JEAN-PAUL SARTRE: İNANDIĞINI BİLMEK ARTIK İNANMAMAKTIR!

KENDİNİ ALDATMADAKİ “İNANMA”

Henüz kendini aldatmayı yalandan ayırmadık; betimlediğimiz çiftanlamlı kavramlar hiç şüphesiz muhatabını şaşırtmak isteyen bir yalancı tarafından da kullanılmış olabilirlerdi. Kaldı ki bunların çiftanlamlılığı birtakım ampirik koşullara değil, insanın varlığına dayandığından, herkesçe görülebilirler, görülmeleri de gerekir. Kendini aldatmadaki gerçek sorun elbette ki kendini aldatmanın bir inanma, öyle olduğuna inanma, aldanma olmasından kaynaklanır. Bu inanç kinik bir yalan da olmayacaktır, ve eğer apaçıklık nesnenin görüsel sahiplenilmesiyse, apaçıklık da olamaz. Ama nesne verili olmadığı ya da belirsiz bir biçimde verili olduğu zaman varlığın nesnesini benimsemesine inanış adı verilecek olursa, kendini aldatma bir inanıştır ve kendini aldatmanın asıl sorunu da bir inanma sorunudur. Kendini ikna etmek için özellikle oluşturulan kavramlara kendini aldatarak inanmak nasıl mümkün olabilir?

Aslında kendini aldatma projesinin kendisinin de kendini aldatma taşımak zorunda olduğuna işaret etmek gerekir: ben yalnızca harcadığım çaba sonunda çiftanlamlı kavramlarımı inşa ettiğim ve kendimi bunlara inandırdığım zaman kendimi aldatıyor değilim. Doğrusunu söylemek gerekirse, kendimi ikna etmedim de: zaten ne kadar ikna olmuşsam, hep o kadar ikna oldum. Ve daha kendimi aldatmaya hazırlandığım anda bile, bizatihi bu hazırlıklara karşı kendimi aldatma hali içindeydim. Onları kafamda içten olmayan hazırlıklar gibi canlandırmak sinizm olurdu; onların masum hazırlıklar olduğuna içtenlikle inanmaksa iyi niyet olurdu. Kendini aldatma karan, kendini adlı adınca söylemeye cesaret edemez, bir aldanış taşıdığına hem inanır hem inanmaz. Ve kendini aldatmanın belirdiği andan itibaren, daha sonraki her türlü tavrı ve bir bakıma kendini aldatmanın Weltanschauung’unu bu karar belirler. Zira kendini aldatma, hakikatin kriterlerini ve normlarını, iyi niyetin eleştirel düşüncesinin bunları kabul ettiği gibi, muhafaza etmez. Nitekim, kendini aldatmanın karar verdiği ilk şey, hakikatin doğasıdır. Kendini aldatmayla birlikte bir hakikat, bir düşünme yöntemi, nesnelere ilişkin bir varlık tipi ortaya çıkar ve öznenin aniden etrafını çeviren bu kendini aldatma dünyasının ontolojik özelliği, orada varlığın ne değilse o olması ve orada ne ise o olmamasıdır. Bunun sonucunda özel bir apaçıklık tipi ortaya çıkar: ikna edici olmayan apaçıklık. Kendini aldatma birtakım apaçıklıklar içerir, ama daha baştan bu apaçıklıklar tarafından doldurulmamaya, ikna edilmemeye ve içtenliğe dönüştürülmemeye boyun eğmiştir: çekingen ve alçakgönüllü görünür, inanmanın karar olduğundan ve her sezginin ardından, olanı kararlaştırmak ve istemek gerektiğinden habersiz olmadığını söyler.

Böylece, kendini aldatma ilksel projesinde ve ortaya çıktığı anda gereklerinin kesin doğasını kararlaştırır, fazla şey istememek, yeterince ikna olunmadığı zaman kendini tatmin olmuş saymak, kendini kararlı olarak belirsiz hakikatleri benimsemeye zorlamak konularındaki kararlılığında kendini bütünüyle biçimlendirir. Bu ilk kendini aldatma projesi inanmanın doğasına ilişkin aldatıcı bir karardır. Şunu iyice anlayalım ki burada üzerine düşünülmüş ve istençli bir karar değil, varlığımızın kendiliğinden bir belirlenişi söz konusudur. Kendini aldatmaya geçmek uykuya dalmak gibidir, kendini aldatmaksa rüya görmek gibi. Bu varlık kipi bir kez gerçekleştiğinde, oradan çıkmak uyanmak kadar zordur: çünkü kendini aldatma, yapısı geçiş halinde, geçici [metastable] tipte olduğu halde, tıpkı uyanıklık ya da rüya gibi kendiliğinden kendi kendini sürdürme eğiliminde olan bir dünyada-olma tipidir. Ama kendini aldatma kendi yapısının bilincindedir ve geçici yapının varlığın yapısı olduğuna, ikna-edici-olmamanın da bütün kanıların yapısı olduğuna karar vererek kendi önlemlerini almıştır. Bununla birlikte eğer kendini aldatma inançsa ve ilk projesi içinde kendi kendisinin olumsuzlanmasını kapsıyorsa (ne değilsem o olduğuma ikna olabilmek için, yeterince ikna olmadığına karar verir), kökende, yeterince ikna olmamaya gönüllü bir inanmanın mümkün olması gerekir. Böyle bir inancın imkânının koşulları nelerdir?

Dostum Pierre’in bana dostluk beslediğine inanının. Buna iyi niyetle inanırım. Buna inanırım ve bu konuda apaçık bir görüye sahip değilim, çünkü konunun kendisi, doğası gereği kendini görüye vermez. Buna inanırım, yani kendimi güvenden kaynaklanan itkilerin akışına bırakırım, buna inanmaya ve bu konudaki kararlılığımı sürdürmeye karar veririm, nihayet sanki bundan eminmişim gibi davranırım, bütün bunları aynı tavrın sentetik birliği içinde yaparım. Böylece iyi niyet olarak tanımladığım şeyi Hegel dolaysız diye adlandırırdı: gözü kapalı inanç. Hegel, bunun ardından, dolaysızın dolaylamayı davet ettiğini ve inanışın kendi için inanış haline gelerek inanç-olmayana geçeceğini gösterirdi. Eğer dostum Pierre’in beni sevdiğine inanıyorsam, bu demektir ki onun dostluğu bana bütün edimlerinin anlamıymış gibi görünür, inanış [croyance], Pierre’in edimlerinin anlamına ilişkin özel bir bilinçtir. Ama eğer inandığımı biliyorsam, inanış bana dış bağlılaşığı bulunmayan, salt öznel bir belirleme gibi görünür.

“İnanmak/sanmak [croire]” sözcüğünü fark gözetmeksizin, hem inancın sarsılmaz sağlamlığını (“Tanrım, sana inanıyorum”) hem de eli kolu bağlı ve kesinlikle öznel niteliğini (‘‘Pierre benim dostum mu? Bilemiyorum: buna inanıyorum”) göstermek için kullanılan bir terim haline getiren de budur. Ama bilincin doğası öyledir ki dolaylı ile dolaysız onda tek ve aynı varlıktır. İnanmak, inandığını bilmektir ve inandığını bilmek de artık inanmamaktır. Böylece inanmak artık inanmamaktır, çünkü bu da inanmaktan başka bir şey değildir; bütün bunlar kendinin) konuşlandırıcı-olmayan bilinc(i)nin birliği içinde gerçekleşir.

Kuşkusuz burada, söz konusu fenomeni bilmek sözcüğüyle belirtmek suretiyle onun betimlenişini zorlamış olduk; konuşlandırıcı-olmayan bilinç [conscience non-thetique] bilmek değildir. Ama bu bilinç, saydamlığıyla her türlü bilmenin kökeninde yer alır. Böylece inanma(nın) konuşlandırıcı-olmayan bilinc(i) inanışı tahrip eder. Ama beri yandan da düşünüm-öncesi cogito’nun yasası, inanmanın varlığının inanmanın bilinci olmasını buyurmaktadır. Böylece inanış öyle bir varlıktır ki kendini kendi varlığı içinde sorun haline getirir, ancak kendi yok oluşu içinde gerçekleşebilir, ancak kendini olumsuzlayarak kendini kendine açığa çıkarabilir; inanış için, olmak görünmektir ve görünmek de kendini olumsuzlamaktır. İnanmak, inanmamaktır. Bunun nedeni ortada; bilincin varlığı, kendi aracılığıyla varolmaktır, dolayısıyla kendini oldurmak ve bu yoldan da kendi kendinin üzerine yükselmektir. Bu bağlamda bilinç sürekli bir biçimde kendinden sıyrılmadır, inanış inanış-olmayan haline gelir, dolaysız dolaylılık haline gelir, mutlak görece olur ve görece de mutlak olur. İyi niyet ideali (inandığı şeye inanmak), tıpkı içtenlik ideali gibi (olduğu şey olmak), bir kendinde-varlık idealidir. Her inanış yeterince inanış değildir, insan inandığı şeye asla inanmaz. Ve dolayısıyla kendini aldatmanın ilksel projesi bilinç olgusunun kendini tahrip edişinin kullanılmasından başka bir şey değildir. Eğer her iyi niyetli inanış imkânsız bir inanışsa, şimdi artık her türlü imkânsız inanış için yer var demektir. Cesur olduğuma inanma yetersizliğim artık beni yıldırmayacaktır, çünkü zaten hiçbir inanış asla yeterince inanamaz. Bu imkânsız inancı, benim inancım olarak tanımlayacağım. Elbette, inanmamak için inandığımı ve de inanmak için inanmadığımı kendimden gizleyemeyeceğim. Ama kendini aldatmanın incelikli ve eksiksiz bir biçimde kendini hiçleştirmesi [anéantissement] beni şaşırtmayacaktır: bu hiçleşme, her türlü inancın temelinde mevcuttur. Nedir o halde bu hiçleşme?

Cesur olduğuma inanmak istediğim anda korkak olduğumu biliyorum ve bu kesin kanaatim de gelip inanışımı yok ediyor mu? İyi ama, ilk önce, eğer cesur olmayı kendindenin varlık/olmak kipi içinde anlamak gerekirse, korkak olduğumdan daha cesur değilim. İkinci olarak, cesur olduğumu biliyor değilim, kendimi bu biçimde görmem ancak uyanışla mümkün olabilir, çünkü bu bakış düşünümsel salt kesinliğinin ötesine geçmektedir. Üçüncü olarak, kendini aldatmanın inanmak istediği şeye inanmayı başaramadığı gerçekten de doğrudur. Ama kendini aldatma, inandığı şeye inanmamayı kabul ettiği ölçüde kendini aldatmadır.

İyi niyet, “inandığı-şeye-inanmamaktan” varlığın içine kaçmak ister; kendini aldatan varlıktan “inandığı-şeye-inanamamaya” kaçar. Bu kendini aldatma her türlü inanışın elini kolunu önceden bağlamıştır; elde etmek istediği inanışların da, böylece öteki inanışların, yani kaçmak istediği inanışların da. Bilim, inanışın bu kendi kendini tahrip edişinden kesinliğe kaçarken, kendini aldatma o tahribatı ister, istemekle de karşısına çıkarılan inanışları yıkar, bu inanışlar yalnızca inanış olarak açınlanır. Böylece ilk kendini aldatma fenomenini daha iyi anlayabiliyoruz.

Kendini aldatmada, ne kinik yalan ne de aldatıcı kavramların ustalıklı hazırlanışı vardır. Ama ilk kendini aldatma edimi, kaçılması mümkün olmayan şeyden kaçmaya yöneliktir, insanın olduğu şeyden kaçmasına yöneliktir. Oysa sırf kaçma projesi kendini aldatmayı, varlığın bağrındaki içsel bir parçalanmayı açınlar, kendini aldatma da o parçalanma olmak ister. Çünkü, aslında, varlığımız karşısında takınabileceğimiz iki dolaysız tavır, bu varlığın bizatihi doğası ve onun kendinde ile olan dolaysız münasebeti tarafından koşullandırılmaktadır.
İyi niyet, varlığımın içsel parçalanmasından, olmak durumunda olduğu ve hiçbir şekilde olmadığı kendindeye doğru kaçmaya çalışır. Kendini aldatma, kendindeden, varlığımın içsel parçalanmasına kaçmaya çalışır. Ama kendini aldatma nasıl ki kendiliğinden kendinin bir aldatma olduğunu olumsuzlarsa, bu parçalanmayı da olumsuzlar. Ne değilsem o olmak kipinde olmadığım kendindeden “ne-ise-o-olmamak” aracılığıyla kaçarak kendini bir aldatma olarak olumsuzlayan kendini aldatma, “ne değilse o olmama” kipinde olmadığım kendindeyi hedefler . Eğer kendini aldatma mümkünse, bunun nedeni, kendini aldatmanın insan varlığının her türlü projesinin dolaysız ve sürekli tehdidi olmasıdır, bilincin kendi varlığı içinde sürekli bir kendini aldatma riski barındırmasıdır. Ve bu riskin kökeni de, bilincin kendi varlığı içinde hem ne değilse o olması hem de ne ise o olmamasıdır. Bu açıklamalar ışığında, bilinci, insan varlığının bütünü olarak değil, insan varlığının anlık çekirdeği [noyau instantane] olarak ontolojik açıdan incelemeye şimdi geçebiliriz.

Jean-Paul Sartre
Varlık ve Hiçlik
İthaki Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz