YASAKLAMAK HEVESLENDİRİR, ZORLUK ARZUMUZU ARTIRIR – MONTAİGNE

    “Aksi olmayan hiçbir kanıt yoktur” der en bilge felsefe okulu (Pyrroncu). Eski bir yazarın yaşamı küçümseme nedeni olarak ileri sürdüğü şu güzel sözü bir zamanlar kafamda evirdim çevirdim; “Kaybına hazırlanmamış olduğumuz şeyden değilse, hiçbir şey bize zevk veremez”: “Bir şeyi kaybetmenin acısıyla onu kaybetme korkusu eşittir.” (Seneca). O, şunu demek istiyordu, “kaybetmekten korkuyorsak yaşamın keyfini gerçek biçimde çıkaramayız.” Ama akasine yine de, daha az güvende olduğunu bildiğimiz ve bizden alınmasından korktuğumuz bu varlığa çok daha sıkı ve çok daha sevgiyle sarılıp, onu kollarımızda sıkarız. Çünkü soğuğun ateşin meydana getirdiği etkiyi güçlendirmesi gibi, istencimizin de karşılaştığı dirençle bilendiği açıktır:

    “Eğer Danae tunç bir kuleye kapatılmasaydı,
    Danae’nin hiçbir zaman Jupiter’den çocuğu olmayacaktı” (Ovidius, Amores, II, XIX, 27)

    Ve kolaylığın meydana getirdiği doymuşluğun doğallıkla zevkimize bunca ters düştüğü hiçbir şey olmaz. “Omnium rerum voluptes ipso quo debet fugare pericolo crescit.” [“Her şeyde zevk, bizi ondan kaçırtan tehlike oranında artar.” (Seneca, De beneficiis, VII, IX)].

    “Gala, yatmaktan kaçın; hazlar azaplara karışmadıkça aşkta doyum çabuk gelir.” (Martial, IV, XXXVII)

    Aşkı hep uyanık tutmak için, Licurgue, Lakedomonyalı evli çiftlerin sevişmeyi ancak gizli yapabileceklerini, onları birlikte yatmış görmenin başkalarıyla yatar görmek kadar utanç verici olduğunu ilan etti. Buluşma güçlüğü, gafil avlanma korkusu, ertesi gün utancı,

    “Ve halsizlikle sessizlik, ta derinlenden.” (Horatius, Epodes, XI, 9)

    salçaya acılığı veren budur. Aşkla ilgili şeyleri namuslu ve edepli biçimde dile getirmekten, ne denli haz verici ve eğlenceli oyunlar doğar! Şehvet kendi kendini acı çekişle coşturmaya çalışır. O en çok, yakıcı olduğu zaman ve deri sıyırdığı zaman güçlenir. Kibar fahişe Flora, Pompeius’la hiçbir zaman ısırıklarının izini bırakmadan yatmamış olduğunu söylerdi:

    “Onlar arzularının nesnesine canını yakıncaya kadar sıkıca sarılır
    ve sıkça narin dudaklara dişlerini geçirir.
    Nesne ne olursa olsun, gizli dürtüler onu yaralamaya zorlar onları;
    şiddetleri bundan ileri gelir.” (Lucretius, IV, 1076)

    Her şeyde böyledir bu; zorluk olgulara değer katar. Ancone bölgesi oturanları adaklarını Saint-Jacques de Compostelle’e, Galice’dekilerse Nortre-Dame de Lorette’e daha gönülden yapar; Liege’de Lucques banyolarına, Toscane’daysa Spa banyolarına önem verilir. Fransızlar’la dolu Roma eskrim okullarında artık Romalılar görünmüyor. Şu yüce Cato, karısı kendisiyle birlikteyken ondan bıktı, kadın başkasıyla birlikte olunca onu arzuladı.

    Kısrakların kokusunu aldığı zaman zaptedilemeyen yaşlı bir atı haraya göndererek başımdan savdım; oradaki kısraklarla kolayca doydu sakinleşti, ama bir tanesi hücresinin önünden geçtiğinde kişnemeleri ve coşkun ateşliliği tekrar başlıyordu – eskiden olduğu gibi.

    Arzumuz elimizin altında olanın küçümser ve görmezden gelir; elinde olmayanın peşinden koşar.

    “O, elinin altında olanı hor görüp, kendinden kaçanı yakalamaya çalışıyor.” (Horatius, Satirler, I, II, 108)

    Bize bir şeyi yasaklamak, ona karşı bizi heveslendirmektir.

    “Eğer kızına sahip çıkmazsan
    sonunda benim olacak.” (Ovidius, Amores, II, XIX, 47)

    Ve bize tamamıyla terk ettirmek, bizi onu hor görmeye sevk etmektir. Yokluk ve bolluk aynı sakıncayla son bulur;

    “Sen bolluktan yakınıyorsun, bense yokluktan.” (Terence, Phormion, I, III)

    Arzu ve zevk alma bize aynı biçimde sıkıntı verir. Metreslerin zorluğu can sıkıcıdır; ama doğrusu yaltaklanmaları ve kolaylıkları da öyle. Dahası, hoşnutsuzluk ve öfke, arzu edilen şey için duyduğumuz saygıdan doğduğu için, aşkı keskinleştirip ateşlendirir, ama bıkkınlık tiksinmeyi getirir; belirsiz, bulanık, usanmış ve uyuşuk bir duygudur bu.

    “Eğer bir kadın aşığını elinde tutmak mı istiyor, onu hor görsün.” (Ovidius, Amores, II, XIX, 33)

    “Âşıklar önemsemez davranın; bu yolla
    dün sizi geri çevirenin bugün size geldiğini göreceksiniz.” (Properce, II, XIV, 10)

    Poppæ, âşıklarının gözünde değerini artırmak için değilse, neden yüzünün güzelliklerini saklamayı akıl etti? Herkesin göstermeyi, herkesin görmeyi arzuladığı bu güzellikler neden topukların altına kadar örtüyle gizlenir? Bizim ve başkalarının arzularının yerleştiği başlıca yerler neden üst üste bu kadar engelle örtülür? Ve bizdeki kadınların göğüslerini korudukları şu kocaman balinalı kale burçları iştahımızı kabartmaktan, uzaklaşırken bizi kendilerine çekmekten başka ne işe yarıyor?

    “Kadın söğüt ağaçlarına doğru kaçtı; ama önce görülmek istedi.” (Virgilius, Bucoliques, III, 65)

    “Benim saldırılarıma karşı bazen entarisiyle bir duvar çekti.” (Propertius, II, XV, 6)

    Bu bakire utangaçlıkları, bu çekingen soğukluk, bu ciddi yüz, kadınların bizim onları eğittiğimizden daha iyi bildikleri şeylerin bu apaçık bilinmezliği, bizim yenme, egemen olma arzumuzu arttırmaya ve tüm bu törenin ve tüm bu engellerin iştahı önünde baş eğdirmeye değil de neye hizmet eder? Çünkü sadece zevk yok, bu yumuşak tatlılığı ve çocukça utancı şaşırtmanın, baştan çıkarmanın ve ateşimizin yasasına soylu ve örnek bir ağırbaşlılıkla boyun eğdirmenin şanı da vardır. Gerçekten de, bu şanın ihtiyata, cinsel arılığa, ılımlılığa üstün geldiği söylenir; bayanlara bu nitelikler salık verilmezse, hem onlara hem de kendine ihanet edilir. İnanın korkudan yürekleri titrer; sözlerimizden kulaklarının nafiyeti incinir; bu yüzden bizden nefret ederler ve sırnaşlarımızı bu yüzden zoraki teslim alırlar. Güzellik, ne kadar güçlü olursa olsun, bu niteliklerden olmadan değerlenemez. Bakın güzelliklerin çok daha fazla satıldığı ve en fazla zarif olduğu İtalya’da neler geçiyor; kadının kendini hoşa gider kılmak için yine de başka dış etkenler ve başka davranışlar araması gerekiyor. Aslında o, satılık ve herkesin olduğu zaman aciz ve eriyip bitmiştir de. İki benzer etki arasında, erdemli için de aynı şey geçerlidir; en fazla engel ve tehlikeyle karşılaştığımız kadını en güzeli ve en soylusu yerine koyarız.

    Kutsal Kilise’nin bunca karmaşa ve fırtınayla çalkalanması, Tanrı’nın bir inayetidir; bu tezatla inançlı ruhları uyandırmaya ve çok uzun bir sakinlikle dalmış oldukları aylaklık ile uykudan onları çekip almaya yönelik bir etkidir. Doğru yoldan ayrılanların sayısının çokluğuyla dikkatimizi olabildiğince çekmiş bu mücadele vesilesiyle çaba ve güçlerimizi canlanmış görerek bir teraziye koyduğumuzda, yararın zararı aşıp aşmadığını kendi kendime soruyorum.

    Evliliklerimizin düğümünü onları dağıtmaya yol açabilecek her şeyi ortadan kaldırarak daha sıkıca bağladığımızı sandık; ama istenç ve sevgi düğümü baskı arttıkça bozuldu ve gevşedi. Aksine, Roma’da evlilikleri çok uzun zaman baş tacı edip, bunları güvenceye alanlar için, isteyene evliliği anlaşmayla bozma özgürlüğü oldu bu; Romalılar, kaybedebilecekleri karılarına çok daha fazla bağlanıyorlardı. Kimsenin boşanma özgürlüğünü kullanmasına gerek kalmadan beş yüz yıl geçti.

    “İzin verilen şeyin çekiciliği yoktur; yasaklanmış olan ise arzuları kışkırtır.” (Ovidius, Amores, II, XIX, 3)

    Bu konuda, cezaların günahları azaltacağına çoğalttığını, doğru davranma özeni doğurmadığını, ama sadece kötülük yaparken yakalanmama kaygısı verdiğini söyleyen bir eski kişinin görüşü dile getirilebilir; çünkü buradaki aklın ve eğitimin çalışmasıdır.

    “Kökü kazındığı sanılan kötülük giderek yayılır.” (Rutillius, Itinererium, I, 397)

    Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum; ama deneyimle bildiğim, toplumun hiçbir zaman bu yolla kendini düzelmiş bulmadığıdır. Kişilerin davranışlarındaki düzen ve iyi kurallar başka şeye bağlıdır.

    Yunan tarihçileri, İskitler’in komşusu Argippeler’in vurma amacıyla sopa ve baston edinmediklerini, aralarında kimsenin saldırmayı denemediğini, ama herhangi biri bundan kaçındığı takdirde erdemlerin ve varoluşlarının kutsallığı ile güvende olduğunu, kimsenin ona el kaldırmaya göze almadığını yazar. Zaten insanlarla başka ülkeler arasında yükselen uyuşmazlıkları düzene koymak için bu kişilere başvuruluyordu. Korunması istenen bahçe ve tarlaların çitlerinin bir pamuklu iple yapıldığı bir halktır bu; ipten sınır bizim hendeklerimizle çitlerimizden daha güvenli ve ciddiydi.

    “Furem signata sollicitant. Aperta effractarius præterit.” [“Kilit hırsızları çeker, kapısı açık evi hırsız önemsemez.” (Seneca, Ep., LXVIII)]. Belki de iç savaşlarımızın şiddeti sırasında evimi koruyan, başka çarelerin arasında, içeriye kolay girilmesiydi. Savunma tecavüzü, güvensizlik hainliği çeker. Askerlerin amaçlarını, genelde kendilerine bahane ve özür yerine geçen kahramanlıklarındaki her tehlikeden onları kurtararak ve bundan şan çıkarmaya yönelik tüm nedenleri ortadan kaldırarak azalttım. Artık adaletin olmadığı bir sırada kahramanca yapılan şey her zaman onur vericidir. Onlara evimin ele geçirilişini kolay ve aldatıcı kıldım; evim kapıyı çalan herkese açıktır. Evim eski tarzda tek koruma olarak sadece bir kapıcıya sahiptir; o, kapımı korumak yerine, kibarlık ve zerafetle açar. Bu işte yalnızca yıldızların bana verdikleri hizmete sahibim. Tam olarak güvende değilse, soylu bir kişinin savunmada olduğunu göstermesi iyi değildir; çünkü bir yanı açık olan kişinin her yanı açıktır. Babalarımız savunmada güçlü yerler inşa etmeyi akıllarından geçirmedi; evlerimizi saldırıyla ve gafil avlamayla ele geçirme yolları –topsuz ve ordusuz demek istiyorum – her geçen gün koruma yollarından daha fazla çoğalıyor. Akıllar bu bakımdan kurnazlıklara çalışıyor; istila herkesin, savunmaysa sadece zenginlerin ilgisini çekiyor. Evim yapıldığı döneme göre sağlamdı; ama ben bugün evimin geçit vermeyişinin bana zorluk çıkarmasından korkarak buna hiçbir şey eklemedim. Buna barış zamanı içinde evleri daha açık kılma eğilimini, başkalarının eline geçerse tekrar geriye alınamamaları korkusunu da ekleyin. Zaten evleri güvenli hale sokmak da güçtür; çünkü iç savaşlar konusunda din bir bahane haline gelip de hukuk kisvesi altında akrabalık bağları artık güvenilmez olunca uşağınız da korktuğunuz taraftan yana olabilir. Kişisel parasal gelirler evlerimizin koruma garnizonuna bakmayı sürdüremez; bir süre sonra tükeneceklerdir. Ve kendimizi iflasa götürmeden bunu yapamadığımız gibi, üstelik daha kötü ve daha haksız bir biçimde halkı da iflasa sürüklemeden yapamayız. Şu halde kötü, çaresinin yanında çok daha ehvendir! Ve zaten, eğer bir şey yitirirseniz, dostlarınız zamanlarını size acıma yerine uyanıklık ve önlem yoksunluğunuzu, görevlerinizin gereği konusunda bilgisizliğinizi ya da ihmalkarlığınızı ayıplamakla geçirir. Bu kadar iyi korunmuş evin ele geçirilmiş olması, bende bunların korunmuş oldukları için alındıkları kuşkusunu yarattı; bu heves uyandırıyor ve saldırıda bulunanlara neden teşkil ediyor. Her korunmanın belirli bir savaşçı yanı vardır. Eğer tanrı bunu isterse, birisi benim evimi kesinkes işgal edebilecektir; ama kesin olan bir şey varsa, onu oraya benim davet etmeyeceğimdir. Savaşlardan dinlendiğim bir barınak orası. Bu küçük köşede resmi işlerin sıkıntısını çıkarmayı deniyorum; aynı zamanda ruhumun küçük bir köşesini de onlardan kaçırıyorum. Savaşımız boşuna şekil değiştiriyor, yeni taraflarla çeşitleniyor; bana gelince kımıldamıyorum. Bunca savunması güçlendirilmiş ev olduğu sırada, durumumdan biliyorum ki, Fransa’da evimin korunmasını Tanrı’ya bırakan tek kişi benim. Ne gümüş tabak çanağı, ne değerli mülkiyet evrakını, ne de halıları kaçırdım. Ne korkmaktan, ne de kendimi yarım kurtarmaktan hoşlanıyorum. Eğer toptan bir güven tanrısal iyiliği hak ediyorsa, o zaman bu sonuna kadar bana eşlik edecek; aksi takdirde, dikkate değer ve korunmaya layık yaşamımı kesinkes geriye vermek için yeterince yaşadım. Nasıl mı bu? İşte otuz yıldan beri devam ediyor.

    Michel de Montaigne
    Denemeler (III. Kitap)
    Fransızcadan Çeviren: Engin Sunar – Say yayınları

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz