bir hakaret olarak algılardım.

İki kişi oturmuş konuşuyor, içlerinden biri, sözcüklerine susadığım Broch, Uyurgezerler’i yazmış olan adam, her gün yaptığı gibi (ya da bana öyle geliyordu), adı Schaxl olan ve çözümlemecilik görevini yürüten bir kadına sırlarını açmak üzere kalkıyor, cümleyi orta yerinde kesiveriyordu. Apışıp kalıyordum. Onun adına utanıyordum; Onu, hiç kimsenin duymayacağı, hatta belki de yazıya dökemeyeceği şeyleri Schaxl denen kadına anlatmak üzere bir divana uzanmış halde gözümün önüne getirmeye cesaret edemiyordum. Bir yere yatıp yüzünü göremediği biriyle konuşmasının beni neden müthiş şaşırttığını, bana neden aşağılatıcı geldiğini anlamak için konuşmamız sırasında beni dinlerken sergilediği içtenliği, gururu ve güzelliği bilmiş olmak gerekir.

Gene de bugün, Broch’un benim sözel çığlarımdan kaçıyor olması, benimle daha uzun bir konuşmaya dayanamayacağı ve bu nedenle benimle görüşme saatini, çözümlemesinden hemen önceye ayarladığı oldukça akla uygun geliyor.

Haydi bunu bir yana bırakalım, Freud’a öylesine bağımlıydı ki, Freud’cu terimleri, geçerlilikleri tartışma götürmezmişçesine, ciddi bir konuşmada yaygın olarak kabul edilmiş anlamlarıyla kullanmaktan çekinmezdi. Bu kadar çok felsefe okumuş birinin böyle davranması beni müthiş rahatsız ediyordu, çünkü bu, Broch’un Freud’u, büyük saygı duyduğu Platon’la, Spinoza ve Kant’la eşit gördüğü anlamına geliyordu. O günlerin Viyana’sında yavan sözler haline gelmiş şeyleri kendisininkiler de içinde olmak üzere, yüzyılların hayranlığıyla kutsal konuma ulaşmış öngörülerle aynı kefeye koyuyordu.

İlk karşılaşmamızdan birkaç hafta sonra Broch Leopoldstadt’daki Halk Üniversitesinde yazdıklarımdan parçalar okumamı önerdi. Kendisi de orada birkaç kez okuma yapmıştı ve beni sunmaktan mutluluk duyacaktı. Gururlandım ve kabul ettim. Okumam 23 Ocak 1933 günü yapılacaktı. Yeni yıldan önce Broch’a Kant Yanıyor’un elyazmasını getirmiştim. Birkaç hafta sonra Gonzagagasse’deki evine gidip kendisiyle görüşmemi istedi.

“Bununla ne demek istiyorsunuz?”

İlk sözleri bunlar oldu. Elinin belli belirsiz bir hareketiyle masasında durmakta olan müsveddeyi gösterdi. Öyle şaşırmıştım ki, söyleyecek söz bulamadım. Ondan bu soruyu hiç beklemezdim. Bir romanın anlamı birkaç tümcede nasıl özetlenebilirdi? Kendimi bir yanıt vermek zorunda hissettiğimden anlaşılmaz birkaç söz mırıldandım. Özür diledi ve sorusunu geri aldı.

“Bilseydiniz, romanı yazmazdınız. Doğru bir soru değildi benimki.”

Fikirlerimi dile getiremediğimi anladığından, kitabımın amacı olarak görülemeyecek her şeyi dışlayarak alanı daraltmaya çalıştı.

“Bir ahmağın başından geçenleri yazmaya çalışmadınız; asıl amacınız bu olamaz. E.T.A. Hoffman ya da Edgar Allan Poe gibi garip bir tip çizmeye de çalışmıyordunuz her halde?”

Bunlara olumsuz yanıt verdim, o da benim yanıtlarımı sorgulamadı. Gogol’un sözünü ettim. Broch benim karakterlerimin olağandışılığı, absürtlüğü karşısında şaşırdığına göre, gerçekten de örnek aldığım birinin sözünü etmem yerinde olur diye düşündüm.

“Daha çok Gogol’den etkilendim, karakterlerimin en aşırı uçta kişiler, hem gülünç, abartılı hem de korkunç olmalarını istedim, gülünçle korkuncun birbirinden ayrılamayacak denli içi içe olmalarını istedim.”

“Ürkütücü oluyorsunuz. İnsanları ürkütmek mi istiyorsunuz?”

“Evet. Çevredeki her şey ürkütücü. Artık ortak bir dil kalmadı. Kimse kimseyi anlamıyor. Kanımca kimse anlamak istemiyor. Sizin Hugeunau’nuzda beni en çok etkileyen nokta, karakterlerin kendilerini, kendi farklı değer sistemleri içine, aralarında herhangi bir anlaşmayı olanaksız kılacak ölçüde kapatmış olmaları. Huguenau benim karakterlerime çok benziyor. Bu onun konuşma şeklinde görünmüyor. O başkalarıyla konuşabiliyor. Ama kitabın sonunda bir belge var, Huguenau’nun dul Esch’den ne istediğini belirten mektubu var. Bu tümüyle kendi diliyle, katıksız bir iş adamı diliyle yazılmış. Kitapta bu adamla diğer kişiler arasında kökten bir ayrım yapıyorsunuz. Bu da tam benim düşündüğüm şey. Ben kitap boyunca, her bölümde, tek tek her karakter için aynı şeyi yapmaya çalıştım.

“Ama gerçek birer insan olmaktan çıkıyorlar. Soyutlamalar haline geliyorlar. Gerçek insanlar, birçok parçadan oluşur. Birbiriyle çelişen, çarpışan güdüleri vardır. Bunu hesaba katmazsanız, dünyanın gerçek bir görünümünü nasıl verebilirsiniz? İnsanları, insan olarak tanınmayacak hale gelecek ölçüde çarpıtmaya hakkınız var mı?”

“Bunlar karakterler. İnsanla karakter aynı şeyler değildir. Roman, karakterlerle başlayan bir yazınsal türdür. İlk roman Don Quixote’dir. Romanın başkişisi için ne diyorsunuz? İnanılmayacak ölçüde aşırı bir tip değil mi o sizce?”

“O günler farklıydı. Şövalyelerin aşk serüvenlerinin başını alıp gittiği bir dönemde, akla uygun bir karakterdi Don Quixote. Bugün insanlar hakkında daha çok şey biliyoruz. Bize, görmezden gelemeyeceğimiz bir öngörü kazandıran çağdaş ruhbilim var bugün. Edebiyat, gününün entelektüel düzeyine uygun bir işleyiş göstermeli. Zamanın gerisinde kalırsa edebiyatla ilgisi olmayan amaçlara hizmet eden bir tür dolmuş edebiyatı haline gelir.”

“Yani Don Quixote bugün bizim için hiçbir anlam taşımıyor demek mi istiyorsunuz? Bana göre o yalnızca ilk roman olmakla kalmıyor, gelmiş geçmiş romanların en iyisi olma niteliğini de hâlâ koruyor. Bana göre onda eksik olan hiçbir şey yok, bu romanda eksik olan hiçbir çağdaş bilgi yok. Hatta şunu da söyleyebilirim ki, Don Quixote çağdaş ruhbilimin düştüğü bazı yanlışlara düşmemiş. Yazar, insanı araştırma işini yüklenmiyor, bir bireyin olası bütün niteliklerini göstermeye çalışmıyor, kesin çizgilerle belirlediği ve birbirine zıt olan karakterler yaratıyor. Aralarındaki ilişki ise yazarın insanlar hakkındaki görüşünün kaynağını oluşturuyor.”

“Ama bugün bizi ilgilendiren ve bize işkence eden konuların çoğu yok kitapta.”

“Elbette olmaz; o günlerde var olmayan şeyler dile getirilemezdi. Ama bugün yeni karakterler çizilebilir; ve onları nasıl kullanacağını bilen bir yazar, bugün aklımızı kurcalayan konuları dile getirmeyi bilir.”

“Ama diğer alanlarda olduğu gibi sanatta da yeni yöntemler olmalıdır. Freud’ların Joyce’ların çağında her şey olduğu gibi kalamaz artık.”

“Ben de romanın artık farklı olması gerektiğini düşünüyorum, ama Freud ve Joyce çağında yaşadığımız için değil. Bizim günümüzün özü farklı, bu farklılık ancak ve ancak karakterler yardımıyla gösterilebilir. Roman kişileri birbirlerinden ne kadar farklıysa, karakterleri o kadar aşırı uçta, aralarındaki gerilim ya da gerginlik o kadar büyük olacaktır. Bu gerginliklerin yapısı çok, çok önemlidir. Bizi korkutuyor bu karakterler ve biz bu korkunun kendi korkumuz olduğunu görüyoruz. Korkumuzu prova etmemize yardımcı oluyorlar. Ruhbilimsel araştırmalarda da korkuyla karşılaşıyoruz ve o korkuyu anlamaya çalışıyoruz. Demek ki yeni yöntemler ya da en azından bize yeni gelen yöntemler bizi korkudan kurtarmak için oluşturulmuş bulunuyorlar.”

“Bu mümkün değil. Bizi korkudan ne kurtarabilir ki? Belki yatıştırılabilir korku, ama hepsi bu kadarla kalır. Romanınızda ve ayrıca Düğün’ de yaptığınız korkuyu arttırmak olmuş. İnsanların aşağılıklarını, kendi perişanlıklarını onların burunlarına sokuyorsunuz, onları bu kötülüklerden dolayı cezalandırıyor gibisiniz. Bunun altında yatan nedeni, asıl amacınızı anlıyorum, kendilerini düzeltmelerini, pişmanlık duymalarını istiyorsunuz. Bana Perhiz hutbesini anımsatıyorsunuz. Ama insanları cehennemle korkutmuyorsunuz, bu yaşamın içinde bir cehennem tablosu oluşturuyorsunuz. Bunu insanların açıkça göreceği şekilde, onlara bir bilinç kazandıracak biçimde nesnel bir yaklaşımla yapmıyorsunuz; tabloyu öyle bir çiziyorsunuz ki, insanlar kendilerini o tablonun içinde görüyor ve korkuyorlar, ödleri patlıyor hatta. Bir yazarın işlevi dünyaya daha çok korku salmak mıdır? Böyle yapmak iyi bir şey midir?”

“Sizin roman yazma yönteminiz farklı. Huguenau’da bu yöntemi sürekli uyguladınız. Farklı değer sistemlerini, iyilerle kötüleri karşı karşıya getiriyorsunuz. Yoksullar Derneğinde çalışan kızcağızın dinsel dünyasıyla Huguenau’nun iş dünyası çarpışıyor. Bir uzlaşma ortaya atıyorsunuz ve Huguenau tipiyle yarattığınız korkuyu kısmen hafifletiyorsunuz. Üçlü romanınızı bir solukta okudum, beni sürükleyip götürdü, içimde yeni şeyler yarattı; bunlar silinmiş de değil, şimdi, altı ay geçtikten sonra bile duygular içimde capcanlı duruyorlar. Hiç ama hiç kuşku duymadan bu kitaplarla bende yeni ufuklar açtığınızı, beni zenginleştirdiğinizi söyleyebilirim. Ama beni rahatlattınız da. Öngörü, anlayış rahatlatır, avutur. Ama öngörünün, anlamanın tek işlevi bu mudur?

“İnsanları paniğe kapılacak ölçüde telaşa düşürmekten yanasınız. Düğün’de bunu kuşkusuz başardınız. Düğünden sonra yıkım ve felâketten başka bir şey geçmedi kimsenin eline. Siz bu felâketi mi istiyorsunuz? Tam tersini istediğinizi sanıyorum. Bir kurtuluş yolu göstermekten mutluluk duyardınız her halde. Ama buna yanaşmıyorsunuz bile. Düğün’de de romanda da zalimce, acımasızca yıkımla sona erdiriyorsunuz her şeyi. Burada saygıyla karşılanması gereken ödün vermez bir tutum var, kabul ediyorum. Ama bu, umut etmekten vaz geçtiğiniz anlamına mı geliyor? Siz bir çıkış yolu bulamadınız, ya da bir çıkış yolu olduğundan kuşku duyduğunuz anlamına mı geliyor?”

“Öyle olsaydı, umutsuz olsaydım yani, yaşamı sürdürmeye dayanamazdım. Hayır, sadece gereğinden az şey bildiğimizi düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki, çağdaş psikolojiden söz etmekten hoşlanmanızın nedeni, bu bilim dalının, deyiş yerindeyse kendi bahçenizde, Viyana toplumunun belli bir bölümü içinde yeşermiş olmasından kaynaklanıyor. Bu, sizdeki belli bir yerel yurtseverlik duygusuna sesleniyor. Belki de psikolojiyi kendiniz de keşfedebilirdiniz diye düşünüyorsunuz. Söylediği her şeyi kendi içinizde görüyorsunuz. Aramak zorunda değilsiniz. Bu çağdaş ruhbilim bana tümüyle yetersiz görünüyor. Bireyi ele alıyor, tamam, o alanda kuşkusuz belli buluşları da var. Ama kitlelere gelince hiçbir şey yapamıyor, aslında bilginin en önemli olduğu alan bu, kitleler. Çünkü bugün ortaya çıkan bütün yeni güçler, güçlerini kitlelerden alıyor, topluluklardan, güruhtan alıyor. Siyasal güç elde etmek üzere ortaya çıkmış herkes, kitleleri nasıl yönlendireceğini biliyor. Ama bu yaklaşımların doğrudan doğruya yeni bir dünya savaşına yol açmakta olduğunu bilen insanlar, kitleleri nasıl etkileyeceklerini bilmiyorlar, hepimizin yıkımına giden yollarından onları nasıl döndüreceklerini bilmiyorlar. Kitle davranışının yasaları bulunup ortaya konulabilir. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz en önemli görev budur ve bugüne dek böyle bir bilimin geliştirilmesi yönünde hiçbir şey yapılmış değildir.”

“Hiçbir şey yapılamaz. Bu alanda her şey soyut ve belirsiz. Siz yanlış yoldasınız. Kitle davranış yasalarını bulamazsınız çünkü böyle bir şey yok. Zamanınızı boşa harcıyorsunuz. Bunun yaşamınızın yapıtı olarak gördüğünüzü, bu yapıta yıllarınızı, gerekirse bütün yaşamınızı vermeye kararlı olduğunuzu bana birkaç kez söylediniz. Ama vaktinizi boşa harcamış olacaksınız. Oyun yazmayı sürdürseniz daha iyi olur. Siz bir yazarsınız. Kendinizi bilim olmayan ve hiçbir zaman da olmayacak olan bir bilime adayamazsınız.”

Kitle davranışının incelenmesi konusundaki bu tür konuşmaları birkaç kez yaptık. Daha önce de söylediğim gibi Broch konuştuğu kişiye karşı, kendisini yeterinden güçlü dile getirdiğinde ona şöyle ya da böyle zarar verebilirmiş gibi, çok nazik davranıyordu. Onu en çok ilgilendiren şey, karşısındakinin bireyselliği ve bu, bireyselliğin kendisini sergilediği tartışma temeliydi. Bunun sonucu olarak tartışmalarımız çok nadir olarak şiddetli bir havaya bürünürdü; herhangi bir kimseyi aşağılamaya, üzmeye dayanamazdı, bu nedenle de haklı tarafta görünmeye pek fazla önem vermezdi.

Bu durumda o nadir şiddetli tartışmalarımız, birbirimize karşı olduğumuzu dile getirdiğimiz durumlar büsbütün çarpıcı oluyordu. Kendisine verdiğim el yazmasında hâlâ Kant diye anılan başkarakterime verdiğim ada şiddetle karşıydı. Kant Yanıyor adı da onu müthiş öfkelendiriyordu; sanki düşünür Kant’ın, acımasız kitabımda yanmak zorunda bırakılan soğuk, duygusuz bir yaratık olduğunu ima etmek istiyormuşum gibi geliyordu ona. Bunu hiçbir zaman bu kadar çok sözcükle dile getirmedi ama son derece saygın bir kişi olan bu düşünürün adını kullanmamın ona çok uygunsuz geldiğini söyledi. Nitekim, ilk eleştiri tümcesi, “Bu adı değiştireceksiniz herhalde,” olmuştu. Bu konuda hiç ödün vermiyor ve nerdeyse her karşılaşmamızda, “Adı değiştirdiniz mi?” diye soruyordu.

Adın ve kitabın başlığının her zaman için geçici olduğunu, daha onunla hiç tanışmadan önce bile, yayımlanması söz konusu olduğunda adları değiştirmeye karar verdiğimi söylemem ona yetiyordu. “Öyleyse neden şimdi değiştirmiyorsunuz?” diye üsteliyordu. “Elyazmasında değiştirin hemen.” Bu da bende bir direnme duygusu uyandırıyordu. Broch buyruk vermekten hoşlanan bir tip değildi, ama bu bir buyruk havasıyla söyleniyordu bana. Geçici olsun olmasın özgün adları elden geldiğince uzun süre korumak istiyordum. Elyazmasını olduğu gibi bıraktım ve baskı altında değil de, ben öyle istediğim için değiştireceğim zamanın gelmesini bekledim.

Broch’ un üzerinde durduğu ikinci nokta, bir kitle psikolojisi geliştirmenin olanaksız olduğuydu. Onun bu konudaki görüşü beni hiç etkilemedi. Ona bir yazar ve insan olarak hayranlık duyuyordum, (boşuna da olsa) onun sevgisini kazanmak için çaba harcıyordum gerçi ama, bu konuda ödün vermeyi aklımdan bile geçirmiyordum. Tersine, yeni buluşların yapılabileceğine, bu alanda, hiç ele alınmamış bazı ilişkilerin bulunduğuna onu inandırmaya çalışıyordum. Çoğu kez gözlemlerime gülümser, pek ilgilenmiyormuş gibi görünürdü, ama dinlerdi. Yalnızca bazı Freud’cu kavramları eleştirdiğimde öfkelenirdi. Bir keresinde paniğe kapılma ile kitlenin kaçması arasında bir ayrım yapılması gerektiğini ona anlatmaya çalıştım. Paniğe kapıldığında kitle parçalanır, tamam, diyordum. Ama hayvan sürülerinin kaçışlarında görüldüğü üzere bir kitle parçalanmadan da kaçabilir; hatta, bu kaçış sırasında kolektif bir duygu bile geliştirebilir. “Nerden biliyorsunuz?” diye soruyordu Broch. “Kaçan bir sürüde ceylan oldunuz mu hiç?”

Çok geçmeden onu daima etkileyen bir şey olduğunu anladım: “simge” sözcüğü. “Kitle simgeleri”nden söz etiğimde, kulaklarını diker, tam olarak neyi anlatmak istediğimi açıklamamı isterdi. O zamanlar yangınla kitleler arasındaki bağlantı üzerinde düşünüyordum ve Viyana’daki herkes gibi o da 15 Temmuz 1927 tarihini unutmadığından, söylediklerim üzerinde düşünür ve zaman zaman bunları konuşma konusu yapardı. Denizle denizdeki su damlacıkları konusunda söylediklerim onu çok etkilemişti. Ait oldukları o büyük bedenden ayrılmış olmaları nedeniyle elimdeki su damlacıklarına bir anlamda acıdığımı söylüyordum ben. Dinsel duygulara bir yaklaşım olarak gördüğü bu düşüncelerim, özellikle de zavallı soyutlanmış su damlacıklarına “acımam” karşısında şaşırıyordu, bu kez, “kitle psikolojisi” tasarımda dinsel bir şeyler bulmaya ve ondan bu anlamda söz etmeye başladı. Bu yaklaşıma karşı duruyordum çünkü böyle bir değerlendirme, benim fikrimin değerini başka bir alana indirgiyordu, yavaş yavaş konuyu onunla tartışmayı bıraktım.

Elias Canetti
Gözlerin Oyunu
Çeviren: Şemsa Yeğin, Payel Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz