AHMET ALTAN: HAYATIN BÜTÜN İNCELİKLERİNDEN TEKER TEKER KOPUYORUZ SANKİ…

ORKESTRA VE NİŞANCI

Hayatın bütün inceliklerinden teker teker kopuyoruz sanki, insanlığın ortak dertleri, kederleri, sevinçleri bize yabancı; artık ne bir ayrılığın ıstırabından ne bir kavuşmanın neşesinden söz eden var, ne vuslata, ne ülfete, ne uzlete, ne melale ne de bunlardan söz edenlere aşinayız, biz insanlara ve kendimize yabancıyız.

Yolun bir yarısında insani ne varsa boşandı bedenimizden, geriye ağır bir boşluk kaldı.
Tehditler var yalnızca.
Kin var.

Yaratamayanlara ve yaşayamayanlara mahsus kör ve zekâsız bir nefret var.

Fellini’nin filmindeki orkestra gibi, anık pek de ses çıkarmayan kemanlarımızı çalarken kulağımız gittikçe yaklaşan bir gümbürtüde.
Bir şeyin yaklaştığını biliyoruz.
Notalarla ilgilenmiyoruz, hep çaldığımız o şarkıyı duymuyoruz, melodiyi kaybettik, o değdiği her yere ışık taşıyan flüt sesleri, viyolonsel soloları, çalanı doruklara taşıyan kreşendolar, yaylılarla nefeslilerin sevişmesi, vurmalıların tempo tutması yok, bir gümbürtü duyuluyor yalnızca.

Kimse gülümsemiyor.

Sadece taşıyana ait acılar da kayboldu, onak bir sıkıntı sardı herkesi.

Gergin ve sinirli, gümbürtüyle yaklaşan kayanın, müziğin ve hayatın ortasına düşmesini, her şeyi tarumar etmesini bekliyoruz.

Bunu ilk bekleyen biz değiliz.

Daha önce bekleyenler de oldu.

Kayanın düştüğünü, düşünce neler olduğunu görenler de.

ingilizce derslerinde, ingilizce öğrenelim diye okuttukları bir hikâye, birden sıradan bir İngilizce dersinin sıradan bir hikâyesi olmaktan çıktı, ürkütücü bir kehanet gibi dikildi karşımıza.

Bu bir İrlanda hikâyesi.

Hani şu yıllarca İngilizlerle boğuştuktan sonra tam da anlaşma yaptıkları sırada, yararsız olduğunu yıllarca sonra anlayacakları bir iç savaşın içine düşüp birbirlerini öldüren İrlandalıları anlatan bir hikâye.

Birkaç kişinin politik ihtirası yüzünden birbirlerinin gırtlağına sarılanların hayatından minicik bir parça bu.

Şimdi bu hikâyeyi dinleyin.

Hikâyenin adı, nişancı.

İnsanların ikiye ayrılıp birbirini öldürmeye başladığı ülkenin bir kentinin bir sokağında, bir “nişancı” tüfe ğiyle birlikte bir çatıya tırmanıp gizlenir.

Sokağı gözlemeye başlar. Bir düşman beklemektedir. Öldürülecek birisidir beklediği.

Tanımadığı, hiç adını duymadığı, yüzünü görmediği, ama daha görmeden nefret edip öldürmeye karar verdiği biri.

Öldürülecek olanın kimliği hiç önemli değildir nişancı için.

O, öldürmek için beklemektedir.

O anda, bir “düşmanı” öldürdüğünde hayatın daha iyi olacağına, ulusunu ve dinini kurtaracağına inanmaktadır.

Bir tank girer sokağa.

Bir evin kapısından çıkıp dışarı bakan yaşlı bir kadın bir binayı işaret ettikten sonra telaşla içeri kaçar.

Tank, ağır ağır topunu çevirip ateş eder.

Bina yıkılır.

Bir toz bulutuyla çöker bina, taş parçaları, tahtalar fırlar, bir zamanlar birilerine yuva olan ev yerle bir olur.

Tank, evi yıktıktan sonra çıkıp gider sokaktan.

O sırada nişancının yanındaki bacaya bir tüfek mermisi saplanır.

Nişancı telaşla saklanır.

Nereden ateş edildiğine bakar.

Karşı damda da bir nişancı vardır.

O dar sokağın iki yanındaki iki binanın üstündeki iki adam arasında bir savaş başlar.

Birbirlerini vurabilmek için uğraşırlar.

Karşı taraftaki adamın da çok iyi ateş ettiğini, çok keskin bir nişancı olduğunu kısa zamanda fark eder hikâyenin kahramanı.

Saatler sürer çatışmaları.

Karşı taraftakini kandırmak için birbirlerine tuzaklar kurarlar.

Bir bacanın arkasından bir diğer bacanın arkasına sürüklenirler, bir açık yakalamaya uğraşırlar.

Birbirlerinin ustalığına saygı duymaya bile başlarlar saatler geçtikçe.

Birbirlerini öldürmeye çalışan iki düşman arasında elle tutulmaz bir ilişki oluşur sanki.

Sonra, hikâyenin kahramanı, karşı damdaki nişancının bir anlık dikkatsizliğinden yararlanıp vurur onu.

Karşı çatıdaki adam bir çığlık atıp damdan aşağı yuvarlanarak sokağa düşer.

Onun yere düşüşünü görür.

Nişancı, görevini yapmış olmanın, “ülkesini bir düşmandan daha kurtarmanın” memnuniyetiyle, damdan iner, bir başka yerde pusu kurmak için sokaktan çıkar.

Sonra, nedense, vurduğu adamı merak eder, kimdi bu kadar iyi ateş eden adam diye.

Geri döner.

Vurulmuş olan adam yüzükoyun yatmaktadır.

Adamı çevirip yüzüne bakar.

Gördüğü yüz, kardeşinin yüzüdür.

Saatlerce çarpıştıktan sonra kardeşini öldürmüştür.

Bize bu hikâyeyi ingilizce dersinde okutmuşlardı.

Ama, bugün bu hikâye yalnızca bir ingilizce dersi değil artık.

Tüfeğine davranıp birini vurmaya hazırlanan herkes, vurduğunun yüzüne baktığında kardeşinin yüzünü görebilir.

Gördü de zaten.

Görenlerin çocukları hikâyeler yazdı.

Birbirlerini öldüren kardeşlerin bundan bir çıkar sağlayamadığını, savaşmanın ne kendilerine, ne uluslarına, ne dinlerine bir yarar sağlamadığını biliyoruz şimdi.

Hayatın bütün inceliklerinden kopup insanlığın ortak dertlerinden soyunduğumuz, çok iyi yaşayabilecekken bilinmez bir nedenle bundan vazgeçerek yüzümüzü ölüme döndüğümüz bugünlerde, şiirleri, şairleri değil, acıklı hikâyeleri hatırlıyoruz.

Dilimizde dolaşan bir aşk türküsü değil, ölümle biten hikâyeler.

Kardeşin kardeşi öldürdüğü cinayetler.

Fellini’nin orkestrası gibi, ellerimizde ses çıkartamadığımız kemanlarımız, gittikçe yaklaşan bir gümbürtüyü dinliyoruz. ‘

Flütlerimiz susmuş, viyolonsellerimiz susmuş, viyolalarımız susmuş, trombonlarımız, obualarımız, klarnetlerimiz susmuş.

Gümbürtü yaklaşıyor.

Bir karaca sürüsü gibi tedirgin ve gerginiz.

Üstümüze düşecek kayayı bekliyoruz.

Duyduğumuz ne varsa ölüme ve kavgaya dair.

Hayattan, sevinçten, aşktan söz etmek gene ihanetin sınırları içine düştü.

Ateşe konmuş kara kaplı bir kazan gibi ölüm köpürüyor içimizde.

Tüfeklerini sayıyor herkes.

“Biz” ve diğerleri olarak ayrılıyoruz.

Yeminler ediliyor ölüme dair, tehditler savruluyor.

“Ben sizden değilim,” diyenler çıkmıyor.

“Ben sizden de değilim, diğerlerinden de.”

“Ben tüfeksizlerdenim, ölüme dair yemin etmeyenlerden, tehdit savurmayanlardan, dinini ve ırkını aklının yerine koymayanlardanım.”

“Ben hâlâ şiir okuyanlardanım.”

‘Ben ölürken vatanını yahut da dinini değil bir sevgiliyi düşünecek olanlardanım.”

Tüfeklerimizi saymıyoruz biz.

Kimseyi vurmayacağız.

Bizi vurmak isteyenler çok rahat bir hedef bulacaklar, vurulduğu için değil, birbirlerini vuran bir ulusun parçası olduğu için üzülüp mutsuz olan bir hedef.

Onlar tüfeklerini sayıyorlar, biliyorum.

Silahlarını ve kendilerini seviyorlar.

Silahları olmadığında ne kadar da önemsizler ve en çok buna kızıyorlar.

Eğer serseri bir oğlan gibi bu topraklardan firar edip giden akıl buralara çabucak dönmezse, damlara çıkıp bacaların arkasına saklanarak “av” bekleyecekler.

Ateş edecekler.

Biri öbürünü vuracak.

Kaçınılmaz biri vurulacak.

O filmdeki gibi kocaman bir kaya, kemanlarım çalamayan, hayatlarını yaşamayan, aşklarını unutmuş, sevmekten vazgeçmiş, insanlığın ortak dertlerinden soyunup yalnızca bu topraklarda yaşayanlara mahsus belaların içine hapsolmuş zavallı bir orkestranın üstüne düşecek.

Şarkılarını kaybetmiş olanlar, hayatlarını da kaybedecekler.

Eski hikâyeleri okumuş olmak, Fellini’nin filmini görmüş olmak, bir zamanlar şiirler söylemiş olmak, melale aşina bulunmak, hayatın herkese yaşanmak için verildiğini bilmek, bunlar hiçbir işe yaramayacak.

Ölürken ağlayan genç prensesin, “niye ağlıyorsunuz bu bir işe yaramaz ki” diyen nedimesine, “ben de onun için ağlıyorum ya” demesi gibi, bütün bunları bilmenin bir işe yaramayacağını bildiğimiz için ağlayacağız.”

O kaya düşecek orkestranın ortasına.

Tüfekler patlayacak o kaya düştüğünde.

Ve tüfeğini kaldıran herkes…

Vurduğunun yüzüne bakacak.

Ahmet Altan
Karanlıkta Sabah Kuşları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz