Ana Sayfa Bilim ve İnsan Louıs Pasteur: Sıradan bir öğrenciden büyük bir bilim adamına | Dünyayı Değiştiren...

Louıs Pasteur: Sıradan bir öğrenciden büyük bir bilim adamına | Dünyayı Değiştiren Deneyler

Pasteur, kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak görev yaptığı süre boyunca, tıbbın ilerlemesine büyük katkılarda bulundu. Tıp doktoru olmadığı için, 1800’lü yılların Tıp’çıları teorilerine karşı çıkmalarına rağmen çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Bakterilerin ya da mikropların gerçekten var olduklarına inananarak, kendi bildiği yöntemle yaptığı işe ve araştırmalara devam etti. Başkalarının söyledikleriyle değil, kendi doğrularıyla yaşayan ve sezgilerine güvenen bir bilim insanı olan Louis Pasteur, fermantasyon (mayalanma) sırasında meydana gelen bakterileri bularak tıp bilimine yepyeni ufuklar açtı.  Birçok hastalığın nedenlerinin keşfi konusunda büyük aşamalara önayak oldu. Havadaki mikropları da keşfederek antibiyotikler konusundaki çalışmalara ışık tuttu.  Kuduz, Şarbon gibi çok tehlikeli hastalığın dehşetinden insanlığı kurtardı.  Bilim tarihinde pek az  kişi, Pasteur ölçüsünde insan yaşamım doğrudan etkileyen buluşlar ortaya koymuş olsa da 1895 yılında hayata gözlerini yumduğu güne kadar son derece alçak gönüllü, gösterişsiz ve sade bir yaşam sürdürdü.

Louıs Pasteur ve Yapay Aşının Hazırlanması

Louis Pasteur 1822’de Fransa’nın Jura bölgesinde Dole’de, Fransız Devrimiyle özgürlüğüne kavuşan bir kölenin torunu olarak dünyaya geldi. Babası, Napolyon ordusunda üstün atılım gücüyle “Legion de Honour” alan bir ast-subâydı. Baba Pasteur’ün, Napolyon’un düşmesiyle ordudan ayrılmasına karşın İmparator’un anısına beslediği derin bağlılık duygusu, ilerde oğlu Louis’in olağan üstü direnç ve yeteneklerim de yönlendiren katıksız yurtseverliğe dönüşmüştü.

Geçimini dericilikle sağlayan Pasteur ailesi yoksuldu, ama çocuklarının eğitimi için her türlü sıkıntıyı göze almıştı. Louis daha küçük yaşlarında güçlükleri göğüslemede sergilediği direnç ve istenç gücüyle dikkatleri çekiyor, coşkuyla başladığı okul öğreniminde kendisiyle birlikte kardeşlerinin de başarılı olması için uğraş veriyordu.

Gerçi okulda pek parlak bir öğrenci değildi; dahası, ilk gençlik yıllarında ilerde büyük bilim adamı olacağını gösteren bir belirti de ortada yoktu.  Pasteur babasının bir tabakhane kiraladığı Arebeis’te büyüdü, eğitiminin büyük bölümünü Arebeis Koleji’nde sıradan bir öğrenci olarak sürdürdü. Louis’in en belirgin merakı portre çizmekti. (Yeteneği yansıtan tabloları, bugün de, Pasteur Enstitüsünde asılı durmaktadır.) Ancak 19 yaşıma geldiğinde sanatı bırakıp, bilime yöneldi.

Küçük yaştan itibaren şöhret tutkusuna kapılan Pasteur bunu çok çalışarak elde etti. Yüksek eğitimini sürdürmek için Paris’e gitti. Ne var ki güçlükle bir okula girdi. Lisansını Bescançon’da aldı ve sonunda Ecole Normale’e girdi. Fakat içine çocuk yaşta düştüğü yalnızlık sağlığını tehlikeye düşürdü. Yazdığı mektuplarda ”Evimin kokusunu bir kerecik duysam, iyileşeceğim sanki” diyordu.

1846’da bitirme sınavını geçerek 1847’de doktorasını aldı. Bu sınavlarda gösterdiği yüksek başarıyla Ecole’de laboratuvar asistanı oldu.

Pasteur’un ilk çalışmaları bazı kristal yapıların optik etkinliği üzerineydi. Kimi kristal yapıların polarize ışığın düzlemini sağa veya sola döndürme yeteneği vardı. Pasteur, bu gücün kristallerin asimetrik geometrisinden geldiğini deneysel olarak gösterdi. Kristal yapısının moleküler asimetrinin bir gereği olduğunu düşündü. 1848’de Strazburg’a yardımcı profesör olarak atandı. 1849’da Strazburg Akademisi rektörünün kız kardeşi Marie Laveur’la evlendi. Pasteur çiftinin beş çocuğu oldu; ama bunlardan üçü çocuk yaştayken öldü. Daha sonra, kristalografi çalışmalarından dolayı uluslararası çapta ün kazandı.

Kimyanın biyolojiye uygulanmasıyla ilgileniyordu. Bu da bir ölçüde onun, asimetri ile yaşamın ilintili olduğuna inanmasından kaynaklanıyordu. 1845’te Lille’ye gitti. O günlerde mayalanma mekanizmasına karşı ilgisi gelişmeye başladı. Her türlü mayalanma işleminin özünde bir mayanın olması gerektiği düşüncesinden hareket ederek, genel bir tohum kuramına ulaştı. 1857’de Paris’e, girmek için onca güçlük çektiği Ecole Normale’e bilimsel çalışmalar yöneticisi olarak döndü.
Pasteur Paris’e varır varmaz bilimsel araştırmaları destekleyen kişilere başvurdu. Louis Napoleon (Napoleon III) ve imparatoriçenin yakın çevresindeki kişiler arasına girdi, imparator ve imparatoriçenin tahttan indirilmesine karşı çıktı. 1860’ların başlarında Pasteur kendisini çeşitli tartışmalar arasında buldu. Kendiliğinden alevlenen bu tartışmalarda şu soruya yanıt aranıyordu: “Canlı biçimler, cansız maddelerden türeyebilir mi?” Örnekleri açıkça görülen bu olgunun, havada taşman sporlardan kaynaklandığını göstermek için mayalanmayla ilgili bilgilerine başvurdu. Maya tohumları üzerine çalışma teknikleri, aynı zamanda hastalıkların nedenleri üzerine çalışmaya da uygulanabilirdi. İpek böcekçiliği endüstrisine zarar veren salgın hastalık üzerinde çalışmaya yöneldi.
1868’de sol tarafına inme indi. Bu durumda çalışmalarını sürdürebilmek için büyük bir yardımcılar ordusunu işe almak zorunda kaldı.
Hastalıklar üzerinde çalışmak, mayalanma tohumu kuramından hareketle hastalık mikrobu kuramını oluşturmak, Pasteur’un son çabalarıydı. 1870 Fransa-Prusya savaşı ve Komün döneminde Paris dışında kaldı. Şarap mayalama işlemi üzerine çalıştı. Paris’e dönüşünde insan ve hayvan hastalıklarının önlenmesine ve tedavisine ilgisi giderek arttı. 1874’de aktif öğretmenlikten çekildikten sonra dikkatini sıkça karşılaşılan bir soruna, şarbon hastalığına yöneltti. Kuduz gibi daha öldürücü hastalıklarla ilgili alt çalışmalarında ise araştırmanın gerektirdiği diri-açımlamaktan (vivisection) iğrendiğinden, giderek daha çok asistanın yardımına ihtiyaç duydu.
1886’da kalp krizi geçirdikten sonra sağlığı gittikçe kötüleşti. 1887’de bir kriz daha geçirdi. En son, 1895 yılında geçirdiği bir beyin kanamasından sonra bir daha iyileşmedi.

Pasteur’den önce hastalık kuramı

1626’da J. B. van Helmont, hastalıkların yabancı varlıkların bedeni istilâ etmesinin bir sonucu olarak düşünmüştü. İstilacılar bir kez yerleşmeye görsün, bölgenin her şeyini kendi çıkarları için sömürüyorlardı. Kurban, istilacıların bıraktıkları zehirli atıklardan ötürü yaşamsal işlevlerini yerine getiremiyordu. Özünde bu kuram çağdaş yaklaşımın öncülüdür. Ama Helmont’un düşüncesi, 200 yıldan fazla bir zaman boyunca rakip kuramlarla, hastalıkları hastalanan organların kusurlu işleyişine bağlayan kuramlarla, bir anlamda bedenin kendi kendini zehirlemesine bağlayan kuramlarla yan yana yürüdü. Bazı durumlarda dışsal nedenler akla gelmişti. Ne var ki, bunlar genellikle yabancı ve düşman organizmalardan çıkan çok zehirli hava (mal’arie) gibi şeylerdi.
Kötü kokuların neden olduğu hastalıklar kuramı ışığında, 19. yüzyılın başlarında zaman zaman mıntıka temizliği yapıldı. Bunun dışında başarılı tek önleyici tedavi Edward Jenner’in geliştirdiği çiçek aşısıydı. Jenner çiçek hastalığının ineklerde ve insanlarda benzer etkileri olduğunu gördü. Yalnız tek farkla, inekte çiçek hastalığı, Latince ‘variola vacci- nae’ (vacca, yani inekten), insanların çiçek hastalığından daha hafif seyrediyordu.
19. yüzyılın ortalarında hastalıklar ile mikroorganizmalar arasında ilişki kurmak için yeterince delil vardı. Schvvann ve diğerleri hasta insan ve hayvanlardan alman çeşitli sıvılar üzerindeki mikroskobik incelemeler sayesinde, hastalarda görülen ama sağlıklı olanlarda görülemeyen özel mikrop biçimlerinin varlığını göstermişlerdi. Ancak eski düşüncenin savunucuları, bu mikropların bedenin kusurlu çalışması yüzünden oluşan düzensiz ortamın bir yan etkisi olduğunu söyleyerek itiraz ettiler.
Çağdaş hastalık bilgisine sıçramak için üç adım daha atılması gerekliydi. Öncelikle hastalıkların mikroorganizmaların saldırısı yüzünden ortaya çıktığı gösterilmeliydi. Bu adımın başarıya ulaşması için mikroorganizmaların kendiliğinden ürediği düşüncesinin terk edilmesi gerekiyordu. Üçüncü adımda Edward Jenner’in aşılama kuramını açığa kavuşturması ve genelleştirilmesi gerekiyordu. Bu adımların her birinde Pasteur’ün büyük yardımı oldu. Bu bölümde onun katkılarından yalnız biri, aşı üretim yönteminin bulunuşu ayrıntılarıyla anlatılacaktır.
Pasteur mayalanma işlemini çözmek için büyük zaman ve emek harcamış, mayalanmayı gerçekleştiren canlı organizmaların varlığına dikkat çekmişti. Mayalanma gerçekte her mayanın içindeki belirli organizmaların yaşam süreçlerinden başka bir şey değildi. Sonuçta Pasteur mayalanmanın tohum kuramını oluşturdu. Mayalanma işleminin kendiliğinden başlayamayacağı düşüncesinden hareketle, hastalıklara ilişkin mikrop kuramına ulaşmak zor değildi. Gerçekten Lister de, kendi açısından yaraların çürümesini bir tür mayalanma olarak değerlendirmektedir. Lister’in antiseptik olarak kar- bolik asit kullanması, doğrudan doğruya bu düşüncenin bir uygulaması sayılır. Yine Lister, Pasteur tarafından yapılan bir maya tanımı ile kendisinin hasta hayvanların kanında bulduğu çubuk biçimli basiller arasında benzerlik kurmuştu. Davaine işte bu benzerlikten esinlenerek şarbon hastalığı ile ilgili araştırmalara girişmişti.
Artık bize yabancı gelen 19. yüzyıl ortalarındaki terminolojiyle işin içinden çıkabilmek için, mikrobik ve virüslü hastalıklar arasında o günlerde henüz yapılan ayrıma dönmek gerekiyor. Hastalıkların ortaya çıkmasında mikropların rolü olduğuna inananlar, mikrop barındıran hastalıklar ile diğerleri arasında bir ayrım yapmalıdır. Mikrop barındırmayan hastalıklardan, bazı zehirler veya “virüs’ler sorumludur. Ayrıca, su çiçeği gibi virüse bağlı hastalıklar bağışıklık sistemini uyarıyordu. Böylece hastalığı bir kez atlatan, aynı hastalığa yeniden yakalanmıyordu. Kısa zamanda “virüs” terimi, mikroplar da içinde olmak üzere, hastalık yapan her türlü unsuru kapsayacak biçimde genelleştirildi.
Pasteur’ün araştırmalarını anlayabilmek için, şaşırtıcı bir olguya daha değinmeliyiz. Tıp adamları nedeni ne olursa olsun, bir hastalıkta virüslerin hastalığa yol açma yeteneğinin (virülans) her zaman aynı olmadığını bilirler. Salgınlar gelmiş geçmiştir. Hastalıklar az ya da çok ciddi biçimlerde ortaya çıkmıştır. Değişik virülanslara ilişkin ilk sistematik açıklama, Pasteur’ün septisemi mikropları üzerine ilk çalışmalarında ortaya çıktı. Pasteur, septiseminin farklı “kültürler”de (laboratuvarda hazırlanan mikroorganizmalara verilen adla) farklı yayılma hızına sahip olduğunu gösterdi. Kim bilir, kültürlerde mikropları bu şekilde değiştiren bir şeyin olup olmadığını sormuştur kendi kendine.

‘Virüsler’in zayıflamasının keşfi

Araştırmalarda tek bir deneyi yalıtmak ve buluşu incelemenin bir noktasına yerleştirmek çoğu zaman olanaksızdır. Burada anlatacağım çalışma, biri tavuk kolerası üzerine, diğeri şarbon üzerine iki büyük deneysel incelemeye dayanıyor. Bunlar birbirinden bağımsız değildi. Sonuca ulaşmak için her ikisinin de yapılması gerekiyordu.
Tavuk kolerası, kümes hayvanları arasında görülen ve tez ölüme götüren salgın bir hastalıktır. Hastalık çok belirgin belirtilerle birlikte ortaya çıkmaktadır. Kanda oksijen eksikliği, sersemlik, ibiğin kırmızı rengini yitirmesi başlıca belirtiler arasındadır. Hastalığın ilerleyen evrelerinde ölümcül bir oksijen açlığı görülür. Toussaint hasta kuşların kanlarında kolayca belirlenen ve belirgin özellikleri olan bir mikrobun tavuk kolerasıyla ilişkili olduğunu göstermişti. Pasteur, mayalanmanın ve hastalığın mikroorganizmalarca oluşturulduğu genel tezine uygun olarak, mikroorganizmaların saf kültürde yalıtılmasını sağlayacak bir deney programı hazırladı. Sonra elde edilen ürünü tavuklara şırınga ederek, tavuk kolerasına mikroorganizmaların yol açtığını kanıtladı. Tavuk suyunu uygun bir ortam haline getirerek, mikrobu üretebiliyor ve art arda gelen günlük kültürlerde mikrobun virülansını koruduğunu gösterebiliyordu.
Pasteur, 1879 yılının Temmuz ile Ekim ayları arasında dinlenmek üzere köyü Arbois’e gitti. Ama laboratuarında kolera mikrobu bulaştırılmış son tavuk suyu kültürlerini art arda bıraktı. Ekimde geri döndüğünde kültürler hâlâ oradaydı. Böylece eski kültürleri yeni tavuklara şırınga ederek tekrar deneylere koyuldu. Ama hiçbir şey olmuyordu. “Talih ancak siz hazırsanız yardım eder” der, Pasteur. Bu durumda da kesinlikle öyle oldu. Eski kültürleri şırınga ettiği tavuklarla ve taze kültürlerle deney programını yeniden uygulamaya koydu. Bu tavuklar hastalanmadı. Pasteur bunu doğru yorumlamakta gecikmedi. “Virüsler”i yapay olarak zayıflatmanın bir yolunu bulmuştu.
Pasteur, buluşunun duyurulmasında kurnaz davrandı. Aşağıdaki alıntıda kazaya hiç değinilmemiştir:

“… sadece parazit yetiştirme işlemini değiştirerek, birbirini izleyen döllemeler arasına oldukça büyük zaman aralıkları koyarak, virü lansı adım adım azaltacak bir yöntem bulduk. Sonuçta öldürücü hastalıktan koruyan, ama ılımlı bir hastalığa yolaçan bir virüs elde ettik.”

Şimdi yapılacak çok iş vardı. Öncelikle mikrobu zararsız hale gelmesi için gereken sürenin tespit edilmesi gerekiyordu. Bu da çeşitli zaman aralıklarıyla bekletilmiş kültürlerle çalışmak anlamına geliyordu. Zaman ile virülansın azalması arasında bir ilişki olduğu anlaşıldı. Bir ayı aşkın aralıklarla ekilen kültürler arasında zayıflama gözlenmedi. Fakat bundan sonra, zaman aralıkları uzadıkça zayıflama arttı. Pasteur sorunu tam anlamıyla aydınlığa kavuşturmak için, virü- lansı ölçmenin bir yolunu geliştirmeliydi. İki ayrı kültür dizisinin göreli virülansını (yaratıklar aynı tarzda ve aynı koşullar altında bulaştırıldığında) yol açtıkları ölüm sayısı oranına göre tanımlayarak, bir virülans değeri elde etti.
Ardından zayıflama mekanizmasının aydınlatılması gerekiyordu. Pasteur uzun zamandır mayalanmada oksijenin rolü olup olmadığını merak etmişti. Mikropları ya da ortamı tazelemeden, kültürün ömrünün ve mikropların oksijene gösterdiği direncin bir ölçüsü olabileceğini düşündü. Çeşitli kaplar tavuk suyu, taze virüsler ve az havayla doldurulup beklemeye bırakıldı. Sıvılardaki gelişme birkaç gün sonra durdu. Benzer kültürler açık kaplarda da hazırlanmıştı. Kapalı şişede korunan kültürün zararsız hale gelebilmesi için iki ay geçmesi gerekiyordu. İki ay sonra açılan şişedeki kültür uzun hareketsizliğine karşın, kuşlara bulaştırıldığmda “virülansının, şişeye doldurulduğu zamandan beri aynen korunduğu görüldü. Açık havada yetiştirilen kültürlerse, ya ölü bulundular ya da virülans koşullarını bir ölçüde yitirmişlerdi.”
Peki mikropları böylesine zayıflatan şey neydi? Pasteur bunu çözemedi. “Her ne kadar bazen böyle ilişkiler [morfolojik ayrımlar ve farklı virülans biçimleri arasındaki ilişkiler] ortaya çıksa da, virüsün küçük olması yüzünden, mikroskopla bakıldığında gözden yiterler.”
Aşının hastalık virüsü ile ilişkisi artık çok açıktı: “… aşının [çiçek hastalığıyla] ilişkisi hakkında tartışmalar sürerken, biz tavuk kolerasının zayıflatılmış virüsünün, yine bu hastalığın çok güçlü virüslerinden elde edildiğinden ve bir virüs biçimini doğrudan doğruya başka biçime dönüştürebileceğimizden emindik. Her ikisinin de doğası özünde aynıydı.”
Zayıflatmanın bulunuşu, kendini hazır duruma getirmiş akla, talihin yardımı sayesinde gerçekleşmişti. Ama diğer araştırmalar tümüyle Bacon’m önerdiği yolda ilerliyordu. Zaman ile zayıflama arasında bir ilişki vardı. Ne var ki, görünüş itibarıyla zaman olan etmen, aslında neydi? Pasteur bu soruya hiçbir zaman doyurucu bir yanıt veremedi.

Sonraki gelişmeler

Bu sonuçların genelleştirilmesinin ve aşıların hasta insanlara yapılacak düzeyde uygulamaya konulmasının olağanüstü öyküsünde, Pasteur başrolü oynuyordu. Pasteur’ün daha sonraki iki önemli çalışması, yani şarbon aşısının geliştirmesi sayesinde hastalığın nasıl yayıldığını bulması ve km İn üzerine son çalışmaları, bilim açısından öykünün en heyacanlı kısımlarını oluşturuyor.
Bu araştırmaların en dikkate değer yanı, Pasteur’ün, karmakarışık empirik zorluklar cangılında, kuram rehberlimin de yolunu bulmuş olmasıdır. Mikroorganizma biyolojisi açısından, ev sahibinin tamamen başka bir ortam olduğu konusunda Pasteur son derece açıktı. Kolera mikroplarının üremesine elverişli ortam tavuk suyu ya da tavuğun kendisiydi. İkisi arasında özel bir ayrım yoktu. Her ikisinde de mikrop büyür, gelişirdi. Bu yüzden farklı hayvan türleri “virüsler”in zayıflaması için olası bölgeler olarak düşünülebilirdi.
Şarbonun bir mikropla ilgili olduğu düşünülüyordu. Ancak bu durumun keşfiyle, Toussaint, yanlışlıkla mikropları süzerek tümüyle kimyasal bir aşı geliştirmeye çalıştı. Pasteur, dondurulmuş tavuklar üzerinde yapılan basit bir deneyden hareketle, bir kültür içindeki mikrobik etkinliğin kimyasal yan ürünlerinin değil, bizzat mikropların hastalık belirtilerine yol açtığını gösterdi. Böylelikle şarbon basillerini zayıflatmanın zorluğu ortaya çıktı; çünkü dirençli basiller sporlar oluşturarak kendilerini fazla oksijenden, ısıdan ve benzer etmenlerden kolayca koruyorlardı. Fakat Pasteur, şarbon kültürünün ısıtılmasını dikkatle kontrol ederek, sporların oluşumunu önleyebileceğini keşfetti. 42°C ile 44°C arasında sporlar oluşmadı. Herhangi bir hata kabul edilemezdi; çünkü 45°C’de mikroplar ölüyordu. Deney son derece narin bir alanda gerçekleştirilmesine rağmen sonuçlar yeterince fikir veriyordu. Zaman tekrar devreye girdi ve yalnızca sekiz gün sonra tam bir zayıflatma gerçekleştirildi. Pasteur’ün bunları kamu önünde sırayabilmesi için büyük Pouillyle Fort testi düzenlenmişti. Bir zamanlar Pasteur’ü eleştiren A. M. Rossignol, organizasyonu üstlendi. 5 Mayıs IKHİ’de yirmi dört koyun, bir keçi ve altı sığıra, zayıflatılmış şarbon kuşağı aşılandı. 31 Mayıs’ta bu hayvanların yanı sıla yirmi dokuz hayvana zayıflatılmamış bir kültür enjekte edildi. 2 Haziran’da aşılanmış hayvanların tümü sapasağlamdı. Daha önceden aşılanmamış koyunların tümü ölmüş, sınırlamışa, hepsi hastalanmıştı.
Sonuç Pasteur için tam bir zaferdi. Fakat işlerinin hızla Fıransa ve İngiltere’ye yayılmasına, “fabrika”sının aşıyı büyük ölçeklerde üretmesine karşın, Pasteur, apaçık başarısı karşısında zıvanadan çıkan Alman meslektaşı Robert Koch’un hışmına uğradı. Ancak, Alman çiftçilerinin baskısı sonucunda Alman Tarım Bakanlığı aşıyı kullanmaya ikna edilebildi.
Kuduza gelince, o sadece çok tehlikeli bir hastalık olmakla kalmıyordu. Kuduzun nedeni, bildiğimiz gibi, -kelimenin şimdiki anlamıyla- bir virüstü. Bu yüzden daha zayıf bir soy yetiştirmek için depolanacak organizmaları mikroskobik olarak saptama şansı yoktu. Ama Pasteur önemli bir şeye dikkat etmişti: Hastalık önce sinir sistemine saldırıyor ve kurbanın beyninde açıkça belirlenebiliyordu. Hayvanların ‘biyolojik ortam’ olduğu biçimindeki temel düşüncesine dönerek bir omurga kemiğini kültür ortamı olarak kullanmaya karar verdi. Hastalık tavşanlara bulaştırılarak, onların gizemli organizmalarca istila edilmiş omurga kemikleri elde edilebilirdi. Tavşanlardan bu şekilde elde edilen örnekler steril atmosferde bırakılmış ve yavaş yavaş kurutulmuşlardı. Kemiklerin suyundan yapılan hamurlar aracılığıyla hastalık bulaştırılan hayvanlarda kudurma oranı giderek azaldı. Burada da zayıflama tümüyle zamana ve doğru ortamın seçimine bağlıydı. Sonuçta efsanevi olay meydana geldi:

Joseph Meister adlı bir çocuk kuduz bir köpek tarafından on dört yerinden ısırıldığında, anne ve babası çocuğu Louis Pasteur’e getirildi. Pasteur, daha önce sadece hayvanların üzerinde denemiş olan kuduz aşısını çocuğa uygulamakta tereddüt etti. Ancak, kendisine gelen iki doktorun, çocuğun kuduz hastalığından her durumda öleceğini ve başarılı olursa yöntemin kuduz hastalığına bir çare olabileceğini söylemesinden sonra denemeye karar verdi. Aşının başarılı olması bu öldürücü hastalığın önlenmesi ve aşıların geliştirilmesi için büyük bir adım oldu.

Konu hakkında ek okuma önerileri:
Pasteur, J. J., “Attenuation of the Virüs of Chicken Cholera” Chemical News, 43,1881, s. 179-180 (orijinal olarak Comptes rendus … de l’Academie des Sciences, 91,1880’de yayımlanan makalenin çevirisi).
Suzor, J. R., Hidrophobia: an Account of M. Pasteur’s System, Londra, 1887. Cuııy, H., Louis Pasteur: The Man and his Theories, Londra, 1965. Dubos, R., Pasteur and Modem Science, New York, 1960. Winner, H. I., Louis Pasteur and Microbiology, Londra, 1974.

Yorum Yok

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Exit mobile version