Tezer Özlü: İlk erkekle yalnız kaldığımda korkudan ağlıyorum…

Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum

Bu denli çözümsüz, dış olgulara bağımlı bir yaşamın içinde olmamak ne büyük bir mutluluk. O esir. Her gün yaşlanmaya, her gün kafasından ve gövdesinden bir şeyler yitirmeye esir. Her gün gelişen, her gün büyüyen, tüm çağlara varan bir bağımsızlığın, nesnelere dayanmayan bir özgürlüğün mutluluğuna hiç varmayacak. Anadili bile gelişmemiş. Düşünceleri, insan varoluşunun gerçeğini kavramaya yeterli değil.

Pera Palas’ın barı yıllardır sinmiş sigara izmariti kokuyor. Kalabalık yollarda ilkbaharın ilk sıcaklığı var.
Okulun arka kapısının açıldığı arnavutkaldırımlı yokuş Kuledibi’ne çıkıyor. Galata Kulesi’nin çevresi hep dar sokaklardan oluşuyor. İrili ufaklı eski evlerde genellikle yoksul Yahudiler barınıyor. Zengin Yahudiler ancak buradaki sinagogdaki ayinlere, evlenme ve cenaze törenlerine geliyorlar. Sokaklarda, bir balkondan diğerine çamaşır asılıyor. Ayaküstü şarap içilen bir küçük meyhanede bardakla kırmızı ve beyaz şarap satılıyor. İstiklal Caddesi’ne varıldı mı, yaşam hemen hızlanıyor. Dükkânlar, sinemalar, trafik her zaman canlı, yaya kaldırımları her zaman insan dolu. Tepebaşı Alanı’nda üç tahta, kırmızı tiyatro yapısı parkın yanında duruyor. Tiyatro yapılarının karşısında, kentin en güzel kahvelerinden biri olan Pelit Pastanesi var. Küçük alt salonu doldu mu, tahta merdivenlerle çıkılan balkonu açılıyor. Öğleden sonra güneşinin vurduğu bu pastane masalarında her gün temiz, ütülü örtüler serili. Artık Beyoğlu sinemalarında Amerikan dünyasının dışında kalan, bambaşka gerçeklerin filmlerini de görüyoruz. Milano Mucizesi, Bisiklet Hırsızları, Pater Pançeli, Valizli Kız…

Baylan Pastanesi girişindeki iki yanlı satış vitrinlerinden sonra, geniş, loş bir salon başlıyor. Burada ağabeyim ve arkadaşları, hemen her gün akşamüstü toplanıyor. Biz de onların efsaneleşmiş yaşamını izlemek için artık Baylan’a geliyoruz. Başlangıçta bizi aralarına almıyorlar. Başka masada oturup, Günk’le konuşuyor, sürekli olarak da onları izliyoruz. Güler yüzlü, babacan Rum garsonların hazırladığı bu rahat ortam, belki de karşılaştığımız en insancıl hava. Ağabeyim ve arkadaşları, İstanbul kentinin o yıllardaki boyutlarına sığmayan insanlar. Hemen hepsi üniversite öğrencisi. Ama hepsinin yazın, tiyatro, resim gibi, daha çok önemsedikleri bir uğraşları var. Hepsinin ortak bir tutkusu var. Paris. Oranın sanat kenti, oranın özgürlük kenti olduğuna inanmışlar. Sanatçılığın belli bir kahve, meyhane düzeni içinde, gece yaşamıyla süreceğine inanıyorlar. Her gece Yeşil Horoz, Lefter, Tosun’un Yeri, Kulüp 47 gibi lokallere gidiyorlar. (Bunların çoğu hem sanat uğraşılarını hem de meyhane geleneklerini bugün de sürdürüyorlar.) Günk’le bana Beyoğlu’nun gecelerini Hayalet Oğuz tanıtıyor.

Bir cumartesi gecesi. Balıkpazarı parlak ışıklar içinde. Hayalet, sıskalığı ile içinde kaybolduğu piyedepul pardösüsünü giymiş. Bir cebinde Günk’ün elini, bir cebinde benim elimi sıkıyor. Zayıf yüzünde elmacık kemikleri belirli. Henüz siyah gözlükleri yok. Kafasında, bir yandan tarayıp, hafif kelini örttüğü ve kendi deyimiyle “gece başı” dediği saçları daha da gür. Ağzında Bafra sigarası. Eğiliyor, Günk’ü dudaklarından öpüyor. Sonra eğiliyor, beni dudaklarımdan öpüyor. Olağanüstü rahat bir insan. Bize dünyasını gösteriyor:
— İşte burası Balıkpazarı, işte bunlar meyhane, bu adam zampara, bu iki kadın sevici, ama benimle olduğunuz için sizi sevmezler, bunlar homoseksüeller, bu karı koca çok kavga eder, adam dayak sever, kadın da onu döver, işte ağabeyinin karısını aldatmasına neden olan tiyatrocu kız……….

Hayalet, müze gezdirir gibi bize yaşamı –bir kesiti– gezdiriyor. Geç saatlerde, eve dönemediğimizde kulüplerde sabahlıyoruz. Hayalet uyumamak için hap alıyor, bize de veriyor. Ben almıyorum. Çünkü zaten uyumaya niyetim yok. Bazı geceler bizi tanıdığı, ya da o sıralarda kaldığı evlere götürüyor. Kimse yatağımıza girmesin diye, başımızda oturup bekliyor. Beklemese, birisi yatağımıza girse, daha iyi olacak.

İlk erkekle yalnız kaldığımda, onu ilk çıplak gördüğümde korkudan ağlıyorum. Bir ressamın atölyesindeydim. Benimle yatmak istiyor. Ben de hep bir erkekle yatmak istedim, ama işte şimdi ne olacağını bilemiyorum ki. Kapı çalınıyor.
— Kapıyı aç, içerdesin biliyorum,
diyor Hayalet.
Kapıyı açıyorum. Hayalet:
— Haydi giyin, herkes meyhanede bekliyor,
diyor.
— Burada kalayım, bu adamla yatayım,
diyemiyorum. Çıkıyoruz. Herkes lokantaya oturmuş, mezelerini söylemiş. Bu insanlarla nasıl bir dostluğumuz var, henüz belirlenmiş değil.
Onunla da yatamıyoruz. Evlerinde yalnızız, ama her an kapı çalabilir, biri gelebilir, sonra bu işin nasıl olacağını bilemiyorum ki…

Yabancı bir kentte, sekiz dokuz erkeğin barındığı bir odada, ilk kez bir erkekle yatıyorum. Diğerleri uyuyor. Ayrıca uyumasalar da, arkadaşlarının bir kadınla yatması çok olağan. Hiç ses çıkaramıyorum. Canım acıyor, ama diğerleri uyanmasın diye hiç ses çıkaramıyorum. Bütün gece, omzumu okşuyor. Sabah tramvay durağında ayrılıyoruz. Uzun boylu olduğunu anımsıyorum.

Hayalet ile yatmak bir kelebekle yatmak gibidir. İnsanın bacağına, ya da organına değer. Hiç sesi çıkmaz. Heyecanlandığı anlaşılmaz. Boşaldığı, ıslaklığından belli olur. Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. O dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur. Ne bir cinsel boşalma, ne de cinsel organ. Hayalet bu dostlardandır… Son yemeği birlikte yediğimiz çökmüş Degüstasyon Lokantası’nın önünden Taksim’e dek yürüdüğüm bu caddede Hayalet hep var.

Günk burs kazandı. Bir Avrupa ülkesine gidecek. Batı kültürü üzerine, batı ekonomisini de öğrenecek. Günk’ü Sirkeci’de geçiriyoruz. İşçileri Avrupa’ya götüren trenle yapacak ilk yolculuğunu…

Almanca, İngilizce. Latince. Goethe. Schiller. Rus-Alman savaşları. Karlofça-Pasarofça Antlaşmaları. Fen bilimleri. Sayıların kökleri, köklerin kareleri. Tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Ne alıp ne sattıkları. Türk yazınının en anlaşılmayan örnekleri. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması. Ezberlenen şiirler, ezberlenen sözcükler, ezberlenen formüller… Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum.

Uzun, ıslak, nemli, soğuk, gri yıllar. Erken bastıran karanlık günler. Tanınmasına izin verilmeyen erkek gövdesinin özlemiyle geçen geceler. Kara başörtülü rahibeler. Ayinleri. Isınmayan evler. Müzikhollerde çalan “es o es, la luna es o es” şarkıları, sonradan kaçakçı olan sevgililer.

Kanımıza işletilen vatan sevgisi, vatan. Kanımıza işletilen vatan, vatan, vatan…
Öğrendiklerimi unutacağım.

Yeni gelişen araba tutkusu. Devrilen bir yönetim. Devrimle değişmeyen ortam. Yüreğe işleyen Rus yazını. Değişmeye başlayan kent. Genişleyen bulvarlar. Yükselen Hilton Oteli. Birbirini sevmeyen, sevişmeyen anne babalar. Tanrısıyla evlenen rahibeler. Kanımıza işletilen aile bağları. Kanımıza işletilen vatan sevgisi, vatan. Kanımıza işletilen vatan, vatan, vatan…
Öğrendiklerimi unutacağım. Okulun önünden bir daha hiç geçmeyeceğim. Çıkmaz sokağa ve öğretmen ana babaya da dönmek istemiyorum. Benimle evlenmek isteyen, ağabeyimin arkadaşlarından biri var. Seviyor beni. Eve dönmemek için ona gideceğim. Plaklarım, kitaplarım olur. İstediğimi okurum, istediğim zaman yatarım, istediğim zaman evden çıkarım. Yalnız geceler de biter.
Çocukluğun soğuk geceleri de.

Artık gerçekleri söyleyene komünist diyorlar

Sonbaharda Burgaz Adası’na gitmek büyük bir coşkudur. Ilıkla, soğuk arası hava, yeşil çalılarla dolu tepelere tırmandıkça ısınır. Eski bir manastırın önünde oturuyorum. Bizim okulun rahibelerinden -çoktan ölmesi gereken- biri küçük adımlarla geliyor. Çok yaşlanmış. Yılları ve öğrencileri birbirine karıştırıyor. Beni tanıması beklenemez, ama düşünceleri de büsbütün karışık.
— Tanrı selamı, şivester Egine,
diyorum.
— Tanrı selamı, sen bizim okulda mısın?
diyor.
— Uzun yıllar önce bitirdim,
diyorum.
— Her şey çok karıştı. Bu böyle olmaz. Artık gerçekleri söyleyene komünist diyorlar.
Bir rahibenin ağzından okulda bu sözcüğü hiç işitmemiştim. Demek artık manastırda da komünizm konuşuluyor.
— Tanrı’ya emanet ol!
diyor.
— Tanrı sizinle olsun, Şivester!
diyorum.
Burgaz Adası’nın yeşil tepelerinden Aziz Jorj Manastırı’na doğru iniyor.
O yaz günü, Sirkeci Garı’nda Günk’ü geçirirken insanı ve erkeği öğrenmenin bu denli güç olduğunu hiç bilmiyorum. Erkeği öğrenmek için, çok erkek tanımak gerektiğini de bilmiyorum. Mutluluğun, insanın kendi kendisiyle hoşnut olmasıyla başlayacağını da bilmiyorum.

Mutluluğun, insanın kendi kendisiyle hoşnut olmasıyla başlayacağını da bilmiyorum.

Gene bir yeni sonbahar. Otobüste hiç uyumadım. Çok yorgunum. Ama uyumadım. Orta Anadolu’da ilerliyoruz. Birden gökyüzünden gecenin karanlığı kalkıyor. Koyu bir gri alacakaranlık bürüyor doğayı. Doğacak güneşin kızıllığı yayılıyor dağların ardından bozkıra. O an bozkırı da çok sevdiğimi düşünüyorum. Çocukken ıslak topraktan çıkardığımız solucanları düşünüyorum. Karlar altından fışkıran mavi, sarı, mor çiğdemleri düşünüyorum. Hiçbirini bir daha görmediğim taşralı arkadaşlarımı düşünüyorum. Toprağın ıslaklığının güzelliğini düşünüyorum. Onunla yatarken uyuşan gövdemi düşünüyorum. Ürperiyorum. İnsanın ıslaklığının güzelliğini düşünüyorum. Sayısız sevişmeler işte bu bozkırı, kuru tarlaları, güneşin kızıllığını, insan sevgisini öğretti bana, diyorum. Hiç de, belirli bir insan üzerinde toplanmıyor bu sevgi. Toprak altındaki solucanlardan, gökyüzünde yüksekliklere tırmanan ve gerilerinde bulutlardan yollar bırakan uçaklardan da öteye gidiyor.

Tezer Özlü
Çocukluğun Soğuk Geceleri

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hande Dalkılıç Piyano Dinletisi: ‘My Favorite Romantics’ Albümü

Kapat