“Hiç gülmeyendi, hiç konuşmayandı, babamdı; bunca yıldır babamdı” – Erdal Öz

Erdal ÖzElim yüzüm kanlar içinde bahçe kapışım açıp taşlığa girdiğimde annem salata yapıyordu. Gevrek, üstüne tuz dökülünce sulanan, hryır-tılı bir bıçak sesi içinde yemyeşil bir hıyar kokusunun taşlığı doldurduğunu bildim, içeriye, annemin yanma girmedim. Kırık camlı kapının hemen dibindeki kesmetaşın üstüne çöktüm. Yüzüm gözüm yapışık kanla sıcaktı, şişti, sancılıydı. Kan içindeydim ve aylardan nisandı. Tek gözümle görebildiğim bir akşam güneşi, koyulaşmış leylakların hemen ötesinde yitti yitecekti. İnadına ağlamıyordum.
Kubilerin bahçesindeydik. Ceplerim tıka basa erikle doluydu O yosunlu havuzun yamn’daki büyük erik ağacının tepesinde büyük acı erikleri düşürmeye çalışan Kubiyi gözlüyordum.
Kubi, küreği dallara savurdukça; yemyeşü yeni bitmiş pırıl pırıl yaprakların arasından parça parça bir gümşığı, uzandığım yerde yüzüme gözüme dökülüyordu. Akımdaki ıslak otların yumuşak serinliği terli etime sokuldukça, bir tath uykudan uyanır gibi Kubiyi görüyor, Kubiyi seviyordum- Bütün oyunlarda beni hep yenen, daha ablası gibi yüzü sivilcelenmemiş, san saçh bir Kubiydi. Havuza düşünce küçük san sesler çıkaran yeşil eriklerin, ara sıra yüzüme sıçrattığı küçücük su damlacıklarına bile aldırmıyor, biraz da, eriklerden bir tanesinin, ansızın yüzümün hiç ummadığım bir yerine pat diye düşmesini bekliyordum. Kubi’nin savurduğu kürek, üstüme kmk yapraklar düşürüyordu Yapraklar döne döne üstüme konuyordu. Ama yüzüme, bekledim, tek erik büe düşmedi.
Akşamüstü, taşlıkta, hanmeUerinin altoda, babam, leylaklara karşı o her akşamki yoksul, avuntum rakısını içerken, tabağına, ceplerimden çıkanp bir avuç yeşil erik koyacağımı düşündüm Şaşıracaktı babam. Belki de ak çiçeklerden daha yeni soyunan eriklerin bu kadar tez, göz açıp kapayıncaya böylesine büyüyüverdiğine şaşacaktı: Alıp bir tane atacaktı ağzına. Yüzünü nasıl olsa ekşitecekti. Ama gülecek

miydi, büemem. Gülmesini ne kadar isterdim. Gülünce burnunun kocaman olacağını düşündüm. Ama hiç gülmezdi ki babam. Her zaman tertemiz, ama yakaları, kolağızlan aşınık, bildim büeli sırtından çıkarmadığı sarkık ceketinin altoda, yuvarlak kaim gözlüklerinin ötesindeki etli gözleriyle, kırışık, asık çizgili yüzüyle, kendi aksanımda, kendi karanlığında sürekli düşünen, kim bilir neler düşünen, yapayalnızlı-ğıyla sanki övünen, durmadan sigaralar içen bir garip adamdı babam. O yoksulluğu, savrukluğu içinde neden bana her akşam o biçimsiz, kabarıp şişmiş ayakkabılarını parlattırdığım hiç anlayamadım. Babam, tabağmdaki peynir diliminin yanma bıraktığım bir avuç yeşil eriği kütür kütür yerken, ben gidip karpı önündeki soluk aydınlıkta onun her akşamki biçimsiz ayakkabılarım parlatacaktım. Her akşam babanım ayakkabılarım ben parlatırdım. Her akşam içerdi o da. Gazete kâğıdına sarılı bir rakı şişesini koltuğunun altma sıkıştırır, ancak sabahlan yüzünü sabunlarken görebildiğim kanlı, etli gözlerini, çirkin gözlerim, kaim camlı gözlüklerinin ardına saklar, taş gibi sesler çıkaran, eskimesin diye altları kabaralı o biçimsiz ağır ayakkabılanyla bahçe kapısında görün üverirdi. O daha gelmeden annem sofrayı kurardı. Kışsa turşular çıkarır, yazsa salatalar yapardı. Suda bekletilmiş, olanca tuzu giderilmiş bir dilim beyaz peynir hep o küçük porselen beyaz tabağm ortasında olurdu. Bir keresinde tatmış, hiç sevmemiştim o tuzsuz peyniri. Ama babam öyle severdi. Babam, ayakkabılânm çıkarır, eskimiş, kuruyup eğrilmiş terliklerini ayaklarına geçirir, masanın basma geçer, bacak bacak üstüne atar, rakı şişesini iki bacağının araşma başaşağı sıkıştırır, büyük mendilini kat kat edip şişenin dibine özenle yerleştirir, elinin ayasıyla vura vura şişenin mantarım çıkarırdı. Babanım her vuruşunda, o dolu şişe hıçkınr gibi bir ses çıkarırdı. Kötü bir şeyler olacakmış gibi korkardım, beklerdim. Ama korkuktuğum olmazdı.
Niye bilmem ama, hiç konuşmazdı babam.
O içerken, ben gider boya kutusunu, fırçayı, o eski kadife parçasını ahr, kapının önündeki soluk aydınlıkta onun ayakkabılarım boyar, parlatırdım.
Hiç konuşmazdık. Gariptir ama biz evde hiç konuşmazdık. Gülmezdik de. Neden böyleydik, bilmiyorum. Belki de sevmezdi babam bizi. O kendisini de sevmezdi, bilirdim bunu. Babam hiçbir şeyi sevmezdi. Ama erikleri sevsin istedim o akşam; şaşkınlıkla da olsa bir kerecik olsun gülsün istedim.
Bir büyük karaltının ansızın birdenbire büyüdüğünü, kıpırdamaya, bir şey anlamaya vakit kalmadan sol kasımın üstünde patladığım biliyorum. Kürekti düşen yüzüme, Kubi’nin savururken elinden kaçırdığı o büyük bahçıvan küreği; sapıydı çarpan yüzüme. Demir kısmı gelseydi ne olurdu bilmiyorum, ama yüzüme götürdüğüm enerimin sıcak gür bir kana bulandığı aklımda. Kubi’nin ağaçtan atlayıp sapsarı bir yüzle kanavan yüzüme baka baka sessizce ağladığı da aklımda. Neden ağlamadım orada, Kubi’nin, sızlanıp yalvarmalarına neden kayıtsız kaldım, neden aldırmadım, neden kalan gücümle kaçıp gittim oradan, bilmiyorum.

Annem kırık camlı kapıyı aralayıp küçük tahta masayı taşlığa çıkardığında güneş daha yeni batmıştı. Güneş, leylakların hemen ötesinde batmıştı. Gömleğim kan içindeydi ve aylardan nisandı. Körol-mayacağmu, kan bulaşığı tek gözümü aralayıp balonca anlamıştım. Ah, kör olmayı nasıl da istemiştim orada. Gidip yüzümün kanlarını si-lebilkdim, ama sümemiştim işte. Kaşınım üstünde biryerimdi patlayan; bunu büyüyen, zonklayan sıcak etimden biliyordum; ama sümemiştim kanlan, gidip yıkamamıştım. Beni öylece, o korkunç durumunda görsünler diye gömleğime de bulaştırmıştım kanları.
Annem önce görmedi beni. Görmedi diye neredeyse hıncından bağıra bağıra ağlayacaktım. Kocasından, babam olacak o asık yüzlü bıkkın adamdan başkasını gördüğü yoktu ki. Ne varsa hep onaydı. Yıllar boyu o sonu gelmez rakı masalarını hazırlamaktan bir gün olsun vazgeçmemişti. Kaç kez gelip geçti yanımdan. Sonunda içerinin ışığım yaktı; leylaklar yeniden morarıp aydınlandı ışıkta, içinde suda ıslatılıp tuzu alınmış bir dilim beyaz peynir olan küçük porselen tabakla gelirken birden gördü beni. Şaşkınlık dolu bir sesle adımı sesledi Sustum. Koştu geldi yanıma. Deh gibi oldu. Sevdim onu orada, nasü sevdim nasıl. Peynir tabağım şaşkınca yere bırakıverdi. Kolumdan tutup kaldırdı, kucaklayıp içeri götürdü, yatırdı, sularla pamuklarla sildi yıkadı yüzümü. Sordu durdu. Ağladım sonunda. O kadar sordu ki, sonunda kavga ettiğimi söyledim.
“Kubilay’lamı?”dedi.
“Yok,” dedim.
Söylemedim Kubi’nin yüzüme kürek düşürdüğünü. Bir büyük sarı bezle sardı başımı annem; sarmadan önce de bir koşu gidip Aliy’anım Teyzelerden alıp getirdiği renkli acı pamuklan bastı kaşımın üstüne. Öldüm de ses etmedim. Tentürdiyotlu pamuğu her basışmda, solgun, biraz da yıpranmış bir anne yüzüyle uzun uzun üflüyordu yanan yerime. İyot kokulannm acılaştırdığı küçük odada üstümdekileri değiştirdi. Üstüne bulamaç pekmez sürdüğü bir dilim ekmeği getirip tutuşturdu elime. O bayıldığım bulamaçlı ekmeğe ağzımı bile sürmedim, koydum bir yana. Bir şey demedi annem. Sonra da götürüp yatağıma yatırdı, Üstümü örterken, onu en çok annem yapan yumuşak, keder yüklü dudaklarıyla eğilip öptü saçlarımdan. Annemdi, ne güzel annemdi; uyumak büe istemedim.
Neler düşündüm orada, bilmiyorum.
Cam açıktı. Leylakların, hanımellerinin kokusuna kansan, ıslatılmış bir taşlıktaki rakı masasını süsleyen turfanda hıyar kokusu, annemin ılık, ağlatan dudaklarıyla öptüğü yerde başlayan saçlarıma, o alabildiğine keder yüklü nisan sonu akşamını bir ıslak bez gibi getirip örtüyordu. Zonklayan yerimin acısını büe duymuyordum.

Babamın öksürüğüydü. Beklediğimdi.Boğulur gibi oldum. Soluk büe almadım. Annemin dışarıda ona birşeyler anlattığım duydum. Beni anlatıyor olmalıydı.
Babamın ayakkabüanm bu akşam parlatamayacakhm. Ama sabaha ilk bu işi yapardım.
Az soma kapının açılacağım, babamın kapıda görüneceğini, belki de annem gibi, ama ilk olarak yanıma gelip beni saçlarımdan öpeceğini bekledim. Hiç gülmeyendi, hiç konuşmayandı, babamdı; bunca yıldır babamdı, ama bu kez, gülmese de, konuşmasa da, gelip yaralı gözüme, sardı başıma, biraz babam olan gözleriyle bakabüirdi, eğilip öpebilirdi de, annem gibi; niye olmasmdı.
Birden taşlıktaki kesmetaşm üstüne çöküp kaldığım o en kanlı durumumu özledim. Babamın beni o durumumda görmüş olmasını istedim. Olmazdı ki artık. Olsun varsındı, annem anlatırdı ona, belki anlatmıştı bile. Birden babamın kahkahasıyla titredim, dondum, taş kesüdim. Sanırım ilk olarak gülüyordu babam. Uzun uzun güldü. Babam mıydı bu adam? Bu gülen o muydu? O hiç gülmeyen, asık yüzlü, bıkkın adam mıydı bu gülen? Yüreğimde, tam şuramda bir şey ‘çıt’ etti. Kulaklarımı tıkadım.
Gülünce, sandığım gibi, burnunun büyüdüğünü, kocaman olduğunu bütün çirkinliği içinde düşündüm durdum.
Yarın ayakkabılarını parlatmamak için yataktan inadına geç kalkacaktım. Kalktığımda o çoktan işine gitmiş olacaktı.
O geçe babam odama gelmedi, beni görmedi.

Erdal Öz
Öykü: Babamdı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Halil Cibran: “Evet, suç işleyen kimse çoğu kez yaraladığının kurbanıdır!”

Ruhumu yedi kez aşağıladım İlki, onu yükseklere ulaşmaktan kaçındığını gördüğüm zamandı. İkincisi onu topalın önünde topallarken gördüğüm zamandı.  Üçüncüsü kolayla...

Kapat