AMIN MAALOUF: HER ZAMAN ÖNEMLİ BİRİ OLMADIĞIMIN BİLİNCİ İÇİNDE OLDUM

Sevgilimin, dönüşünden beri içinde bulunduğu ruh halini dikkate alarak, Vallauris’in diğer mektuplarını okumaktan kaçındım. Bu mektuplarda, çoğu seksenli yılların başlarına dayanan olaylardan söz ediliyordu. Ben bile, Clarence’ı incitmemek için, onları plastik bir dosyaya yerleştirmeden önce sadece bir bakış fırlatıyordum.

Ancak sıra, Andre’yi ziyarete geldiğinde, hepsini adam akıllı okumak gerekti. Sınava giren çocuklar gibi, acele göz gezdirmekten utanıyordum ama, dostumun soruşturmacılığının tuttuğu oluyordu. Nazik, dostane ama acımasız bir soruşturma! Çocukluğumdan beri, bana her kitap verişinde, bir sonraki karşılaşmamıza kadar onu “ağır ağır” iyice okuduğumu varsayıyor ve elini alnına koyarak “ama kalem kullanmadan, çünkü buraya yerleşmesi gerekenler okunaksız birkaç satır yüzünden alıp başını gider” diyordu. Hiçbirine bakmadığımı kolaylıkla anlayabilirdi. “Yirmi yılda kırk doğru dürüst kitabı okudunsa, benim okumak dediğim biçimde okudunsa, dünyaya tepeden bakabilirsin.”

Böylece, on kadar mektubunu, onun okumak dediği biçimde okuyup hazmetmiştim.

—Sana yolladıklarımın arasında, dikkatini en çok ne çekti, merak ediyorum.

Andre beni bu sözlerle kapıda karşıladı. Her zamanki yerlerimize oturur oturmaz, Clarence ile olan konuşmamızı anlattım ve ekledim:

—Aslında, tuhaf bir kelime oyunu karşısında bulunduğum hissine kapılıyorum. Hecelerin yerli yerinde olup olmadıklarını bilmiyorum ve bir yanıtı olup olmadığını da bilmiyorum.

—Geçen pazar görüşmüş olsaydık, ben de aynı sıkıntıda olduğumu söylerdim. Sadece sezgilerimle bir şeyler yakalamaya çalışmıştım. Ancak geçen perşembe günü, kafamda inatçı bir düşünceyle uyandım. Bütün günümü kütüphanede, bir virgülün ötesine geçmeyen sütunlarca sayı ve bir o kadar yüzde arasında geçirdim.

Tam vazgeçecekken, Akdeniz çevresindeki on büyük kentin nüfusu ile ilgili bir inceleme gördüm. Bu kentler arasında Kahire, Napoli, Atina ve İstanbul da yer alıyordu. Burada da, adama alfabesini unutturacak sayılar ama aynı zamanda uzun yorumlar vardı. Yazarlar açıkça, her yerde “erkek” nüfusun arttığını ve “kızların” doğumunda anlamlı bir eksilme görüldüğünü belirtiyorlardı. Genelde, yüz kız çocuğuna karşılık yüz elli erkek çocuk doğmaktadır; araştırmalar, yüz on iki veya yüz on dokuz oğlana karşılık (kentten kente değişen biçimde) yüz kız doğduğunu göstermektedir. Bu bir bilgisizin gözünde pek bir şey ifade etmese de, yazarlara göre, bu denli bir fark daha önce görülmüş değildir.

Hintli doktorların söylediklerine benzer bir durum mu yoksa? Yanıtı vermekten uzağım. En azından, perşembeden beri bir muamma olduğunun farkındayım ve benimkisinden başka beyinleri de meşgul ettiğini biliyorum.

Böylesine bir doyumsuzluk duygusuyla Andre’den ayrıldığımı hiç anımsamıyorum. Genelde, arkamdaki kapının usulca kapandığını duyar duymaz, düşünceli, dalgın, yürümeye başlardım ama yere sıkıca basan değil yüzen adımlarla! Bu, dostumun bana söyledikleri yüzünden değildi; başka yerlerden de bilgi edinebilirdim. Bilgisinden çok, dünyaya kuş bakışı bakma yeteneğine imrenirdim.

Sakın bana, söz söyleme yeteneğinin ya da avukatlık cüppesinin etkisi altında kaldığım gibi bir hakaret edilmesin! Bizim ilişkilerimiz bu nitelikte değildi. Andre’nin ağırlığınca zekâsı vardı diyebilirim. Şunu demek istiyorum, sahte bir utangaçlığa kaçmadan, bu dünyada her şeyin, yasaların, bilimlerin, dinlerin, devletlerin, kendisi gibi, benim gibi insanlar tarafından yapıldığını, dolayısı ile yargılanabilecekleri, alaya alınabilecekleri, yapılıp bozulabileceklerini dile getiren ağırlıklı bir ikna yeteneği vardı. “Biz bu dünyada davetli takımından değiliz, bu dünyaya ait olduğumuz kadar, dünya da bize ait.

Geçmişi de geleceği de bize ait” derdi.

Bu düşünceler benim yapıma uygun değildi. Hiçbir sahte yada gerçek utanç duymadan diyebilirim ki, her zaman önemli biri olmadığımın bilinci içinde oldum.

Gözlerimi, dünyayı altüst etmek için açmadım; yasaları ben koymuyorum, sadece bir gözlemciyim. Zooloji yasalarında unutulmuş olan birkaç maddeyi ortaya çıkartmaktan mutluluk duyan, benim gibi milyarlarca insandan biri olarak, zamanın ve gücümün elverdiği kadar hayatta kalabilmek ve üremek oyununu oynamaktan mutluluk duyan biriyim. Benim dalımda geçici olanın mutlak bilincine varılıyor ve buna katlanmak öğreniliyor.

Bu farklı yaklaşımdan ötürü Vallauris ile görüşmelerim, benim için çok sağlıklıydı. Sanırım dengemi onun yanında kazandım. Karşılaşmalarımızın ertesi günü, çalışmalarıma bir sonuç alma çabasıyla koyulurdum.

Bu kez öyle olmadı. Aksine, kaçma isteği ile yanından ayrıldım. Alışılmıştan uzun kalmıştım yanında, sonuncu böreğe kadar dolu dolu üç saat, ama sadece figüran rolü oynayarak! Andre kendine göre, on tane yardım çağrısı yapmıştı. Hiçbiri bende gerçek bir merak uyandırmayan on çağrı! Hiçbiri üzerinde en ufak bir araştırma yapmış değildim, en ufak bir beyanda bulunmamıştım; sadece görüşmemiz sırasında, ona bakmakla, sezgilerini, tereddütlerini değerlendirmekle yetindim; oysa görüşmek isteyen ben olmuştum. Araştırmalardan hoşlandığını biliyordum. Ama o günün öğleden sonrası, zihinsel heyecandan öte bir şey vardı onda! Onun hakkındaki kanaatime hiç uymayan bir kaygı ve telaş içindeydi.

O an, aşağılayıcı bir değerlendirme yaptım: yaşına verdim! Andre yetmiş bir yaşındaydı, uzun süredir avukatlık yapmıyordu ama iş yerini yeni kapatmıştı. Diğer insanların, yaş gruplarını özel olgular gibi almalarını her zaman eleştirmişimdir; herkes, her yaşta genel olgunun, olağanlığın bir parçası sayar kendisini. Eleştiriyor, dikleniyor alay ediyorum ama, kabul etmeliyim ki bu yanılgısının dışında kalmıyorum.

O gün, böylesine kestirme bir açıklama ile yetindim.

Yine de Andre’nin ilerdeki mektuplarına daha fazla zaman ayırmaya, benim de arasıra ona birkaç gazete kupürü göndermem gerektiğine karar verdim. Zamanım olursa! Çünkü o tarihte bir konferansa hazırlanıyordum. 8 Aralık’ta yapılacaktı, kasım ayındaydık ve tek satır yazmamıştım.

Kendimi koyuvermiş olduğumdan değil, yo hiç değil! Araştırmalarıma öylesine dalmıştım ki, sıra bir türlü bunları yazıya dökmeye gelmiyordu. Konferansımın konusu – Tanrım! Şimdi ne kadar gerçekdışı görünüyor oysa o tarihte daha sonraki kaygılarımdan ne denli uzak olduğumu göstermiş olsam da, söyleyeceğim – evet, konferansımın konusu şöyle özetlenebilir: At arabasını taklit ettikten sonra şimdi de kınkanatlıları (mayıs böcekleri, altın böceği, gelin böceği) taklit etmeye kalkışan otomobil! Hiç kuşkusuz helikopter de kızböceğini ya da eşek arısını taklit etti. Boş laf denecek! Oysa aylarca bu araştırmalara dalmış ve beni mutlu eden sonuçlar çıkartmıştım.

Bu sadece bilim değildi, sanattı, biçemcilikti, töreydi.

Bazı arabalarla, bunlara modellik edebilecek bazı böcekler arasındaki benzerlikleri gösteren bir dia dizisi hazırlamıştım, hatta, büyük, modern bir kentte günlük yaşamı gösteren bir film bulmuş, çevreyi incelemiştim. Sanki kent bir sürü madensel böceğin istilasına uğramıştı!

Yani, konferans için her şey hazırdı, esasın dışında!

Yani, konferans metninin dışında! Kendime, kasım ortalarındaki bir pazar gününü ayırmıştım; Clarence’ın, ailesini görmeye Sete’e gideceği pazarı! Sabahtan akşama kadar kapanacak ve yazacaktım. Sabah yedide kalkmış, sabah kahvaltısından kendimi yoksun bırakmış, çalışma masasına koyduğum bir koyu kahve ile yetinmiştim. Saat sekiz olduğunda, ilk paragrafı on bir kez yazmış ve on bir kez bozmuş olarak, işimin başındaydım hâlâ. Saat dokuzda, Vallauris aradı:

—Araştırmalarınız için bir fikrim var. Bugün, bir ara boşsan…

Nasıl hayır denilir? Davranışı o kadar olağandışıydı ki! Telefonu kaparken, önümdeki beyaz kâğıtlara üzüntülü bir bakış fırlattım. Tam görevini yerine getirecekken rahatsız edilmekten şikâyet eden ama buna için için sevinen tembel öğrenci bakışıydı bu!

Arabayla sokağına girdiğimde, Andre beni aşağıda bekliyordu, boynunda kalın atkısıyla! Bu yıl kış erken gelmişti.

Yanıma oturdu:

—Yapacağımız gezintiden sonra, gününü boşa harcadığın duygusuna kapılırsan, bunu bana söyleme, üzülürüm. Ama içinden beni affet.

En evlatça gülüşümü takındım:

— Ne yana gidiyoruz?

—Orleans’a doğru. Bir arkadaş bizi bekliyor. Çok eski bir dost. Ailelerimiz, İkinci Dünya Savaşı’nda Cenevre’ye aynı zamanda iltica etmişti. İkimiz de bilimsel araştırmalara tutkun delikanlılardık. Ama onun babası, avukat olması için ısrarcı olanlardan değildi.

“Son zamanlarda az görüştük. O daha çok Kaliforniya’da yaşadı ve çalıştı. Şimdi Orleans yakınlarında, huzurlu bir emeklilik yaşıyor. Bir çiftlik evinde; ağaçları, kitapları ve torunları ile birlikte! Yeryüzündeki cennet! Bütün ömrünü bitki neslinin iyileştirilmesine harcadı. Olağanüstü bir şey keşfetmedi ama bazı armutların tadını, kokusunu, kabuğunu, etini, doğa kadar ona da borçluyuz. Onun seçtiği meslek, en kazançlı olanlardan biri çünkü çiçeklerle meyveler el üstünde tutuluyor ve bir de kendi keşfettiğini kendin tadabiliyorsun! Yine de, mevsimler boyu sabır ve ustalık isteyen bir iş!

“Tahmin ettiğin gibi, onunla bitkileri konuşmaya gitmiyoruz. Onunla geçirilen her an, bir keyiftir. Dört duvara kapanmaktan hoşlanmaz, hünsa meyve elde edip seyretmek için, cinsleri karıştırmaya bayılır. Dün, telefonda, ona gözlemlerimden söz ettim. Tepkilerinin ilgini çekeceğinden eminim. Çünkü o bir bilgindir, tam anlamıyla bir bilgin. Benim gibi basit bir araştırmacı değil.

Amin Maalouf
Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl
Fransızcadan Çeviren: Esin Talu – Çelikkan, Telos Yayıncılık

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz