PAUL AUSTER: BELKİ DE ÖLÜM SANDIĞIN KADAR KÖTÜ DEĞİLDİR

Otuz iki yıl önce bugün, yani neredeyse dakikası dakikasına şimdikinin yarı yaşındayken, bir gece önce babanın öldüğünü haber alıyorsun; tıpkı bugünkü gibi karlı bir ocak gecesi, rüzgârın ayazı, havanın sertliği aynı; zaman ilerliyor ama aynı zamanda ilerlemiyor da, her şey farklı ama aynı zamanda her şey aynı, hayır değil, babana yetmiş dördünü görmek kısmet olmadı.

Altmış altı yaşındaydı ve sen hep onun çok uzun yaşayacağından emin olduğun, o yüzden aranızdan eksik olmayan o sisi silmenin acelesi olmadığını sandığın için, bu beklenmedik ani ölüm sende bitirilmemiş bir iş duygusu, söylenmemiş sözlerin, kaçırılmış fırsatların beyhude hayal kırıklığını yarattı. Yatakta sevgilisiyle sevişirken öldü; sağlıklı bir insandı, ama kalbi hiç izahı olmayan bir biçimde oyun etti ona. 1979’daki o Ocak gününden bu yana geçen yıllar içinde pek çok erkek, bunun en iyi ölüm biçimi (küçük ölümün gerçek ölüme dönüşmesi) olduğunu söyledi sana; ama hiçbir kadın bunu söylemedi; sen de böyle ölmenin korkunç olduğunu düşünüyorsun ve babanın kız arkadaşının cenazedeki halini, gözlerindeki şok ifadesini anımsadıkça karının başına böyle bir şey gelmesin diye dua ediyorsun. Otuz iki yıl önce bugün ve sen o zamandan beri, baban o beceriksiz, gaf üstüne gaf yapan oğlunun hep korktuğu gibi yoksullar yurduna düşmediğini görecek kadar yaşamadı diye bu çok ani, hiç beklenmedik ölüme yanıyorsun; oysa öyle olmayacağını anlayabilmesi için birkaç yıl daha yaşaması yeterdi ve baban altmış altı yaşında, sevgilisinin kollarında öldüğü sırada kendinin hâlâ bütün cephelerde mücadele etmekte, başarısızlığın tozunu yemekte olmandan hüzün duyuyorsun.

Hayır, ölmek istemiyorsun; babanın yaşamının sona erdiği yaşa yaklaşırken bile cenaze törenini düzenlemesi için herhangi bir mezarlıkla görüşmedin; bir daha okumayacağından emin olduğun kitapları bir yerlere vermedin; vedalaşmak için öksürüp boğazını temizlemeye başlamadın. Yine de on üç yıl önce, ellinci doğum gününden bir ay sonra alt kattaki çalışma odasında oturmuş öğle yemeği niyetine ton balıklı sandviç yerken, şimdi sahte kalp krizi dediğin şey oldu; giderek şiddetlenen bir ağrı göğsünden sol koluna ve çenene yayıldı; bu ağrı, klasik kalp krizinin, insanı birkaç dakika içinde öldürecek koroner enfarktüsün o korkunç belirtisiydi; ağrı şiddetlenip bütün gövdeni ve göğsünü alev alev kavurarak dayanılmaz bir dereceye ulaştığında gücün tükendi, başın dönmeye, gözlerin kararmaya başladı, sendeleyerek ayağa kalktın, iki elinle tırabzana tutunarak güçbela merdivenleri çıktın ve zor duyulan bir sesle karına seslenirken oturma odasının olduğu katın sahanlığına yığıldın. Karın koşarak üst kattan indi, seni öyle sırtüstü yatarken görünce hemen kucaklayıp nerenin ağrıdığını sordu, doktor çağıracağını söyledi, onun yüzüne bakarken ölmek üzere olduğuna iyice inanmıştın, çünkü o şiddette bir ağrı ancak ölümle sonuçlanabilirdi, işin tuhafı, belki de başına gelen en tuhaf şey hiç korkmaman oldu; sakindin ve bu dünyayı terk etmek üzere olduğun fikrini kabulleniyor, İşte bu kadar, ölmek üzeresin, belki de ölüm sandığın kadar kötü değildir, çünkü sevdiğin kadının kollarındasın ve şu anda ille de öleceksen elli yaşına kadar yaşadığın için kendini Tanrı’nın sevgili kulu olarak gör, diyorsun kendi kendine. Hastaneye kaldırıldın, acil serviste bir gece yatırıldın, dört saatte bir kan testleri yapıldı; ertesi sabah o kalp krizi, hiç kuşkusuz sandviçe sıktığın aşırı limon suyundan kaynaklanan mide yanması teşhisine dönüştü. Hayatın sana geri verilmişti, kalbin sağlamdı, nabzın normaldi, bütün bu iyi haberlerin üstüne bir de ölümün artık korkulacak bir şey olmadığını, ecel geldiğinde insanın varlığının bir başka bilinç alanına kaydığını ve bunu kabullenebildiğini öğrenmiştin. Ya da öyle sanıyordun. Beş yıl sonra ilk panik atak nöbetinde, o bir anda geliveren ve gövdeni yırtarcasına seni yere yıkan nöbette, ne sakindin ne de ölümü kabulleniyordun. O zaman da öleceğini sandın, ama bu sefer ömründe hiç duymadığın kadar büyük bir korkuyla, dehşet içinde haykırdın. Başka bilinç alanları ve bu gözyaşları vadisinden sessizce çekilip gitme fikri işte oraya kadar sürdü. Yerde yatıp ciğerlerini paralarcasına haykırıyordun, çünkü ölüm içine girmişti ve ölmek istemiyordun.

Kar, son günlerde ve son haftalarda o kadar çok kar yağdı ki, bir aydan kısa sürede New York’ta metrekareye düşen kar oranı iki buçuk metreye yaklaştı. Sekiz tipi, dokuz bora, sayısını bile unuttun artık ve ocak ayı boyunca Brooklyn’de en çok duyulan melodi kaldırımlara ve kalın buz tabakasına vurulan küreklerin yaptığı sokak müziği oldu. Görülmemiş soğuk (bir sabah eksi on altı buçuk dereceydi), ahmakıslatandan sağanağa kadar çeşit çeşit yağmur, sulu kar, pus, son derece sert rüzgârlar, ama en beteri de erimek bilmeyen kar; tipiler, boralar, fırtınalar birbirini izlerken arka bahçedeki çalılarla ağaçlar giderek uzayan ve kabaran kardan sakallara bürünüyorlar. Evet, anlaşılan o zorlu kışlardan biri bu, ama soğuğa, çekilen sıkıntılara ve ilkbahar için boşuna duyulan özleme karşın, bu meteorolojik oyunların gücüne hayran olmamak elinde değil ve karın yağışını tıpkı çocukluğundaki gibi huşu içinde seyrediyorsun.

Harala gürele. Çocukluğunda (acıların tersine) keyif aldığın şeyleri düşünürken aklına ilk gelen tanım bu. Babanla güreşmek, (sen uyurken işe gidip sen yattıktan sonra eve döndüğünden) uyanık olduğun saatlerde baban nadiren evde olduğu için çok seyrek olan bir eğlence; belki de seyrekliği nedeniyle unutulmaz bir anı oluyor, babanın iri cüssesi, güçlü kasları, seni yakalayıp New Jersey Kralı’nı teke tek dövüşte yenmeye çalışması; ayrıca pazar öğleden sonraları ailece yengenle amcanın evine gittiğinizde senden dört yaş büyük kuzeninle yerde alt alta üst üste yuvarlanarak güreşmeniz, o fiziksel hareket, o kendini koyuvermenin hazzı. Koşmak. Koşmak ve sıçramak ve tırmanmak. Ciğerlerin patlayacakmış gibi olana kadar, böğrün ağrıyıncaya kadar koşmak. Her gün, yaz aylarının o uzun süren, güneşin ağır ağır battığı alacakaranlık saatlerine kadar çayırda var gücünle koşuyorsun, kulakların zonkluyor, rüzgâr yüzüne çarpıyor. Bir süre sonra da mahalle maçında top çalmaca, uzuneşek, saklambaç, duvar-kale oyunu, bayrak kapmaca oyunu. Sen ve arkadaşların bu sözüm ona savaş oyunlarında öyle çevik, öyle esnek, savaşı kazanmak için öylesine hırslısınız ki, birbirinize acımasızca saldırıyorsunuz, minik gövdeler diğer minik gövdelerle çarpışıyor, birbirinizi yere yıkıyorsunuz, kollarınızı çekiştiriyor, birbirinizin gırtlağına yapışıyorsunuz, itişip kakışıyor, oyunu kazanmak için akla gelen her şeyi yapıyorsunuz, birer hayvan gibisiniz, vahşi mi vahşi birer hayvan. Ama o zamanlar ne güzel uyurdun. Lambayı söndür, gözlerini kapat… ve sabaha görüşürüz.

Uzun vadede daha incelikli, daha güzel, daha doyurucu ve en az şiddet içeren spor beyzbolda usanmadan becerini geliştirmeye çalışman; beyzbol tutkun altı ya da yedi yaşlarındayken başladı. Topu atmak ve tutmak, yer toplarını yakalamak, dış sahada kaç, kalede kaç oyuncu olduğuna bağlı olarak maç boyunca her an nerede duracağını kestirmeyi öğrenmek, top sana doğru gelirse ne yapacağını bilmek: Başlangıç noktasına mı, ikinci kaleye mi atılacak, ikili oyun mu kurulacak, yoksa sen pasör olduğuna göre kaleye vurduktan sonra sola koşup dönerek en uygun noktaya uzun atış mı yapılacak, hepsini kavrayacaksın. Oyuna yöneltilen eleştirilerin aksine bir saniye bile boş, bir saniye bile hareketsiz geçmez; her an topun sana gelebileceğini bekleyeceksin, her an hazır olacaksın, olasılıkları kafanda sürekli hesaplayacaksın, sonra atış bir anda patlayacak, top hızla sana doğru gelecek ve ne yapman gerektiğini düşünüp karar vereceksin, görevinin hakkını verebilmek için reflekslerin güçlü olacak, sonra da müthiş bir sezgiyle soluna ya da sağına doğru atılmış topu yakalayıp sert ve şaşmaz bir atışla birinci kaleye göndereceksin. Ama topa vurmaktan daha büyük bir zevk yok; yere sağlam basarak duracaksın, atıcının atışa hazırlanışını izleyeceksin ve topu karşılayacak, topun sopaya değmesini hissedecek, vuruşun sesini duyacak ve topun ta arka sahaya kadar uçtuğunu seyredeceksin – hayır, hiçbir duygu onunla boy ölçüşemez, o ânın heyecanını, coşkusunu başka hiçbir şey veremez; atışta giderek ustalaştığın zaman öyle pek çok coşkulu an yaşadın; başka hiçbir şey için duymadığın biçimde o anları tatmak için canını vermeye hazır oldun, bu anlamsız çocukluk oyununa kendini kaptırdın; ama o zamanlar senin için mutluluğun zirvesi, gövdenin en iyi başarabildiği şey oydu.

Paul Auster
Kış Günlüğü
Çeviren: Seçkin Selvi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz