TÜRK TİYATROSUNUN EN BÜYÜK KADINI, NEYYİRE NEYİR – CAHİT IRGAT

Ve bir gün Çapek’de gördüm
Kardeşlerin mevzi değiştirdiğini
Bir aktörün astığını kendini
Gorki’de…*

Gorki’den Shakespeare’e dek tüm oynadıklarını en güzele, doruğa doğru vardırmış eli öpülecek tek aktrisimiz. Hiçbir kadın oyuncumuz onun vardığı çizgiye erişemedi daha. Elbette nedeni var bu işin: Darülmalûmat [Öğretmen Okulu] mezunuydu, formasyonu vardı, dil bilirdi, piyano çalardı, inançları vardı. Türk tiyatrosunun, tümümüzün hocası Muhsin Ertuğrul onun kocası, öyle sanıyorum ki en büyük hocasıydı da.

Yaratıcıydı. Her türlü rolü kendine çekerek değil, kendini vererek oynardı. Her role, her insana doğru. 15.11.1968 perşembe günü yolum Tepebaşı Tiyatrosu’na düştü. Ne görsem orada? Neyyire Neyir’in fotoğrafının fuayede olmayışını. Yoktu ölenler arasında. İhmalmiş, unutulmuşmuş. Bir büyük kadın bu unutulan. Türk tiyatrosunun en büyük kadını bu unutulan.

Shakespeare’deki tüm rolleri en doruğa vardırmış Neyyire Neyir, bu gerçek büyük aktris, nedense sevmezdi beni. İnsan sahne tozunu bir yutmaya görsün; artık hapı yutmuşsundur, bir daha oradan ayrılamazsın, artık geri dönemezsin. Yıllar boyunca aynı sahnede aynı çileyi doldurmuş, aynı sahnede çürümüş çürütülmüş, ölümüne dek aynı sahnede kan tüküren, çile dolduran aktörlerin arasına katıldım.

Yalnız bayram sabahları gülen şehrin havasında her zaman insanların şikâyeti vardır. Bu şehrin havasında benim de şikâyetlerim vardı. Başım İstanbul gibi uğulduyordu. Kapıcının karanlık odasından provaya yetişmek için çıktığım zaman güneş gözlerimle alay ediyordu. Prova saat 10’da başlıyordu. Aktörler daha gelememişlerdi. Bizim ihtiyar Rum kahveci İstelyo bu yoklukta bana büyük bardakla veresiye çay veriyordu. Bu sahnede öyle bir tek cümle değil, tek bir kelime bile zor elde edilirdi. Biz yeniler kırk kişiydik, kırkımız da birbirimizi tanımıyorduk. Ve … sahipsiz kalacak bir tek kelimeyi, sahiplerinin eliyle atılacak bir tek lokmayı kapmak için bekleyen kırk kobay gibiydik. Karamazov Kardeşler’deki ikiz iki kelimenin, “yeter yeter”in provasını yapmadan önce veresiye içtiğim çay bana günümü sevdirdi.
Demir kapıdan sahneye girdiğim zaman bir kadın fısıltısı duymuştum:
– İskelet geldi, tiyatromuzun iskeleti.
O kadına, o aktrise hiç nefret duymadım. Kendime, kendi halime acıdım.
Kapıcının apartman aydınlığına bakan gün görmez odacığında yatıyordum. Apartman kapıcısı bu küf kokan sürülerle kara böceklerin dolaştığı hela kokulu odada bana bir yatak vermişti. Buna karşılık benden ayda dört lira alıyordu. Veresiye veren Agop ustanın lokantasında günde bir öğün yemek yiyordum. Bu bir öğünlük yemek de bir çeyrek ekmekle bir tabak yemeği zor aşıyordu. Agop usta üç tencereden fazla kaynatmayan fakir bir lokantacıydı. Onun dükkânı, koltuklarında ekmekleriyle gelen işçilerin yedikleriyle dönerdi. Her pazar günü aç kalıyordum, çünkü Agop usta pazarları dükkânı açmaz, tencere kaynatmazdı.

Matine-suare olduğu günler, yani pazar günleri aktörler tiyatroya en nefis, en kokulu yemekleriyle gelirler, salatasından tatlısına kadar birbirlerine ikram ederlerdi. Biraz görmemişçesine, birbirleriyle yarışırcasına.

Yemekten sonra hemen kalkıp gitseler, onlardan iyi şeyler artıyordu. Ama bugün nedense hiçbir şey artmamıştı onlardan. Bana “İskelet” diyen aktrisin önünde biraz ekmek kalmıştı, onu da kapıcının kedisi Tekir’e verdiler. Artık ne olursa olsun, açlığımı istismar ederek para isteyecektim. Kimden! Kimden olursa olsun. Aklıma ilk gelen rejisör oldu. Mademki kırk kişi arasından “yeter yeter”i bana söyletmişti, beni de koruyacak, tutacak demekti. Bir mektup yazdım, antetli bir zarfla; para geldi. Bunu gönderen Muhsin Hoca’ydı.
Tiyatroda açların karnını doyurmak, tokların burnunu kırmak âdetmiş. Bunu zamanla öğrendim.

Zaten tüm figüranlar, yeniler yarı aç, yarı tok yaşardı o zamanlar. Bir salon vardı tiyatroda, piyanolu bir salon. Ancak birinci ve ikinci sınıf oyuncular girebilirdi oraya. Bizi kapısının önünden bile geçirmezlerdi. Hemen her gün uzun zaman piyano çalışırdı, Neyyire Hanım orada. Sanırım kötü piyano çalardı, çok sert basardı tuşlara. Yere de sert basardı yürürken. Sert mizaçlı bir kadındı, hırçındı, ama kişiliği olan bir sanatçıydı. Kimi sevdiği, kimi sevmediği pek bilinmezdi. Beni sevmediği muhakkaktı. Piyano çalışıyordu gene bir gün, camlı kapıyı tıkırdattım girdim, çok şaştı böylesine girişime içeri. Öyle ya birinci ve ikinci sınıf oyunculardan başkaları giremezdi buraya:
– Neden? dedim, neden “İskelet” adını taktınız bana?.. Açlık ayıp mı? Az kazanmak ayıp mı?
Ona soru sormak kimin haddine! Piyanoyu kesti bir zaman. Muhsin Bey’in beni sevdiğini düşündü belki:
– Yanlış, dedi, ben böyle bir şey demedim.
– Ama duydum, dedim. Galip Arcan da duydu, dedim.
Sert baktı gözlerime, sert bastı tuşlara. Daha fazla konuşabilmek ne haddime.
Provalara en erken o gelirdi. Rolünü en çabuk o ezberlerdi. Bir gün beş dakika geç gelmişti provaya. Ayaklarının ucuna basa basa:
– Aman çocuklar, dedi, susun, geciktiğimi Muhsin duymasın, kızar ceza verir, beni azarlar.
Karısı bile böyle korkarsa “Muhsin otoritesi”nden, biz ne yapmalıydık?
Türk tiyatrosuna gelmiş bu en büyük kadın oyuncu 1904’te doğdu. 13.11.1943 cumartesi günü biri beş geçe Alman Hastanesi’nde öldü. Çok genç, otuz dokuz yaşında.

19.7.1968
Cahit Irgat
Çok Yaşasın Ölüler

* Bu dizelere Cahit Irgat’ın şiir kitaplarında rastlanmıyor.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz