“YANLIŞLIK OLMASIN DİYE SORUYORUM, BU SİZİN SEÇİMİNİZDİ, DEĞİL Mİ?” – MİLAN KUNDERA

“Artık dayanamıyorum, Tomas. Yakınmamalıyım, biliyorum. Benim için Prag’a döndüğünden bu yana, kıskanmayı yasak ettim kendime, kıskançlık etmek istemiyorum. Bütün bunları göğüsleyebilecek kadar güçlü değilim anlaşılan. Yardım et bana, lütfen.”

Kolunu Tereza’nın koluna doladı Tomas ve onu yıllar önce birlikte sık sık yürüyüş yaptıkları parka götürdü. Parkta kırmızı, mavi ve sarı sıralar vardı. Oturdular.

“Seni anlıyorum. Ne istediğini biliyorum,” dedi Tomas.

“Her şeyi yoluna koydum. Tek yapman gereken Petrin Tepesi’ne çıkmak.”

“Petrin Tepesi mi?” Birden bir kaygı dalgası kabardı içinde. “Neden Petrin Tepesi?”

“Oraya çıkınca görürsün.”

Gitme düşüncesi Tereza’nın son derece keyfini kaçırmıştı. Birden bedeni o kadar güçsüzleşti ki, oturduğu park sırasından kaldıramadı kendini. Ama anayasaya göre Tomas’a itaatsizlik etmesi mümkün değildi. Kendini ayağa kalkmaya zorladı.

Arkasına baktı. Tomas hala park sırasında oturmuş, kendisine neredeyse sevinçle gülümsüyordu. Elini sallayarak yoluna devam etmesini işaret etti Tereza’ya.

***

Prag’ın ortalık yerinden yükselip çıkan o yeşil kümbetin, Petrin Tepesi’nin eteğine vardığında Tereza çevrede hiç kimse olmadığını gördü, şaşırdı. Bu garipti, çünkü başka zamanlarda Prag’ın yarısı buralarda geziniyor olurdu. Daha da kaygılandı. Ama tepe o kadar sessiz ve sessizlik o kadar dinlendiriciydi ki, kendini bütünüyle onun kucağına bıraktı Tereza. Yukarıya çıkarken, defalarca durup arkasına baktı; aşağıda kuleler, köprüler gördü; azizler yumruklarını sallıyor, taştan gözlerini bulutlara kaldırıyorlardı. Dünyanın en güzel kentiydi gördüğü.

Sonunda tepeye vardı. Dondurma ve hatıralık eşya satan tezgahların gerisinde (hepsi de sözleşmiş gibi kapalıydı) şurasına burasına ağaçlar serpiştirilmiş geniş bir çayırlık alan uzanıyordu. Bu çayırlık alanda adamlar vardı. Altı taneydiler. Değişik sopaları ellerinde tartarak, yeni bir vuruşa hazırlanırlarken bir yandan da sahayı gözden geçiren golf oyuncuları gibi ağır ağır yürüyor ya da ayakta duruyorlardı.

Neden sonra onların yanına vardı Tereza. Altı adamdan üçü kendi oynadığı rolü oynamak üzere orada bulunuyorlardı, kararsızdılar, her türlü soruyu sormak için can atıyor gibiydiler, ama başbelası olmak istemedikleri için çenelerini tutuyorlar, çevreye soran gözlerle bakmakla yetiniyorlardı.

Öbür üçünün suratından yapmacık, lütfedercesine bir iyilik akıyordu. Bunlardan birinin elinde bir tüfek vardı. Tereza’yı görür görmez, elini salladı ve gülümseyerek, “Evet, burası,” dedi.

Tereza cevap olarak başını salladı, ama gene de son derece kaygılıydı.

Adam, “Yanlışlık olmasın diye soruyorum, bu sizin seçiminizdi, değil mi?” diye ekledi.

“Hayır, hayır, kesinlikle benim seçimim değildi!” demek kolaydı ama, Tomas’ı düşkırıklığına uğratmaya hakkı yoktu. Eve dönmek için ne gibi bir özür, bir bahane bulabilirdi ki? İşte bu yüzden, “Evet, elbette benim seçimimdi,” dedi.

Tüfekli adam sözünü sürdürdü: “Neden öğrenmek istediğimi açıklayayım. Bunu sadece, bize gelenlerin kendi arzularıyla ölüme hazır olduklarından emin olduğumuz zaman yapıyoruz. Bir hizmet olarak görüyoruz da.”

Tereza’ya bir kere daha, öyle sorgulayan bir bakışla baktı ki, Tereza yeniden, “Hayır, hayır, meraklanmayın. Benim seçimimdi,” demek zorunda kaldı.

“İlk siz gitmek ister miydiniz?” diye sordu adam.

İnfazı mümkün olduğu kadar geciktirmek istediği için, “Hayır, lütfen, hayır. Eğer mümkünse, en son ben gideyim,” dedi Tereza.

“Nasıl isterseniz,” dedi adam ve ötekilerin yanına gitti. Yardımcılarından hiçbiri silahlı değildi; tek görevleri ölecek kişilerin yanında bulunmaktı. Onları kollarından tutuyor, çayırın karşı tarafına götürüyorlardı. Çayırlık alan epey genişti aslında, göz alabildiğine uzanıp gidiyordu. Vurulacak kişiler kendi ağaçlarını seçmekte özgürdüler. Her ağacın yanında duruyor, dikkatle gözden geçiriyor, bir türlü karar veremiyorlardı. İki kişi çınar ağaçlarını seçtiler sonuçta, üçüncüsü hiç durmadan yürüyordu, anlaşılan hiçbir ağaç kendi ölümüne layık değildi. Kolundan tutan yardımcı itip kakmadan, sabırla yol gösteriyordu; sonunda adam daha ileri gidecek cesareti kaybetti ve dört bir yana dal salmış bir meşe seçti.

Ardından yardımcı, adamların üçünün de gözlerini bağladı.

Böylece gözleri bağlanmış, yüzleri göğe çevrilmiş üç adam uçsuz bucaksız çayırlıkta sırtları üç ağaca dayalı olarak durdular, beklediler.

Tüfekli adam nişan aldı ve ateş etti. Kuşların ötüşünden başka bir şey duyulmadı; tüfeğe susturucu takılmıştı. Çınara dayanan adamın yere devrilmesinden başka bir şey de görülmedi.

Tüfekli adam olduğu yerde başka bir yöne döndü ve öteki adamlardan biri sessizce yere yığıldı. Birkaç saniye geçmeden (tüfekli adam gene sadece oldugu yerde dönmüştü) üçüncü adam da çayıra yığıldı.

***

Yardımcılardan biri Tereza’ya doğru geldi; koyu mavi renkte bir kurdela tutuyordu elinde.

Tereza adamın gözlerini bağlamaya geldiğini anladı. “Hayır,” dedi başını sallayarak, “Ben görmek istiyorum.”

Ama gözlerini bağlatmamak istememesinin gerçek nedeni bu değildi. İdam mangasını gözleriyle alt eden o gözüpek kişilerden değildi Tereza. Sadece ölümü geciktirmek istiyordu. Gözleri bağlandı mı, ölümün bekleme odasına girmiş olacaktı ki oradan da dönüş yoktu.

Adam onu itip kakmadı; sadece kolundan tuttu. Çayırlık alanda yürüyorlardı, Tereza bir türlü ağaç seçemiyordu. Ona acele etmesini söyleyen yoktu, ama kendisini bekleyen sondan kurtuluş olmadığını biliyordu. İleride, çiçeklenmiş bir kestane ağacı görerek onun yanına gitti, önünde durdu. Sırtını ağacın gövdesine yasladı, başını kaldırıp yukarıya baktı. Güneşte neşeyle kıpırdaşan yaprakları gördü; çok uzaklardan gelen hafif, tatlı keman sesleri gibi, kentin gürültülerini duydu.

Adam tüfeğini doğrulttu.

Tereza cesaretinin yavaşça yitip gittiğini hissetti. Güçsüzlüğü umarsızlığa döndü, ama elinden bir şey gelmiyordu. “Benim seçimim değildi,” dedi.

Adam o an indirdi tüfeği. Yumuşak bir sesle, “Sizin seçiminiz değilse, yapamayız. Hakkımız yok buna,” dedi.

Çok sevecen bir sesle, sanki onun seçimi değilse vuramayacakları için özür diler gibi söyledi bunları. Adamın sevecenliği Tereza’nın yüreğini paraladı, yüzünü ağacın gövdesine döndü ve gözyaşlarına boğuldu.

***

Tüm bedeni gözyaşlarıyla sarsılıyordu; ağaca ağaç değil de, çok eskiden yitirdiği babası, hiç tanımadığı bir büyükbaba, büyük-büyükbaba, büyük-büyük-büyükbaba, zamanın derinliklerinden bir yerden çıkagelip pürtüklü bir ağaç gövdesi kılığına girerek yüzünü ona sunan saçı, sakalı ağarmış bir yaşlı adammış gibi sarılmıştı.

Sonra başını öte yana çevirdi. Üç adam çok uzaklardaydılar artık, yeşilliğin içinden yürüyen üç golf oyuncusu gibiydiler. Hatta tüfeklisi, tüfeğini golf sopası gibi tutuyordu.

Petrin Tepesi’nin patikalarını izleyerek aşağıya inerken, Tereza kendini vuracak olan ama vurmayan adamı düşünmekten bir türlü kendini alamıyordu. Ah, nasıl da istiyordu onu! Birisinin yardımı gerekiyordu sonuç olarak! Tomas yardıma yanaşmıyordu. Tomas ölüme yolluyordu onu. Başkası yardım etmeliydi o zaman!

Kente yaklaştıkça tüfekli adamı daha çok arzulamaya, Tomas’dan daha çok korkmaya başladı. Tereza’nın sözünü tutmamasını hiçbir zaman bağışlamayacaktı Tomas. Korkaklığını, ihanetini hiç bağışlamayacaktı. Oturdukları sokağa gelmişti, bir iki dakika sonra Tomas’ı göreceğini biliyordu. Onu görmekten o kadar korkuyordu ki, midesine sancılar girdi, kusacağını sandı.

***

Mühendis onu kendi evine çekmeye çalışıyordu. Tereza ilk iki çağrıyı geri çevirdi, ama üçüncüyü kabul etti.

Her zamanki gibi mutfakta ayaküstü bir şeyler yedikten sonra, yola koyuldu. Saat ikiden biraz önceydi.

Adamın oturduğu apartmana yaklaşırken, bacaklarının kendiliklerinden yavaşladığını hissetti Tereza.

Ama sonra, aslında onu adamın yanına yollayanın Tomas olduğu geldi aklına. Ona sık sık aşkla cinselliğin aynı şeyler olmadığını söyleyen o değil miydi? Eh işte, sadece onun sözlerini sınıyor, onları olumluyordu. Tomas’ın “Anlıyorum seni. Ne istediğini biliyorum. Her şeyi yoluna koydum. Oraya yukarıya çıkınca göreceksin,” sözleri kulaklarında çınlıyordu adeta.

Evet, Tomas’ın buyruklarına uymaktan başka bir şey yapmıyordu.

Çok kalmayacaktı; bir fincan kahve içmeye yetecek kadar; sadakatsizliğin sınırlarında gezinmek nasıl bir duyguymuş onu anlayıncaya kadar… Bedenini sınıra varıncaya kadar ittirecek, orada bir an, yakılmak üzere direğe bağlanmış gibi duracak, sonra, mühendisin kollarını dolamaya kalkıştığında, tıpkı Petrin Tepesi’ndeki silahlı adama söylediği gibi,

“Benim seçimim değildi,” diyecekti.

Bunun üzerine adam tüfeğinin namlusunu indirecek ve yumuşak bir sesle, “Senin seçimin değilse, yapamam. Hakkım yok,” diyecekti.

Tereza da yüzünü ağacın gövdesine çevirecek ve gözyaşlarına boğulacaktı.

Milan Kundera
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz