TARTIŞMA ÜZERİNE: AYNI FİKİRDE OLMAK SON DERECE CAN SIKICI BİR ŞEYDİR! – MONTAİGNE

    Kendileri eleştiriyi kaldıramadıklarından başkalarını eleştirmeye cesaret edemiyorlar ve birbirlerinin karşısında hiçbir zaman açıkyüreklikle konuşamıyorlar.

    Başkalarını uyarmak için bazılarını mahkûm etmek bizim adaletimizin bir uygulamasıdır.

    Platon’un dediği gibi, hata işlediler diye insanları mahkûm etmek aptallıktır; çünkü olan olmuştur. Burada cezalandırmadan amaçlanan şey, onların benzer hataları tekrar yapmamalarını ya da başkalarının aynı yolu izlemesini sağlamaktadır.

    Asılan kişi islah edilmez onunla başkaları düzeltilir. Ben aynısını yapıyorum. Benim yanlışlarım da yakında doğallaşacak ve düzeltilemez hale gelecek; ama dürüst insanların kamuya sağladıkları yararı, ben belki yanlışlardan uzak durarak sağlayabilirim.

    Albius’un oğlunun ne kadar kötü yaşadığını
    ve Barrus’un sefalet içinde olduğunu görmüyor musun?
    Mirasımızı har vurup harman savurmamak için mükemmel bir örnek.” (Horatius, Sat., I, IV, 109)

    Kusurlarımı yayınlarsam ve onları kınarsam, biri onlardan korkmayı öğrenecektir. En fazla önem verdiğim ve övündüğüm yönlerimden dolayı kendimi suçlamak bana daha fazla gurur verir. İşte bu nedenle kusurlarımın üzerinde bu kadar çok duruyorum. Ama her şey yapılınca kimse kendinden eksiksiz söz edemez. Kendi kendini mahkûm etme artar, övgüler ise azalır.

    Benim kendimde eğittiğim kusurlarım beni övmekten çok suçlarlar. İşte bu nedenle ben o yanıma dönüyorum ve çoğu zaman o yönüme bakıyorum. Yaşlı Cato bilgelerin delilerden, delilerin bilgelerden öğreneceğinden daha çok şey olduğunu söylerken, kafasında böyle bir eğitim yöntemi vardı. Pausanias ise eski çağdan bir lir çalgıcısının öğrencilerini bozuk akorlar ve hatalı ölçülerden nefret ettirmek için gidip evinin karşısında oturan bir kötü çalgıcıyı dinlemeye mecbur ettiğini anlatır. Gaddarlıktan duyduğum dehşet, hiçbir merhamet örneğinin beni kendine çekmeyi beceremediği kadar merhametli olmaya itti. İyi bir seyis, benim binek oturuşumu bir savcı ya da bir Venedikli kadar düzeltemez. Kötü bir konuşma biçimi, benim konuşma biçimimi iyi konuşan birinden daha iyi düzeltir. Bir başkasının kötü davranışı beni her gün uyarır, bana yol gösterir. Rahatsız edici bir dokunuş, hoşa giden bir dokunuştan daha iyi uyandırır. Çağımız, katılmaktansa itmekle, uzlaşmadansa farklılıkla kendimizi iyileştireceğimiz bir çağdır. İyi örneklerden pek bir şey öğrenemediğim için, dersine alışık olduğum kötü örneklerden yararlanırım. Canı sıkılan insanlar gördüğümde, kendimi bir o kadar hoş olmaya zorlardım; gevşek olanları görünce bir o kadar kararlı, katı olanları gördüğümde bir o kadar yumuşak olmak için aynı şekilde kendimi zorlardım. Ama beni aşan, ulaşılması güç ölçüler hedefliyorum.

    Aklımızın en verimli ve en doğal etkinliği, bana göre sohbettir. Bu etkinliği yaşamımızdaki herhangi bir başka etkinlikten daha iyi, daha tatlı bulurum. Ve bu nedenle, eğer şu anda seçmek zorunda kalsaydım işitme ya da konuşma yetimi kaybetmektense gözlerimi kaybetmeye razı olurdum. Atinalılar ve Romalılar, aynı şekilde bu etkinliğe akademilerinde baş köşede yer veriyorlardı. Zamanımızda İtalyanlar kendi büyük çıkarları için bunun kalıntılarını sürdürüyorlar; onların zihniyeti bizimkiyle kıyaslanınca bu görülüyor. Kitapları incelemek heyecan vermeyen, dingin, sakin bir etkinliktir; oysa sohbet, aynı anda hem öğretir hem çalıştırır. Eğer değerli ve korkunç tartışmacı bir akılla görüşüyorsam, o beni böğürlerimden sıkıştırıp, sağımdan solumdan iğneler; fikirleri fikirlerimi coşturur. Kıskançlık şanın çekimidir; yarışma beni iter, kendimi aşmamı sağlar. Aynı fikirde olmak bir sohbette son derece can sıkıcı bir şeydir.

    Aklımız, sağlam ve mantıklı akıllarla iletişim sayesinde güçlendiğinden, sürekli düzeysiz ve hastalıklı akıllarla düşüp kalkmanın akla ne kadar zarar verdiğini ve yozlaştırdığını ne söylesek anlatamayız. Bunun kadar yayılan bir bulaşıcı hastalık yoktur. Bunun neye mal olduğunu bilmek için yeterince deneyime sahibim. Tartışmayı, müzakere etmeyi severim; Ama pek az kişiyle ve bana uygun insanla; çünkü büyükler seyretsin diye, aklını ve çalçeneliğini alabildiğine ortaya sermek, bana göre onurlu bir adama yakışmayan bir iştir.

    Aptallık kuşkusuz kötü bir şeydir; Ama ona tahammül edememek ve kızmak, benim yaptığım gibi kendi kendini yemek, aynı şekilde can sıkıcı olan başka tür bir hastalıktır. Ve şimdi kendimde kınamak istediğim de budur.

    Görüşmeyi kolayca koyulaştırırım ve kanılar bana derinliğine nüfuz edip kök salabildikleri bir alanı hiç bulamadıkları için tartışmaların içine özgürce atılırım. Hiçbir iddia, hiçbir inanç benimkine çok ters olsa bile beni yaralamaz. Ne kadar hafif ve saçma olursa olsun bende kesinlikle insan aklının ürünü gibi görünmeyen hiçbir fikir mevcut değildir. Yargımızı kararlar almaktan yoksun bırakan bizler, kendi görüşmelerimize aykırı, yabancı düşüncelere pek aldırmayız ve onları yargılasak da pek kulak asmayız. Teraziyi kefelerinden biri boş olduğu zaman, içine bir kocakarının boş hayallerini koyarak çalkanmaya bırakırım. Ve de tek sayıları, perşembeyi cumaya tercih etmede, masada on üçüncü olmaktansa on ikinci ya da on dördüncü olmada, yolculukta bir tavşanın yolu çapraz geçtiğini görmektense, yol boyunca koştuğunu görmekten hoşlanışımda ve nihayet sol ayağımdansa, ayakkabımı önce sağ ayağıma giymemde kesin bir parça mazeret bulunduğuna inanırım. Çevremizde önem verilen tüm bu olmayacak düşler en azından dinlenmeyi hak ediyorlar. Bana göre boş olmalarına rağmen yine de bir ağırlıkları var; pek bir şey olmayan, temelsiz halk inançları… Batıl inançtan kaçındığını sanarak bunlara yüz çevirenler belki de bir parça inatçılığa düşüyor.

    Yargılardaki çelişkiler beni ne şaşırtır, ne rahatsız eder; sadece dikkatimi uyandırıp, beni düşünmeye sevkederler. Eleştiriyi hiç sevmeyiz; eleştiri, buyurucu söylemler halinde değil de tartışma halinde ortaya çıkarsa onu benimseriz. Bir karşı görüşe rastladığımızda, doğru mu diye bakmadan haklı ya da haksız ondan sıyrılmaya bakarız. Ona el uzatacağımıza, tırnaklarımızı çıkarırız. Dostlarım tarafından, «Aptalsın sen, hayal kuruyorsun!..» diye terslenmekten hoşlanırım; çünkü iyi yetişmiş insanların kendilerini cesaretle ifade etmeleri, sözcüklerin düşüncenin gittiği yöne gitmesi hoşuma gider. İşitme duyumuzu güçlendirmemiz ve onu uzlaşım söylemlerinin yumuşaklığına karşı sertleştirmemiz gerekir. Güçlü ve canlı oldukları zaman birlikteliği ve içli dışlılığı severim; sevişmedeki ısırıklar ve kanlı tırmalamalar gibi, gözünün yaşına bakmayan dostluğu severim.

    Sohbet, kavgasızsa, şekilci ve yapaysa, çatışmadan korkuyorsa, yeterince sağlam ve erdemli değildir.

    “Çünkü çelişkisiz tartışma olmaz.” (Cicero, De fin., I, VIII)

    Bana karşı çıkıldığı zaman öfkem değil, dikkatim uyanır; bana karşı çıkana, bana bir şey öğretene doğru giderim. Gerçeklik kaygısı her ikimizin de ortak davası olmalıdır. Ama o ne yanıt verecek? Öfkenin etkisi altında yargı yetisi çoktan kararmış olarak akıldan önce karmaşa onu egemenliği altına alır. Tartışmalarımızın sonucu üzerine bahse girmek gerekir ve tartışmayı kaybetmenin maddi bir zararı olmalı ki, bu durum dikkate alınsın ve uşağım bana, “Geçen yıl, bilgisizliğiniz ve inatçılığınız size yirmi kez yüz altın eküye mal oldu” diyebilsin.

    Gerçeği bulduğum eli kutsayıp, ona bağlanır ve kendimi neşe içinde teslim ederim; daha uzaktan yaklaştığını görünce mağlup kollarımı ona uzatırım. Yeter ki bana bir okul öğretmeninin aşırı kurumlu tarzıyla davranmasın, ona tutunmaktan keyif alayım. Beni suçlayanlarla kendimi ıslah etmek için değil nezaketle uzlaşırım; kolayca boyun eğerek beni özgürce uyarmalarını kolaylaştırırım ve beslerim. Bununla birlikte zamanımda kişileri bu şekilde davranmaya ikna etmek kolay olmuyor; kendileri eleştiriyi kaldıramadıklarından başkalarını eleştirmeye cesaret edemiyorlar ve birbirlerinin karşısında hiçbir zaman açıkyüreklikle konuşamıyorlar. Düşüncelerim, pek sıkça kendi söylemiyle ters düşüp kendi kendini kınar; benim için bir başkası bunu yaptığı zaman da keyif alırım – onun eleştirileri bir başka önem taşır. Ama kibirle davranan bir kişiyle, inanılmıyorsa uyarısından pişmanlık duyan ve bu uyarıyı kabul etmeyince bunu bir hakaret sayan bir tanıdığım gibi bozuşurum. Sokrates’in, söylevlerine karşı çıkan itirazları her zaman gülerek karşıladığı söylenebilirdi; bu, onun kazanmayı kesin üstünlük gerektiren böyle bir güce sahip olmasından ve bunları yeni bir zaferin öğeleri gibi kabul etmesindendi. Ama aksine, kendi üstünlüğümüze inanmamız ve hasmımızı hor görmemiz kadar bizi hassaslaştıran başka hiçbir şey olmadığını görüyoruz; akıl yoluyla kendini yenileyen ve düzelten eleştirileri kabul etmek daha çok zayıf planlara düşer. Doğrusu ben toplumda benden çekinenleri değil, beni sarsanları ararım; Çünkü bize hayran olan ve bize yerini bırakan kişilerle iş görmek yavan ve zararlı bir zevktir. Anthistenes, çocuklarına kendilerine övgüler yönelten kişilere hiçbir zaman minnet ve şükran borcu duymamalarını öğütledi. Çatışmanın harareti içinde rakibimin akılgücü karşısında eğildiğim zaman, zayıflığı ile ona galip gelmenin keyfinden çok, kendime galip gelmenin zaferinden gurur duyarım.

    Dahası, zayıf olsalar da tüm doğrudan saldırıları kabul ettiğimi ve onayladığımı söylemeliyim; Ama kuralınca yapılmayan saldırılara çok zor tahammül ederim. Konuyu çok önemsemem; bütün görüşler benim için birdir; zaferi kimin kazandığı umrumda değildir. Eğer müzakere iyi düzen içinde sükûnetle yönetiliyorsa bütün bir gün boyunca tartışabilirim; Çünkü düzenden kastim güç ve ustalık değildir. Çobanlar ve dükkân çırakları arasındaki ağız dalaşlarında gördüğümüz düzen, ama asla bizim aramızdaki düzen değil. Doğru yoldan ayrıldıkları takdirde kabalık haline gelir; aynısını kesinlikle biz de yapıyoruz! Ama kaynaşmaları ve sabırsızlıkları onları konularından saptırmaz; söyleşileri akışını sürdürür. Sıraları gelmeden konuşsalar da, söz kesseler de, hiç değilse anlaşılırlar. Bence, biri bana yerinde cevap veriyorsa, iyi cevap veriyor demektir. Ama tartışma karışır ve çığırından çıkarsa, konuyu bırakırım, öfkeyle ve kural tanımadan işin şekline bakarım, inatla, hainlikle ve buyurgan bir şekilde tartışmaya girerim; sonradan da yüzüm kızarır.

    Bir aptalla iyi niyetle tartışmak imkânsızdır. Bu kadar coşkulu bir öğretmenin yönetiminde sadece yargı yetim değil, aynı zamanda vicdanım da saflığını yitirir.

    Tartışmalarımız da öteki “sözel suçlar” gibi yasaklanmalı ve cezalandırılmalıydı. Hep öfkenin yönettiği ve düzenlediği ne kötülükler doğururlar ve biriktirirler! Önce nedenlere, sonra da insanlara düşman kesiliriz. Tartışmayı sadece itiraz etmek için öğreniyoruz; herkes itiraz ettiğinden ve herkese itiraz edildiğinden, tartışmanın meyvesi sadece gerçeği yitirmek ve yok etmek oluyor. Bunun için, Platon ‘Devlet’inde bu etkinliği dar kafalı ve sabit fikirli kişilere yasaklıyor.

    Ne güçlü bir ayağı, ne de iyi bir yürüyüşü olan birisiyle gerçeği aramak için yola niye çıkıyorsunuz? İrdelemenin yolunu bulmak için konuyu terk etmek, konuya haksızlık etmek olmaz. Burada ortaçağ felsefesi ve yapay yollardan değil, sağlıklı bir zekânın doğal bir yolundan söz ediyorum. Sonuçta ne olacak? Biri doğuya, diğeri batıya gider; onlar rastgele fikirlerin karmaşası içinde kaybolmuş olarak konunun esasını unutur. Bir saatlik fırtınanın sonucunda ne aradıklarını bilmezler artık; biri hedefin altında, diğeri fazlaca üstünde, üçüncüsü ise yan tarafındadır. Birisi bir sözcüğe ve bir benzerliğe bağlanır, diğeri yarışa atıldığı gibi kendisine karşı çıkanlarla uğraşmaz artık ve onun için önemli olan sizin söylediğinizi değil, kendi fikrini takip etmektir. Bir başkası kendini yeterince sağlam görmeyip her şeyden ürker, her şeyi reddeder, her şeyi karıştırıp karmakarışık eder; Ama hiç değilse tartışmanın kızışmasında, mağrur bir küçümsemeyle küskünlüğünü göstererek ya da çarpışmadan en iyi şekilde kaçmak için sahte bir tevazu takınarak baş kaldırmayıp yavan bir tarzda susar. Yeter ki o vursun, ne kadar açık verdiği umrunda değildir; ötekisi sözlerini hesaplayıp, karşıt deliller gibi tartar. Öbürü ancak sesinin ve ciğerlerinin üstünlüğünü kullanır; bir başkası kendisiyle bile çelişkili konuşur. Beriki önsözlerle ve gereksiz konu dışına çıkmalarla kulaklarınızı sağır eder; bir diğeri de ağzından küfürü eksik etmez, birliktelikten ve kendisini sarsan bir aklın söyleşisinden kaçıp kurtulmak için bir “Alman tarzı ağız dalaşı”NA (kayıkçı kavgası) çalışır. Bu sonuncusu, sorundan hiçbir şey anlamaz; Ama sizi kendi tümcelerinin şekilsel sınırı ve becerikliğinin formülleri içinde esir alır.

    “Nihil sanantibus litteris” [Hiçbir şeyi iyileştiremeyen bu diplomalar.” (Seneca, Ep., LIX)]. Düşmanınıza sizi yenemeyeceğini öğretmekten daha büyük hangi zaferi umut ediyorsunuz? Mantıkla zekâsını hiç iyileştiren oldu mu? Onun güzel vaatleri nerede? “Nec ad melius vivendum nec ad commodius disserendum” [“Ne daha iyi yaşamayı, ne daha iyi akıl yürütmeyi öğretir.” (Cicero, De fin., I, XIX)]. Belagat mesleğini icra eden kişilerin umuma açık tartışmaları edepsiz kadınların çekişmelerinden daha karışık gelmiyor mu? Oğlumun konuşmayı, konuşma okullarından ziyade köşe meyhanelerinde öğrenmesini isterdim. Bir edebiyat hocasını alıp, onunla tartışın; neden sanatının üstünlüğünü bize hissettirmiyor, neden gerekçelerinin sağlamlığı ve açıklamasının güzelliğiyle kadınları ve bizim gibi cahilleri tatmin etmiyor. Nasıl oluyor da bize egemen olup, kendi bildiği gibi bizi ikna etmiyor? Bir tartışmanın temeli ve yönetiminde bu kadar üstün bir adam, yarışmasına neden hakaretler, kaşkınlıklar ve hırçınlık karıştırıyor? Başlığını, cübbesini ve Latincesini terk etsin, kulağımızı ikide bir Aristoteles ile şişirmesin, onu içimizden biri, hatta berbat biri sanırsınız. Bizi baskı altına aldıkları dil kıvraklığı, bana hokkabazlık gibi geliyor; kıvraklıkları gücümüzü ve duyularımızı tüketiyor; Ama inançlarımızı o kadar sarsmıyor: Onlar bu cambazlığın dışında, adi ve sıradan olmayan hiçbir şey yapmıyor. Bilgin olabilirler, ama daha az aptal değiller.

    Bilgiyi ona sahip olanlar kadar sever ve sayarım. Bilgi doğru kullanılırsa, insanların en güçlü ve en soylu edinimidir. Ama bilgiyi kendilerine değerli ve yetkin yapan, belleklerinin yargı yetisini buna bağlayan, “sub aliena umbra latentes” [“Başkasının gölgesine saklananlar.” (Seneca, Ep., XXXIII)] ve kitapsız hiçbir şey yapamayanlardan, çekinmeden söylüyorum, aptallardan biraz daha çok nefret ediyorum. Benim ülkemde ve zamanımda öğretilen bilgi, kafaları hiç doldurmuyor, ama para kasalarını doldurup taşırıyor. Zayıflarla karşılarsa onları eziyor ve soluğunu kesiyor, onlardan çiğ ve sindirilmesi güç bir kitle yaratıyor. Eğer ince ruhlarla karşılaşırsa onları gönüllü arıtıyor, aydınlatıyor ve tükeninceye kadar inceltiyor. Bu, kendiliğinden hiç değeri olmayan, soylu bir ruhun elinde çok yararlı bir araçtır ama bir başka ruh için tehlikeli ve zararlı bir şeydir. Daha iyisi şöyle demeliydim: Kullanımı çok değerli ve ucuza elde edilemeyen bir şeydir; kiminin elinde krallık asasıdır, kiminin elinde ise diş karıştıran bir çöp. Neyse, devam edelim…

    Şimdi bilimlerden konuşalım: bilimlerden hayatın ihtiyacı için sağlam bir yarar sağlayabilen kim bilimlere güvenmez ve ondan kuşkulanmaya başlar? Öne sürdüğünüz savla üstünlük sağladığınız zaman, kazanan gerçektir; tartışmanın düzenlemesi ve yönetimiyle üstünlük sağladığınız zaman kazanan sizsiniz. Bana öyle geliyor ki Platon ve Ksenophon’da Sokrates tartışmadan ziyade tartışanlardan yanadır, Euthydemus ve Protagoras’a bilgilerinin yetersizliklerinden daha çok konunun dışına çıktıklarını gösterir. O, önüne çıkan ilk soruya, aydınlığa çıkarmaktansa öğretmenin daha iyi olduğunu düşünen bir kişi gibi dört elle sarılır, işlemeye ve çalıştırmaya gayret ettiği zihinleri aydınlatmaya çalışır. Çabalar ve av aslında bizim gerçek amacımız olup, bunu kötü yönetmemizin hiçbir mazereti yoktur; avı kaçırmaksa başka bir şeydir. Çünkü gerçeği aramak için doğduysak da, gerçeği yakalamak başka bir iştir. Gerçek, Demokritos’un dediği gibi ‘dipsiz uçurumların dibinde saklı’ değildir, daha çok kutsal bilginin sonsuz yüksekliğindedir. Dünya, soruşturma okulundan başka bir şey değildir. Hedef amaca ulaşmak değil, bu uğurda çaba göstermektedir. Çünkü doğru söyleyen, yanlış söyleyen kadar aptallık yapabilir. Alcibiades’in öğütlediği gibi, biçim kadar öze, dava kadar savunana bakmak huyumdur.

    Ve her gün ne bilip bilmedikleriyle ilgilenmeksizin yazarları okumakla vakit geçiririm; Onların bilgilerine aldırış etmiyorum; konularına değil, bu konuları nasıl işlediklerine bakıyorum. Bana öğretmeleri için değil, onları tanımak için ünlü kafalarla iletişim kurmanın yollarını arıyorum.

    Kim olursa olsun doğru şeyler söyleyebilir; Ama bilgece ve uzmanlıkla konuşmayı çok az kişi becerebilir. Bunun için, cahilliğe bağlı yanlışlık beni derinden etkilemez; oysa, aptallık beni sinirlendirir. Pazarlığa giriştiğim kişilerin aptalca karşıt söylemleri yüzünden bana yararlı olan birçok alışverişe son verdim. Yılda bir kez bile üzerinde yetke sahibi olduğum kişiler tarafından işlenen hatalardan üzülmedim; Ama eşekçe ve saçma olan savunmalar ve özür dilemelerle her gün boğaz boğaza geliriz. Ne söyleneni, ne de neden söylendiğini anlarlar ve aynı şekilde yanıt verirler; umut kırıcı bu! Başka bir kafayla asla kafamı tokuşmam ve adamlarımın kusurlarına küstahlıklarından, can sıkıcı tarzlarından, aptallıklarından daha fazla sabır gösteririm. Aptallık yapsınlar, ama daha az yapsınlar. Onların iradelerini uyandıracağımızı mı hayal ediyorsunuz? Oysa, bir odundan hiçbir şey umulmaz, değerli hiçbir şey elde edilmez.

    Ama ya olayları olduklarından başka bir biçimde ele alırsam? Olabilir. Ve sinirlenmemi kınamamın bir nedenidir bu; Çünkü haksız olan kadar haklı olana da sinirlenmenin iyi bir şey olmadığını düşünüyorum. Çünkü kendisinden farklı olana tahammül edemeyen zorba bir mizacının kanıtıdır bu. Gerçekten de dünyanın anlamsızlıklarına sinirlenmekten ve öfkelenmekten daha büyük, daha sürekli, daha acayip aptallık olmaz; Çünkü bizi kendimize karşı, Timon ve Demokritos vari doğaya sahip olan geçmiş zamanın şu filozofu tedirgin eder. Yedi bilgeden biri olan Mison’a neden kendi kendine güldüğü sorulduğunda, “güldüğüm de tek başına” diye yanıtladı.

    Her gün kaç aptalca söz söyledim ya da aptalca cevaplar verdim? Ve başkalarına göre kim bilir ne kadar sıkça yaptım bunları? Bunlardan dolayı ben dudaklarımı ısırıyorsam, onlar ne yapmalı? Ne de olsa canlılarla iyi yaşamak ve fazlaca ilgilenmeksizin suyu köprülerin altından akmaya bırakmak ya da hiç değilse bundan çok fazla huzursuz olmamak gerekiyor. Çünkü sonuçta, nasıl oluyor da bedeni bükülmüş ve eciş bücüş birine rastlayınca sinirlenmeden tahammül ediyoruz ve aklı kıt biriyle karşılaşınca öfkeleniyoruz? Bu anormal sertlik kusurdan değil yargılayandan kaynaklanır. Platon’un şu sözünü dilimizden hiç düşürmemeliyiz: “Bir şeyi bozuk bulmam, benim de bozuk olmamdan değil midir?” Ben de hatalı değil miyim? Kınayışım benim içinde geçerli mi? İnsani yanlışların en evrensel ve en ortak olanını kırbaçlayan bilgece ve hayranlık verici bir nakarat: Sadece birbirimize yaptığımız kınamalar değil, ama eşit biçimde gerekçelerimizin, delillerimizin ve tartışmalarımızın malzemesi pek sıkça bize geri dönebilir; kendi silahlarımızın hedefi olabiliriz. Antik çağ bana bunlardan oldukça aydınlatıcı örnekler bıraktı. İşte bu konuda bulanın ustalıkla söylediği bir söz:

    “Herkes kendi gübresinin kokusunu sever.” (Erasmus, Özdeyişler, III, IV, 2)

    Gözlerimiz gerideki hiçbir şeyi görmez. Günde yüz kez komşumuzla alay ederken, kendimizle alay ediyoruz; açıkça bizim olan kusurlardan başkalarında tiksiniyoruz ve utanmadan bunlardan hayrete düşüyoruz. Daha dün, aklı başında soylu bir kişinin, yarısından çoğu yanlış (böyleleri bu tür daha kuşkulu ve daha az güvenilir konulara girmeyi pek severler) soyağaçları ve akrabalık ilişkileriyle herkesin kafasını şişiren biriyle eğlendiğine ve alay ettiğine tanık oldum. Ama alay eden kişi azıcık kendine dönüp baksaydı, karısının ailesinin ayrıcalıklarını ve bunlarla insanın canını sıkmakta ve abartmakta ondan hiç aşağı kalmadığını görecekti. Ah, kendini bizzat kocasının elleriyle gülünç duruma düşmüş gören kadının yersiz kibiri. Latince anlasalardı onlara şöyle demek gerekirdi:

    Cesaret! Eğer kendi deli değilse, sen deliliğini kışkırt.” (Terence, Andrianne, IV, II, 9)

    Eleştiren kişinin her zaman lekesiz olmasını istemiyorum; Çünkü hiç kimse aynı leke kendinde olmasa başkasını suçlamazdı. Sadece diyorum ki, bir başkasını suçlayan yargımız, kendimizi de yargılamalıdır. Kendinden atamadığı bir kusuru daha az zararlı olabildiği bir başkasından çıkarmak bir iyilik görevidir. Hatamız olduğu konusunda bizi uyaran birine, aynı hatanın kendisinde de olduğunu söylemek bana yerinde bir cevap gibi gelmiyor. O zaman ne yapmalı? Bir uyarı her zaman hoş karşılanır ve yararlıdır. Eğer burunumuz iyi koku alsaydı, çöplüğümüz bize başkalarından daha kötü kokuyor gibi gelecekti; çünkü kendi çöplüğümüzdür bu. Sokrates, ‘kendi oğluyla birlikte bir yabancıyı şiddet ve haksızlıktan suçlu bulan kişi, önce kendisini adaletin mahkûmiyetine teslim etmeli ve cazasını çekmek için cellattan aman dilemelidir, ancak ondan sonra oğlunu ve son olarak da yabancıyı adeta teslim etmelidir’ diye düşünüyor. Bu öneri biraz ağır gibi geliyorsa, en azından kendi vicdanının cezalandırılması için teslim olmalıdır.

    Duyular, bizim ilk ve özgün yargılayıcılarımız olup, şeyleri ancak dış görünüşleriyle algılarlar; şu halde, toplumumuzda evrensel ve sürekli bir teşrifat ve görünümler karışımının olması ve bunun toplumun kurallarının en iyi ve en gerçek bölümününe bağlı bulunmasına karşın şaşırtıcı değildir. Ve bununla birlikte, konumuz son derece bedensel olan insanla. Bu yıllarda aşırı derecede kendi iç dünyasına dalmış ve aşırı maddi bir din uygulamasını yürürlüğe koymak isteyenler, “din bir bölünme, bir ayrışma işareti, simgesi ve aracı olarak kalmasaydı elimizden uçup giderdi” diye düşünenler çıkmasına hiç şaşırmasınlar. Bunun aynısı karşılıklı konuşmada da olur; konuşan kişinin ağırbaşlılığı, giysisi ve durumu sıkça yararsız, hatta aptalca konuşmalara itibar kazandırır. Bu kadar sözü dinlenen, bu kadar çok korkulan bir insanın, halktan bir insana göre daha yetenekli olmadığına inanabiliriz; bunca görev, bunca resmi işlev verilen, çok küçümseyen ve çok kibirlenen bir adam, onu uzaktan selamlayan ve kimsenin kullanmadığı bir başkasından daha becerikli değildir. Bu adamların sadece sözleri değil, yüzlerini buruşturmaları da dikkate alınır ve herkes buna güzel ve geçerli yorumlar bulmaya gayret eder. Sıradan bir görüşmede taraf olma lütfunda bulunurlarsa ve onlara onaylama ve saygıdan başka bir şey gösterilirse, o zaman sizi deneyimlerinin yetkesiyle bunaltırlar; şunu duymuşlar, bunu görmüşler, şöyle yapmışlardır, “örneklerin ağırlığı altında ezilirsiniz. Ben de onlara seve seve şunu söyleyeceğim: Bir cerrahın deneyiminin meyvesi, dört veba hastası ile üç gut hastasını iyileştirmekten ve kendi uygulamalarının anılarından oluşuyorsa ve buradan nasıl bir yazgıya varacağını bilmiyorsa, kendi sanatını uyguladıkça daha bilgeleştiğini bize hissettirmez. Aynı şekilde, bir çalgı konserinde lut, klavsen, flüt birlikte bir armoni, bir bütün oluştururlar ve bunların ortak eserini dinleriz. Eğer yolculuklar ve resmi işlevler bu önemli kişileri değiştirdiyse, bunu anlayışlarında göstermelidirler. Deneyimleri biriktirmek yetmez; bunları ölçüp biçmek ve karşılaştırmak, içerdikleri fikirleri ve sonuçları çıkarmak için onları benimsemek ve damıtmak gerekir. Bugünkü kadar çok tarihçi hiç olmadı: Onları dinlemek her zaman iyi ve yararlıdır; çünkü bize belleklerinin deposundan çıkmış bir sürü akıllı ve övgüye değer bilgiler verirler ve kuşkusuz bunların büyük bir bölümü hayatı kolaylaştıran bilgilerdir. Ama şu anda aradığımız bu değildir; aradığımız, bu tarih öykücülerinin ve derleyicilerinin övgüye değer olup olmadıklarıdır.

    İster eylemlerde, ister sözler de olsun her türlü zorbalıktan nefret ediyorum. Duygularımızın aracılığıyla yargımızı yanıltan zararlı dış öğelere karşı çıkıyorum ve olağanüstü kişileri yakından gözlemleyerek, onların geri kalan diğer insanlar gibi olduklarını ortaya çıkarıyorum.

    “Aslında bu şanslı büyük insanlarda sağduyu pek ender bir şeydir.” (Juvenalis, VIII, 73)

    Her işe giriştikleri ve kendilerini fazla gösterdiklerinden, belki onları olduklarından daha zayıf algılıyoruz ve değerlendiriyoruz Hamalda taşıdığı yükten daha fazla canlılık ve güç olmalıdır. Biri tüm gücünü kullandığında, daha gücü var mı?, gücünü son noktasına kadar sınadı mı diye aklınızdan geçer; biri yükünün altında ezilirse, boyunun ölçüsünü ve omuzlarının güçsüzlüğünü gösterir. Bunun için, bilgili kişiler arasından işe yaramazlar daha çok çıkar; onlardan iyi iş adamı, iyi tüccar, iyi sanatçı olanlar vardır: Doğal güçleri buna göredir. Ama bilimin yükü ağırdır, altında ezilirler. Bu güçlü malzemeyi sergilemek ve paylaştırmak, onu kullanmak ve ondan yararlanmak için zekâlarının ne yeterli gücü, ne de becerisi var; bilim, ancak güçlü doğada bulunuyor ve bu da bir hayli ender olan bir şeydir. «Cılız akıllar» der Sokrates, «felsefenin saygınlığını bozar; çünkü felsefe kötü kullanıldığı zaman yararsız ve zararlı gibi gözükür.» İşte böyle bunuyor ve alıklaşıyorlar;

    “Bir çocuğun eğlenmek için değerli sera kumaşı giydirdiği, insan yüzünü taklit eden bir maymunun, arkasını ve sırtını açıkta bırakarak davetlileri güldürmesi gibi.” (Claudien, In Eutrop., I, 303)

    Dünyayı ellerinde tutanların, bizi yönetenlerin ve başımızda bulunanların durumu da böyledir; onlar için sıradan bir zekâ ve bizim yapabildiklerimizi yapabilmeleri yeterli değildir. Çok üstümüzde değillerse, çok aşağımızdadırlar; bize çok vaade bulundukları için, çok borçludurlar. Ve bunun için, suskunluk onlara sadece ağırbaşlı ve saygın bir hava vermez, onlara üstünlük ve yarar sağlar. Bu şekilde, ressam Appelles’i atölyesinde ziyarete gitmiş olan Megabysus, orada uzun süre tek bir laf etmeden sessiz durdu; sonra onun eserleri üzerine söylev vermeye başladı. Ve azarı yedi: “Sessiz dururken, kolyelerin ve şatafatlı giyiminle büyük bir şey gibi görünüyordun; Ama şu konuşmanı işitince atölyemdeki çıraklar bile seni horlar.” Bu görkemli süsler, bu haşmet ona halktan biri gibi cahilce konuşma ve resimden bu kadar densizce söz etme hakkı vermiyordu; dış görünüşünün sağladığı yetkin biri görüntüsünü sessizliğiyle muhafaza etmeliydi. Benim zamanımda, soğuk tavırları ve az konuşmaları, nice aptalın bilge ve yetenekli diye ün yapmasını sağladı.

    Saygınlıklar ve görevler, ister istemez liyakatten daha fazla sosyal statüye göre veriliyor ve bunun için krallara kızmakla hata ediliyor. Aksine, onların pek az imkânlarla pek mutlu tercihler yapmaları hayret vericidir:

    Bir hükümdar için en büyük meziyet uyruklarını tanımaktadır.” (Martialis, VIII, XV.)

    Çünkü doğa onlara en iyilerini ayırt etmeleri, irademizin ve kesin değerimizin bilgisini bulmaları için bunca kişinin üzerine yayabilecek bir göz vermedi. Onların kesinlikle bizi beklentilerine göre ve soysop, zenginlikler, fikirler ve ünlülük bakımından el yordamıyla seçmesi gerekiyor; ama bunlar oldukça zayıf kanıtlardır. Adil yargılamanın ve insanları akla göre seçmenin yolunu bulan, bir çırpıda en mükemmel yönetim biçimini kurmuş olurdu.

    Evet, ama bu büyük meseleyi iyi sonuçlandırdı” denir. Bu gerçekten de bir şeydir; ama yeterli değildir. Çünkü tahminleri sonuçlara göre yargılamamak gerektiği haklı olarak kabul görüyor. Kartacalılar, komutanlarının kötü kararlarını sonucu olumlu olsa bile cezalandırıyorlardı. Roma halkı da, komutanlarının davranışları başarılarına uygun değilse, çok büyük ve yararlı zaferleri çoğu zaman kabul etmediler. Genelde dünya işlerinde kaderin bize ne kadar güçlü olduğunu göstermek ve tahminlerimizi bozmaktan zevk almak için, beceriksizleri bilge yapmasa da onları erdemle rekabet edecek şekilde şanslı kıldığını saptarız. Kader, aynı zamanda kendisi tarafından gizlice düzenlemiş eylemleri desteklemeyi de sever; bunun için, aramızdan en saftorikler hemen her gün birçok kamusal ve özel alanda çok büyük işlevi iyi sonuçlandırırlar. Persli Sirannez’in düşünceleri bu kadar bilgeceyken işlerinin kötü gitmesine şaşıran kişilere, “ben düşüncelerimin tek hakimiyim; Ama işlerimin başarısına gelince, burada karar veren kaderdir” demesi gibi. O halde koşullar tersine çevrilirse, sözünü ettiklerim aynı şekilde yanıtlayacaktır;

    “Kaderler kendi yollarını bulurlar.” (Virgilius, Aeneas, III, 395)

    Sonuç, sıkça çok kötü bir yönetimi haklı çıkartır. Bizim müdahalemiz olağan bir müdahaledir; çoğu zaman âdet olduğu için üstelik akılsızca müdahale ederiz. Bir keresinde şansa bağlı bir işin büyüklüğü beni şaşırtmıştı; işleri başarıyla yürütenlerin kullandıkları yöntemi öğrendim; sıradan görüşlerden başka bir şey bulamadım; Ama en sıradan ve en çok yararlanılan fikirler, belki de uygulamada en güvenilir ve en kullanışlı olan fikirlerdir.

    En düz nedenler en sağlam nedenler olabileceği gibi, en bayağı, en gevşek ve en çok bilinen nedenler neden meselelere en uygun nedenler olmasın? Kral Kurulları’nın yetkesini muhafaza etmek için pek bir şey bilmeyen kişilerin buna katılmasına ve de engel parmaklığının daha ötesini görmelerine ihtiyaç yoktur. Kurulun ünlenmesi için bütünüyle saygı görmesi gerekmektedir.

    Bir işe girişirken konuyu kabaca düşünürüm ve ilk görüşlerimi bir daha gözden geçiririm; işin önemli ve asıl bölümünü kadere bırakmayı alışkanlık edindim.

    “Gerisini tanrılara bırak.” (Horatius, Odlar, I, IX, 9)

    Mutluluk ve mutsuzluk, bana göre iki egemen güçtür. İnsan bilgeliğinin kaderin yerini doldurabileceğini düşünmek pek akıllıca bir şey değildir. Nedenlere ve koşullara hakim olup, işinin gelişmesini kendi eliyle yürütmeyi hayal eden kişinin girişimi boşuna bir çabadır; özellikle de savaş tahminleri. Kolayca gözlemlenebildiği gibi, bazen aramızda askerliktekinden daha fazla kollama ve ihtiyat olmuştur. Olayların sonuçları üstünde elimizden bir şey gelmediği için belki de yolumuzu kaybetmekten korkuyoruz.

    Hatta daha fazlasını söyleyeceğim: Bilgeliğimiz ve düşüncemiz bile esas olarak talihin çizdiği yolu takip ediyor. İradem ve düşüncem bir öyle, bir böyle davranır ve bu hareketlerin çoğu bensiz oluşur, aklımın tepkileri ve çırpınışları gündelik ve rastlantısaldır.

    “Ruhun eğilimleri sürekli değişim halindedir:
    Rüzgârin bulutları önüne katması gibi
    onu bazen bir tutku, bazen bir başka tutku sarsar.” (Virgilius, Georg., I, 420)

    Kentlerde kimlerin en güçlü olduğuna ve işlerini en iyi yaptığını gözlemleyin; genelde, bunların daha az zeki kişiler olduklarını görürsünüz. Çocukların, kadınların ve delilerin büyük devletleri, en yetenekli hükümdarları gibi başarılı bir şekilde yönettikleri olmuştur; Thucydides, “kaba saba olanlar bu işte mahir olanlardan daha başarılı olur” diyor. Bahtlarının açık olmasını onların bilgeliğine veririz.

    Bir insan sadece talihin sayesinde yükselir ve yükselmesine bakarak onun becerikli olduğunu ilan ederiz.” (Plaute, Pseudolus, II, II, 15)

    Bu nedenle kesinlikle diyorum ki, her halükârda olaylar değerimizin ve yeteneklerimizin zayıf kanıtlarıdır.

    İşte tam bu noktada, bir insanın lâyıkıyla yükseldiğini görmek gerekir diyorum. Üç gün önce tanıdığımızda gözümüze çarpmayan bir insan, biz farkına varmadan görüşlerimize büyüklüğü ve yeteneği sızdı ve itibarı ve yaşam tarzı yükseldi diye değerinin de yükseldiğine kendimizi inandırmaya başlarız. Onu gerçek değerine göre değil, bulunduğu yerin ayrıcalığına göre sayı sayar gibi yargılarız. O, talih bir dönüversin, kalabalığın ortasına düşer ve herkes onu bu derece yükseğe neyin ulaştırdığını hayretle sorgular: “Gerçekten o mu, oradayken başka yetenekleri yok muydu? Hükümdarlar bu kadar az şeyle yetinir mi? Meğer kimlerin elindeymişiz…” Zamanımda sıkça gözlemlediğim bir şeydir bu. Güldürülerde takılan büyüklük maskesi bile bir biçimde bizi duygulandırır ve yanıltır. Benim krallarda hayran olduğum şey, binlerce hayranları olmasıdır. Yeteneklerimizden başka her şey onlara boyun eğmelidir. Aklım eğilip bükülmez, dizlerim eğilir.

    Melanthius, Dionysius’un büyük felaketi hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, “dili o kadar kapalı ki, hiç gidip görmedim” diye cevap verir. Aynı şekilde büyük kişilerin söylevlerini yargılayanların çoğu, “onun konuşmasındaki ağırbaşlılık, yücelik ve azamet, söylediklerini anlaşılmaz hale getiriyordu” diyebilirlerdi.

    Antisthenes, bir gün Atinalılar’ı topraklarını sürmede atları kadar eşekleri de kullanmalarına ikna etmeye çalışıyordu. Eşeğin bu hizmeti görmek için dünyaya gelmediği cevabını alınca, “önemi yok” diye karşılık verdi, “sadece vereceğiniz emirlere bağlı bu. Savaşlarınızı yönetmek için kullandığınız en cahil ve yeteneksiz kişiler, sizin buyruğunuzla anında çok değerli oluyorlar ya.”

    Aralarından seçtikleri kralı kutsallaştıran ve onurlandırmakla yetinmeyip ona tapan pek çok halkın uygulaması bununla karşılaştırılabilir. Meksikalılar, kral yaparak sanki tanrılaştırılmışlar gibi taç giyme töreni tamamlandıktan sonra krallarının yüzüne bakmaya cesaret edemezler. Krala içirdikleri andlar arasında dinlerini, yasalarını, özgürlüklerini olduğu gibi muhafaza etmek, mert, doğru ve iyiliksever olmak vardır; o da güneşi alışıldık ışığıyla yürütmeye, gerektiğinde yağmur yağdırmaya, akarsuları yataklarında tutmaya, toprağı halkına gerekli her şeyi ürettirmeye de yemin eder.

    Bu ortak tutuma karşıyım; bir insanın yeteneğine halk dalkavukluğu eşlik edince ben onun yeteneklerini küçümsüyorum. Bakın, yerinde konuşmak, konusunu seçmek, haşmetli bir yetkeyle görüşmeyi kesmek ya da değiştirmek, itirazlara karşı sevgi ve saygıyla titreyen bir topluluk önünde kendini basit bir baş hareketi, bir gülümseyişle savunmak ne kadar üstünlük sağlar.

    Çok büyük bir servete sahip bir kişi, sofrasında çok büyük bir rahatlıkla tartışılmakta olan önemsiz bir sorun üzerinde fikir yürütürken söze tam olarak şöyle başladı: “… başka türlüsünü söylen, bir yalancı ya da bir cahil olabilir ancak, vb.” Bu felsefi bakış açısını elde bir hançerle izleyin!

    İşte büyük yararını gördüğüm bir başka uyarı: Tartışmalarda ve görüşmelerde bize doğru gelen tüm sözler anında kabul edilmemelidir. İnsanlarda bilmediğimiz ne yetenekler var. Şöyle ya da böyle iyi bir söz yaratabilir, konuya bir yanıt verebilir, bir özlü söz dile getirebilir ve gerçekte gücünü bilmeden bunları söyleyebilir; her alıntıyı tutmamalı, belki benim kendi örneğim üzerinde doğrulama yapılacaktır! Güzelliği ve gerçekliği ne olursa olsun her zaman duyulan sözlere pes etmek gerekmez. Tüm yanlarıyla söyleyenin zihnine nasıl yerleşmiş olduklarını incelemek için, sanki anlamıyor gibi, ya kasıtlı olarak bunlarla mücadele etmek ya da bunlardan biraz geride durmak gerekir. Rakibin kılıcını kendi kendimize saplayabilir ve darbeye yardımcı olabiliriz. Bir zamanlar çatışmanın zorunluluğu ve acilliği içinde umduğumdan ve beklediğimden daha büyük gedikler açan karşılıklar verdim; ben sayı olarak veriyordum, onlar ağırlık olarak kabul ediyorlardı. Aynı şekilde, güçlü birisiyle tartıştığım zaman daha o söylemeden varacağı sonucu söylemek hoşuma gider; onu kendini yorumlama zahmetinden kurtarırım ve henüz ortaya çıkan, daha olgunlaşmamış düşüncesini uyarmaya çalışırım (zihninin düzeni ve haklılığı beni uyarır ve uzaktan tehdit eder). Diğerleriyle tersini yapıyorum; onların söylediklerini olduğu gibi anlamak gerekir; hiçbir şeyi önceden tahmin etmek gerekmiyor. Genel ifadelerle ‘bu iyidir, şu iyi değildir’ diye kararlaştırılırsa ve bir de başarılı olurlarsa, onların yerine bunu ‘rastlantı’nın başarıp başarmadığını kendinize sorun.

    Ama yargılarına bir sınırlama getiriyor ve onu biraz daraltıyorlarsa, bunu neden ve nerede yaptıklarına bakın. Çok sık gördüğüm bu genel yargılar bir şey ifade etmezler. Bunlar, bütün halkı olduğu gibi sürü halinde selamlayan insanlar. Halkı gerçekten tanıyanlar onları adlarıyla ve bireysel olarak selamlarlar ve belirtirler. Ama bu rastlantıya kalmış bir iştir. Temeli zayıf insanların okudukları bir eserde güzel buldukları bir şeyin altını çizerek kurnazlık yapmak isterken, hayranlıklarını çok kötü şeylerden yana yapınca, bize yazarın mükemmelliğini kanıtlayacak yerde, kendi cahilliklerini kanıtladıklarını çok sıkça görürüm. Virgilius’tan bir sayfanın okunuşunu dinledikten sonra, «İşte bu güzel» diye haykırmak hiçbir tehlike yaratmaz. Ve çok bilmişler işin içinden böyle sıyrılıyor. Ama bunu adım adım takip edenler ve hassas ve seçkin yargılarla iyi bir yazarın sözlerini, tümcelerini, buluşlarını ve birbiri ardına tüm niteliklerini tartarak kendi kendini aştığı yerleri görmeye çalışanlar için bir sorun yok! “Videndum est non modo quid quisque loquatur, sed etiam quid quisque sentiat, atque etiam qua de causa quisque sentiat” [“Herkesin sadece ne dediğine değil, ne düşündüğüne ve düşüncelerinin nedenine de bakmak gerekir.» (Cicero, De officiis, I, XLI)]. Her gün aptalların aptalca olmayan sözler söylediklerini duyuyorum. Onlar iyi şeyler söylüyor; bunları nereye kadar anladıklarını ve hangi yollarla kavradıklarını öğrenmeye çalışalım. Aslında onlara ait olmayan, sadece yedekte tuttukları bu güzel sözü ya da güzel aklı kullanmalarında onlara yardım ederiz. O sözü tesadüfen ve el yordamıyla dile getirdiler; ona biz saygınlık ve değer katarız. Onlara yardım ediyorsunuz; neye yarar? Size karşı hiçbir minnet duymazlar ve bu konuda daha da aptallaşırlar. Onlara yardımda bulunmayın; bırakın kendileri yapsın. Konuya yanmaktan korkan kişiler gibi yaklaşacaklardır; ne sunuşunu değiştirmeyi, ne de anlamını derinleştirmeyi göze alırlar. Birazcık silkeleyin, ellerinden kaçırırlar, pek güzel ve pek güçlü olsa da onu size bırakırlar. Bunlar güzel silahlar ama kullanmasını bilmiyorlar. Bunun böyle olduğunu deneyimimle kaç kez gördüm. Eğer konuyu aydınlatır ve doğrularsanız, hemen sizin yorumlarınızdan yararlanırlar ve onları çalarlar. “Benim de demek istediğim bu! Tam olarak düşündüğüm budur; bu şekilde ifade etmediysem, sadece dildeki hatadan.” Palavra… Bu kibirli saçmalığı düzeltmek için kötülüğü kullanmalıyız. Başka yerde Hegesias’ın “ne nefret etmek, ne de suçlamak, ama öğretmek gerekir”e dayanan öğretisi geçerlidir; ama burada, ne yapacağını bilmeyen ve daha fazlasına değmeyecek birinin imdadına koşmak ve hatasını düzeltmek haksızlıktır ve gayri insanidir. Kendilerini tanısınlar diye bu kişilerin çamura batmaları ve daha çok batağa saplanmaları hoşuma gidiyor.

    Aptallık ya da akıl karışıklığı basıt bir uyarıyla iyileştirilebilen bir şey değildir. Bu konuda, Cyrus’un savaşın bir anında ordusunu yüreklendirmesi için kendisini sıkıştıran birine verdiği, “kişiler güzel bir söylevle savaş alanında kavgacı ve cesur olmaz; güzel bir şarkı işitti diye kişinin bir anda müzisyen kesilemeyeceği gibi” yanıtı dile getirilebilir. Bunlar çok önceden uzun ve sürekli bir öğrenimle öğrenilecek şeylerdir.

    Bu özeni ve eğitimi bizimkilere borçluyuz; ama yolda ilk rastladığımıza öğüt vermek ve ilk karşımıza çıkan cahili ya da aptalı yönetmek hiç hoşuma gitmeyen bir şeydir. Bunu görüş alışverişinde bulunduğum konularda bile ender yaparım ve bir okul öğretmeni gibi yersiz sayılabilecek konuları öğretmek durumunda kalmaktansa her şeyi kendi haline bırakırım. İlk ilkeleri öğrenenlerle ne konuşma ne yazma huyum vardır. Ne kadar yanlış ve saçma olarak değerlendirsem de, topluluk içinde ya da insanların kendi aralarında konuştukları şeylere ne sözle ne de yazıyla itiraz ederim. Kaldı ki, aptallıkta beni en çok öfkelendiren şey, hiçbir aklın, aklı başında olarak hoşlanmayacağından daha fazla kendisinden hoşnut olmasıdır. İnatçılık ve gevşeklik bu özellikleri taşıyanlara sevinç ve güven getirirken, bilgeliğin kendinizden hoşnut olmanızı ve kendinizle gurur duymanızı yasaklaması ve sizi kendinden memnun olmayan korkak birisi yapması çok üzücüdür. Mücadeleden her zaman şan ve neşeyle geri dönünce, insanlara küçümsemeyle bakanlar en az yetkin olanlardır. Dillerindeki ve neşeli yüzlerindeki bu küstahlık, genellikle zayıf olan ve gerçek üstünlükleri değerlendirip seçmekten aciz olanların gözünde onları haklı hale getirir. İnatçılık ve dar kafalılık aptallığın en kesin kanıtıdır. Acaba bir eşekten daha kesin tavırlı, kararlı, umursamaz, kendi dünyasına dalmış, ağırbaşlı ve ciddi başka bir şey var mı?

    Tepeden inme, ama akıl dolu, birbirleriyle şen şakrak bir şekilde alay ederek eğlenen dostlar arasındaki içtenliğin ve neşenin ortaya çıkardığı sivri ve hoş sohbetleri konuşmaya ve iletişime katamaz mıyız? İşte doğal neşemden dolayı bana pek uyan bir alıştırma. Adını ettiğim öteki alıştırma kadar gergin ve ciddi olmasa da, daha az keskin ve ustalıklı, Lycurgus’a göründüğü gibi daha az yararlı değil. Bana gelince sohbete akıldan daha çok özgürlük getiririm ve buluştan daha çok mutluluk katarım; ama sevgilere aldırış etmem, sadece katı değil densiz olan öc almalara katlanırım. Ve bana bir mızrak atıldığında, hemen hazır cevabım yoksa, inatçılık kokan gevşek ve can sıkıcı bir itirazla buna takılıp kalmam; en uygun zamanda öcümü alma hakkımı saklı tutarak kulaklarımı neşeyle indirip geçmesini beklerim. Her zaman kazanan tüccar yoktur! Kişilerin çoğunluğu güçten yoksun oldukları zaman yüzlerini ve seslerini değiştirir ve yersiz bir öfke altında öç alacak yerde kendi zayıflıklarını ve yetersizliklerini ortaya koyarlar. Bazen, neşeyle şakalaşırken, sakin olduğumuz zaman incitmeden dokunamayacağımız kusurlarımızın gizli tellerine dokunuruz; yararlı bir şekilde hatalarımız konusunda birbirimizi uyarırız.

    Kaba ve denetimsiz, benim inanılmaz derecede tiksindiğim “Fransız tarzı” başka el oyunları da vardır. Yumuşak ve duyarlı bir deriye sahibim. Bu oyunlar yüzünden hayatın akışı içinde kral kanından iki prensin toprağa verilişini gördüm. Eğlenmek için dövüşmeyi çirkin buluyorum.

    Aslında, birini yargılamayı istediğim zaman ona kendinden ne kadar hoşnut olduğunu konuşmasını ve meşguliyetinin hangi noktaya kadar hoşuna gittiğini sorarım. Bu tarzdaki güzel bahanelerden kaçınırım: Bunu eğlenerek yaparım;

    “Bu eser, daha yarısındayken örsten kaldırıldı.” (Ovidius, Hüzünler, I, VII, 29)

    ya da “uzun zamanımı almadı bu ve o zamandan beri bunu asla tekrar okumadım.” Bu durumda eklerim: “Şu parçaları bir kenara bırakalım; üzerinde yargılanmaktan hoşlandığınız bir tanesini bütünüyle verin bana.” Ya da dahası: “Eserinizin içinde neyi en güzel buluyorsunuz? Şu bölümü mü, yoksa diğerini mi? Fikirler, hayal yetisi, yargılama ve bilgi sayesinde midir bu?” Çünkü kendi işimizi olduğu kadar başkasının işini yargılarken de yanıldığımızı çoğu zaman fark ettim; bu sadece işin içine duygu karıştığı için değil, tanıyacak ve ayıracak yetenek olmamasındandır. İş, kendi gücüyle ve mutlu kaderiyle yapımcısına yardım edip, onu hayal ettiği ve bildiğinin ötesine kadar ilerletebilir. Bana gelince bir çalışmanın değerini asla benimkinden daha kapalı bir biçimde yargılamam; “Denemeler”i çok kararsız ve çok güvensiz bir biçimde bazen aşağıya, bazen yukarıya koyarım.

    Konularıyla yararlı olup da, yazarın hiçbir ün sağlamadığı birçok kitap vardır ve iyi çalışmalar gibi işçisini utandıran iyi kitaplar da vardır. Kişilerin masadaki davranışları ve giyinme biçimleri üzerine yazacağım, zamanımdaki fermanları ve hükümdarların halkın elinde dolaşan mektuplarını yayınlatacağım ya da iyi bir kitabın kısaltmasını yapacağım (her güzel kitabın kısaltması, aptalca bir kısaltmadır). Bu kitap kaybolup gidecek ya da başka değişimlere uğrayabilecekti. Böyle çalışmalardan gelecek kuşaklar hatırı sayılır bir yarar sağlayacaktı; ama ben şanslı olmamın dışında bundan nasıl bir onur kazanırdım?

    Kuşkusuz çok iyi bir yazar olan Philippe de Comines’i yıllarca önce okuduğumda, sıradan olmayan şu sözü dikkatimi çekti: “Adil ödüllendirme yeteneğini engellemesin diye, efendisine bu kadar hizmet etmemek gerekir.” Onu değil, fikrini övmeliydim çok olmadı, aynı buluşa Tacitius’da rastladım: “Beneficiaeo usque læta sunt dum videntur exolvi posse; ubi multum antevenere, pro gratia odium redditur.” [İyilikler, karşılığının ödeneceği bilindiği sürece hoştur; Ama bu sınırı çok fazla aşarlarsa, karşılığı minnetarlık değin kin olur.” (Tacitius, Yıllıklar, IV, XVIII)]. Ve Seneca ısrarla üzerinde duruyor: “Nam qui putat esse turpe non reddere, non vult esse cui reddat” [“Çünkü geri vermemeyi ayıp gören kişi, geri vermek zorunda kalacağı bir kimsenin olmasını istemez.” (Seneca, Ep., LXXXI)]. Cicero’nun üslubu daha yumuşaktır: “Qui se non putat satisfacere, amicus esse nullo modo potest.” [Sizinle ödeşmiş olduğunu inanmayan, size dost olamaz.” (Cicero, De petitione consulatus, IX)].

    İşlenen konuya göre bir yazarın bilgili ya da iyi bir belleğe sahip olduğunu bulabiliriz. Ama ona özgün ve en değerli niteliklerini, aklının gücünü ve güzelliğini yargılamak için, neyin ona ait olduğunu, neyin olmadığını, yaptığı tercihle ona dönüp geleni, yaptığı düzenlemeyi, süslemelerini, dilini bilmek de gerekir. Her zaman olduğu gibi, ya konuyu aşırıp, biçimi bozmuşsa? Kitaplarla fazla haşır neşir olmayan bizim gibiler bu zorlukla karşılaşıyor; yeni bir ozanda birkaç güzel buluş, bir vaizde çok güçlü bir kanıtlama gördüğümüz zaman, bu parçanın onlara ait olduğunu ya da bir başkasından alınmadığını bir bilginden öğrenmedikçe bunları övmeyi göze alamıyoruz. O ana kadar hep tetikte duruyorum.

    Tacitius Tarihi’nin bir incelemesini (sık yaptığım bir şey değil; yirmi yıldır, bir kitabı sürekli bir saat okumadım) okumuş bulunuyorum; Bu işi Fransa’nın kişisel değeriyle birlikte kardeşlerinde de mevcut olan yetenekleri ve iyiliğiyle de çok değer verdiği soylu bir kişinin (muhtemelen Gursonet kontu) tavsiyesi üzerine yaptım. Töreleri ve bireysel eğilimlerini kamu meselelerine bu kadar karıştıran bir başka yazar tanımıyorum. Ve o bana, kendi düşündüklerinin aksine zamanındaki imparatorların yaşamlarını, zalimliklerinin yol açtığı pek tuhaf ve pek olağan dışı olayları, dikkate değer eylemlerini yazmayı görev edinerek, savaşları ve dünyanın çalkantılarını anlatmak zorunda kalacağından çok daha güçlü ve daha ilgi çekici şeye sahipti gibime geliyor. Bunun için, sık sık ve uzun uzun anlatarak canımızı sıkmaktan korkuyormuşcasına bu güzel ölümleri atladığından onu hayal kırıcı buluyorum.

    Tarihin bu şekli en yararlısıdır; kamu hareketleri özellikle kaderin onları götürdüğü yöne bağlıdır; özel hareketler kendi kaderimize bağlıdır. Demek ki, buradaki, tarihsel bir öyküden ziyade bir yargılamadır. Tarihte öykülerden daha fazla yargılar bulunuyor; bu bir okuma kitabı değil, incelenecek ve öğrenilecek bir kitaptır. Doğrusu ve yanlışıyla birçok özdeyişle doludur; dünyanın yönetiminden pay alan kişilerin örnek alması ve onaması için bir ahlaki ve siyasi söylemler kaynağıdır. Her zaman biraz çağın alışkanlığından etkilenmiş, ilginç ve mahir bir biçimde sağlam ve güçlü deliller sergiler. O yüzyılın insanları, olaylarda yeterince ilginçlik ve incelik bulamazlarsa bunu sözlerden beklerler. Tacitius’un üslubu, Seneca’nınkine oldukça yakındır. Ama Seneca daha ‘keskin sözlü’ iken, o daha “dolgun içerikli” gibi geliyor bana. Onun çalısması daha özel bir biçimde şu andaki durumumuz gibi karışık ve hastalıklı bir duruma daha uygundur; çoğunlukla, bizi tasvir edip eleştiriyor denebilir! Onun içtenliğinden kuşku duyduklarını söyleyenler kendilerini ele veriyorlar; aslında, bu kişiler ona başka nedenlerden kızıyor. Roma meselelerinde onun sağlıklı ve iyi fikirleri var. Benim bakımımdan, onun Pompeius’u kendisiyle birlikte yaşayan ve faaliyet gösteren kişilerden daha acımasızca, Marius ve Sylla’yla aynı kefeye koymasına bir parça esef ediyorum. Kuşkusuz, onun (Pompeius) işleri yönetme şekli, tutkular ve öc alma ruhu olmadan yürümüyor, bizzat dostları bile zaferin onu aklın sınırlarının ötesine götürmesinden korktular; Ama onun, ancak başkalarında da olan çok coşkulu bir davranışından korkulabilirdi; hayatında bizi kesin bir zalimlik ve zorbaca bir gaddarlıkla tehdit etmediği hiçbir şey yoktur. Kuşku ile apaçık ortada olanı karşılaştırmamak gerekir; Tacitius’a bu konuda katılmıyorum. İstediği kadar öyküleri samimi ve dürüstçe olsun, her zaman tam olarak yargılamalarının sonuçlarına uymadığı belki de bununla kanıtlanabilecektir; yargılamalarında izlediği yolu, bize gösterdiği gerçeğin ötesinde takip ediyor ve ne olursa olsun bükülmek lütfunda bulunmuyor. Yasaların buyurduğu gibi zamanının dinini onaylamış olması ve gerçek dini bilmemesi için bir mazereti yoktur. Bu, kendisi için bir hata değil, bir bahtsızlıktır.

    Yargısını özellikle inceledim ve tam olarak anlamış değilim. Yaşlı ve hasta Tiberius tarafından Senato’ya gönderilen şu mektubun anlamı gibi: “Size ne yazmalı baylar? Ya da size nasıl yazmalı? Ya da şu anda size yazmamalı mıyım? Tanrılar ve tanrıçalar her gün hissettiğimden daha beter öldürüyorlar beni, bunu biliyorum.” Bu sözleri Tiberius’un vicdanını rahatsız edecek korkunç bir pişmanlık acısına neden bağladığını anlamıyorum. En azından okurken anlamadım. Roma’da saygın bir yüksek görev icra ettiğini söylerkenki zorlanışı bir parça hafiflik gibi de geldi bana; bunu gösteriş olsun diye dile getirmediğini söyleyerek özür diliyor. Onun ruh yapısındaki bir kişi için bu bana azıcık çapsızlık gibi göründü. Çünkü kendinden açık yürekle söz etmeyi göze alamamak, biraz cesaretten yoksun olunduğunu göstermektir. Sağlam ve titiz bir yargı yetisine sahip olunduğu zaman, sağlıklı ve güvenli biçimde bir yargılama yapılıp, başkalarından geliyor gibi kendinden alınan örneklerden tüm koşullar içinde yararlanılır, başkalarına tanıklık ediyor gibi kendinden söz edilir. Gerçeğin ve özgürlüğün lehine uygarlığın sıradan kurallarının üzerinden aşmak gerekir. Kendimden söz etme cesaretini göstermekle kalmam, sadece kendimden söz etmeyi de göze alırım. Başka bir şey hakkında yazdığım zaman konuyu saptırır, konum dışına çıkarım. Kendimi yeterince sevmiyorum, kendimi ayırt edemeyecek ve ayrı olarak düşünemezmişcesine kendi kendime bağlı ve yapışmış değilim: Sanki bir komşuymuşum ya da bir ağaçmışım gibi. Ne kadar değerli olduğunu görmemek ya da gördüğünden fazlasını söylemek aynı hatayı işlemektir. Tanrı’ya kendimize karşı olan sevgimizden daha fazla sevgi borçluyuz; ona daha az tanırız ve bununla birlikte onu dilimizden düşürmeyiz.

    Tacitius’un yazıları karakterini biraz tanıtıyor: Yüce bir bir kişilik, dürüst ve cesur, batıl inançlı değil, ama filozof ve yüce gönüllü bir doğa. O, odun yükü taşıyan bir askerin kollarından kurtulan yüküne yapışacak ve orada cansız kalacak derecede soğuktan katılaşmış elleriyle bir odun demetini taşıdığına inandığı gibi tanıklıklarında biraz aşırıya kaçabilir. Ama bu gibi durumlarda bu önemdeki tanıkların karşısında eğilmeye alışkınım. Vespasian’ın Tanrı Serapis’in inayeti sayesinde tükürüğünü gözlerine sürerek kör bir kadını iyileştirdiğini ya da herhangi bir mucizeyi anlattığı zaman, o bunu görevine göre ve önemli olayların tarihçesini yazan tüm iyi tarihçeler örneğini takip ederek yapar; tüm bunların içinde yalnız kamusal olaylar değil, halka ait söylentiler ve kanılar da vardır. Bunların işlevi ortak inançları denetlemek değil, onları aktarmaktır; bilincin yöneticileri rolü oynayan din bilginleri ve filozoflarla ilgilidir bu. Bu nedenle yüce bir kişi olan arkadaşlarından biri pek bilgece şöyle yazdı: “Equidem plura transcribo quam credo: nam nec affirmare sustineo, de quibus dubito, nec subducere quæ accepi” [Aslında, inanmadığım pek çok olayı aktarıyorum, zira ne kuşkularımı giderebilirim ne de geleneğin bana aktardıklarını silebilirim.] Bir başkasıysa, “hæc neque affirmare, neque refellere operæ pretium est: famæ rerum standum est” [Bu olayları doğrulamak ya da çürütmek için uğraşmamalı, geleneğe bırakmalı] diye yazar. Tacitius ise mucizelere inanışın azalmaya başladığı bir çağ hakkında yazıyordu; bu kadar iyi insanın kabul ettiği ve eskilerin büyük saygı gösterdiği şeyi yıllıklarına almamazlık etmek istemediğini söyler. Çok güzel söylenmiş bu. Şu halde tarihçiler, bize tarihi yargıladıkları gibi değil, daha çok kendilerine söylenene göre yazsınlar. Ama işlediğim konunun hâkimi olan ve kimseye verilecek hesabı olmayan ben, yine de tamamıyla kendime bel bağlamıyorum; sıkça bana gelen ve kuşku dtuyduğum nükteleri ve bana baş sallattıran bazı sözel incelikleri vermekle işi oluruna bırakıyorum. Ama onları kendi haline bırakıyorum. Görüyorum ki, bu tarz şeylerle övünülüyor; Ama bunları yargılamak sadece bana düşmez. Kendimi ayakta ve yatmış, önden ve arkadan, sağdan ve soldan ve doğuştan gelen bütün gizler içinde tanıtıyorum. Güç bakımından benzeşen akıllar yargılamada ve beğenide her zaman aynı değildirler.

    İşte belleğimin kabaca ve eksik bir biçimde Tacitius’da bana anımsattıkları bunlar. Ama tüm “kabataslak” yargılamalar belirsiz ve eksiktir.

    Michel de Montaigne
    Denemeler (IV. Kitap)
    Fransızcadan Çeviren: Engin Sunar – Say Yayınları

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz