BAŞKA BİR MEMLEKET – AYKUT EMRE

Herhangi bir sanatsal üretim, sayıklamalardan ibaret olamayacağı ve kendiliğinden dökülüvermeyeceği için tercihlerin sonucunda biçimlenir. Üretim yapanın niyeti ve fikri, ortalıkta uçuşan birçok ihtimalden bazılarını mıknatıs gibi çeker. Üretilecek eser, her ne ise artık, üretildikten ve alıcısına ulaştıktan sonra süreç, bu sefer tersten işler: ortaya çıkan işten yola çıkarak fikir ve niyete doğru yol alabiliriz.

Memleketin fay hatlarını kanırtıp, birikmiş gerilimi harekete geçirdiği anlaşılan ve en başta bu yüzden oldukça geniş bir kesimde ve yoğun bir biçimde ses getiren malum dizi “Bir Başkadır”da da tercihler var ve bu tercihlerin sonucunda ortaya çıkmış göstergeler ve onların yarattığı anlamlar var.

Dizi, bir tartışma patlamasına ve dolayısıyla değerlendirme yazı ve videolarının adeta fışkırmasına sebep olduğu için, birçok yerde ve birçok kere tekrar edilen meselelere değinmeden bu göstergelere ve anlamlarına odaklanmak isabetli olabilir. Söz konusu dizi, “totale yapılan bir iş” olmadığına göre yapılmış olan tercihler, özel olarak izleyici kitlesine dönük olmalı. Dizinin Netflix’te yayınlanması, izleyicilerin çoğunluğunun eğitimli, kentli ve orta sınıfın çeşitli katmanlarından oluştuğuna işaret. Bununla beraber yine bu kitlenin büyük çoğunluğunun laik, seküler ve en hafifinden dindar olmayan bir kitle olduğu da söylenebilir. Dolayısıyla dizi sözünü aslolarak bu kitleye söylüyor. Bunu destekleyen bir diğer yan da dizinin biçim tercihleri. Popüler bir platforma göre kalibresi yüksek bir sinematografinin egemen olduğu dizi, yakın dönem Türkiye sineması ve tarihsel olarak da önemli akımların izlerini taşıyor. Bu da dizinin kiminle konuştuğunu iyice netleştiriyor. Sözün kime söylendiği çok önemli çünkü söz, dinleyenine göre anlam kazanıyor.

Dizi çok izlendi ve sevildi. Peki sorunlu yanlarına rağmen neden bu kadar sevildi? Burada diziyi adeta efsunlu hale getiren iki nokta olduğu söylenebilir.

Bunlardan biri aynı platformdaki diğer yapımların aksine fantastik bir hikâye ve gerçeküstü olaylar yerine dizinin, hikayesini ne kadar çarpık olursa olsun “gerçekçi” bir yerden kuruyor olması. Hikâyede uzaklaşılmak istenen, zaman zaman kaçılan, zaman zaman gündeminden uzakta durulan memleket var. Memleketi çarpık algılayışlarına ve izleyiciyi bir kanaate zorlamasına rağmen “içerden” anlatan yapısı kendisini en çok karakterler ve oyunculukta gösteriyor. Burada “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmindeki yapıya ve özellikle “muhtar sahnesi”ne değinmeden geçmemek gerek. Muhtar sahnesinde polisinden, savcısına, şoföründen, doktoruna ve tabii ki en başta da muhtarına kadar bütün karakterler, memleketin taşrasını temsil ediyorlardı. İyi oyuncu yönetimi ve iyi oyunculukla da birleşen bu güçlü sahne, özellikle herkes tarafından sevilmişti. Ama yanlış anlaşılmasın; kimse muhtarı sevmemişti. Sahnenin “bizden” oluşu ve meseleye içeriden bakılmış olmasıydı sevilmiş olan. Birinci efsun, “bizimkileri” anlatıyor olması kısacası.

İkinci efsun ise daha karmaşık bir hissiyat aslında. Dizi, yandaşlığı, sakilliği ve ayağa düşmüşlüğüyle bahsettiğimiz kentli eğitimli kitle için bir tiksinti kaynağı haline gelmiş olan ulusal kanallar yerine uluslararası ve oldukça popüler olan dijital bir platformda yayınlandı. Bu durum yurtdışına turist olarak gezmeye giden bir Türkiyeli için mesela Times Meydanı’nda Türk lokantası gördüğünde açığa çıkan hissiyata benziyor; “herkesin baktığı, gezindiği bir yerde benim memleketime ait bir şey de var” hissi, açıktan fark etmesek de bizi etkiliyor ve dizi bu sayede olduğundan daha etkili bir hale geliyor. İkinci efsun da bu histen kaynaklanıyor denebilir.

Buradan tekrar asıl konuya yani yapılmış olan tercihlere ve yarattığı anlamlarına gelecek olursak, bundan sonrasına cevabı belli sorularla devam etmek okuyucunun da muhakemesini canlandıracaktır. Dizide birçok maddi tutarsızlık da olmasına rağmen asıl sorular, başlıca fikirsel tercihlere yoğunlaşacak.

– Bugünkü Türkiye panoramasında laik-seküler elitlerin türbanlıları aşağı görmesi, onlardan irite olmaları ne kadar gerçek? Gerçek olsa bile bu, bugünün Türkiye’sinde önemli bir mesele mi? Açık giyiniyor diye mahallede, işyerinde “müsait” gözüyle bakılan sıradan bir kadının derdi mi önemli bugün, yoksa türbanlı bir kadının elit laikler tarafından aşağı görülmesi mi? Memleketin en çok gerilim biriken fay hattına bakarken yazar-yönetmen neden bunu tercih etti? Din baskısından hiç mi haberi yoktu? Ermeni, Rum azınlığın çocuklarının bile okul bulamadığı için trajikomik bir biçimde imam hatiplere gitmesine sebep olacak kadar okulun imam hatipe dönüştürüldüğünden haberi yok muydu mesela ekibin? İşte burada yapılan bir tercih var. Öylesine ilk denk gelen sahne yazılmadı, çekilmedi.

– Dizideki Meryem karakterinin dinle ilişkisi hariç her şeyinin aynı olduğunu varsayalım. Meryem’in Orta Anadolulu, sıradan, başı açık ve yerel ağızla konuşan emekçi bir kadın olduğunu düşünürsek Peri karakteri, Meryem’i kendisiyle denk mi görecekti? İrrite olmayacak mıydı? Asıl mesele sınıfsal bakışı değil mi? Bu arada Peri karakteri o kadar yalnız, o kadar kimsesiz ki Peri’nin yerinde kim olsa sadece türbana değil her şeye irrite olabilirdi..

– Sırf “erkekler tahrik olacak” diye, kadının başının ve hemen her yerinin kapatılmasının yanlışlığını çok sevimli bir karakterin iyi oyunculukla hayat bulmuş hali, unutturabilir mi? Barışmamız istenen şey, kadının kapanması, türban mı yoksa Meryem gibi insanların durumu mu?

– Dar gelire mahkum edilmiş emekçilerin oturduğu mahalle niye taşra olmak zorunda? Yoksa yine bir taşra-kent ikilemi mi söz konusu? Küçükçekmece, Esenyurt, Güngören, Bağcılar gibi semtlerde adeta emekçi okyanusları uzanırken niye illa taşradan gelir Meryem? Kente karşı huzuru mu temsil ediyor taşra yine?

– Hoca tarikat şeyhi değil, Meryem ve ailesi de tarikat üyesi değil. Nereden geliyor bu hocadan icazet alma işi? Türkiye’de bu kadar baskı ve çaba olmasına rağmen hiçkimse bir tarikat üyesi değilse sıradan bir cami hocasından icazet almaz. Böyle bir ilişki kurulmak isteniyorduysa bakılması gereken yer tarikatler değil midir? Aynen “Takva” filminin doğru yere cesaretle baktığı gibi…

BİR BAŞKADIR: BİR ÇUKURA BAKIYORUZ BİRLİKTE – ALİ ŞİMŞEK

– Bir kadının batıda bir köyde çocuk yaşta tecavüze uğraması için illa bir Kürt vatandaşa mı denk gelmesi gerekir? Batıdaki bir köy yerinde (Çanakkale olduğu anlaşılıyor) bu aşağılık suçu işleyen kişi neden bir Kürt vatandaşı olarak seçildi? Göç eden Kürt vatandaşlar, batıdaki köylere mi göçtüler yoksa büyük şehirlere mi?

Yukarıda “cevabı belli sorular soracağız” diye başlamıştık ama özellikle bu sorunun cevabını tam kestirmek güç gerçekten de. Berkun Oya, farkında mıdır bilinmez ama yaptığı bazı tercihlerle (ilerde de Kürt abla karakterinden bahsedilecek) halkın bir kesimine karşı nefreti besliyor olabilir. Özellikle izleyici kitlesini düşününce bu ihtimal ne yazık ki mevcut.

– Eğitimli, kentli ve sekülerler dizide neden hep mutsuz, yalnız iletişimsiz ve bitik resmedilmişler? Dizi boyunca muhafazakâr kesime gösterilen şefkat, olayların huzurla çözülmesi ve sevimli gösterme halinin kırıntısı bile yok bu kesime dair. Hikâye öyle mi denk geldi? Akla ne geldiyse yazılıp çekildi mi? Yoksa Berkun Oya, Meryem karakterini de kullanmış olduğu on yıl önceki bir oyununun ismine mi gönderme yapıyor? Oyunun adı “Güzel Şeyler Bizim Tarafta” idi ve Meryem, hemen hemen aynı şekliyle ve yine Öykü Karayel tarafından canlandırılarak orada var olmuştu ilk kez. Tülin Özen de aynı oyunda yine kentli bir kadını canlandırmış.

– Türkiye’de bugün “muktedirler” denince akla Peri gibileri mi geliyor yoksa artık işler “biraz” değişti mi? Düzenin asıl sahibi olan büyük sermayedarlara değinirken yalıda Halk Tv karikatürünü gören gözler neden aradaki yeni semirmiş muhafazakâr muktedirleri es geçer? Evleri yaldız işlemeleriyle, Selçuklu-Osmanlı motifleriyle bezeli, jipten inmeyen başı kapalı, eli tesbihliler değil mi  bugün ortada görülebilen muktedirleri? Bunu görmek için çok mu uğraşmak gerek bugünün Türkiye’sinde? Bu konuda yine Nuri Bilge Ceylan’nın bir filminden bahsetmemek olmaz. “Ahlat Ağacı”nda seçilen karakterin ataması yapılmamış bir öğretmen olması doğru tercih değil miydi? Orda, bu baş karakter, kitabına finansman bulmaya çabalarken bir müteahhitle görüşmeye gidiyordu. Şantiye’de müteahhidin ofisinde geçen sahnede “muktedir” ve ezilen ilişkisi çarpık değildi. Muktedir bir müteahhit ve dolu olduğunu düşünen kof bir muhafazakardı. Ezilense kitap yazmış işsiz bir öğretmen..

– Bugünün yeni muktedirlerine en yakın karakter olarak bir karikatürden farksız biçimde niye bir Kürt kadını seçildi? Bu cevval kadın karakterinin kocası neden bu kadar sinik çizildi? Muhafazakâr bir ailede hele de doğulu bir aile yapısında erkek karakteri böyle mi oluyor? Muhafazakâr toplumsal yapıda asıl güç erkekteyken nedir bu güç temsilinin kaymış olma sebebi?

–  Dizide neden bir tane bile diziyi en çok seyreden kitleye benzer kimse yok? Türbanlıyı da bilen, ondan irite olmayan ama kadının kapanma zorunluluğunu tarihsel olarak sorgulayabilen, memleket meselelerinin farkında ve din baskısından nefes alacak alanı kalmayan birileri neden yok? Dizide kurulmuş olan denklemi bozabileceği için mi? Belki de.

Sorular sonu gelmeyecek bir biçimde çoğaltılabilir ama başlıca meseleler bunlar sanki.

Dizi, bahsettiğimiz ya da edemediğimiz birçok soruna rağmen önemli bazı olguları ya güncelledi ya da ortaya çıkarttı.

Bunlardan ilki, Türkiye halkının oldukça politize olduğu gerçeğini güncellemiş, tekrar hatırlatmış olması. Uzunca bir süredir Türkiye’de politik olan herhangi bir şeyin artık “sıkmaya” başladığı, her yerde fantazyaya büyük bir kayış halinin egemen olduğu görülürken “Bir Başkadır” dizisi herkese ve özellikle de kentli eğitimli kesime ülkenin oldukça politize halde olduğunu tekrar gösterdi.

Ortaya çıkarttığı bir diğer şeyse dijital platformların yeni dönemin etkili medya araçlarından biri olacağını tescil etmesi oldu. Cep telefonu, tablet ve bilgisayarlarla birleşen ve izleyicinin kontrolündeki bir izleme kültürünü oluşturan dijital platformlar, önümüzdeki dönemde daha da güçlenecek gibi görünüyor. Bunu besleyen bir başka örnek daha var: ünlü yönetmenler tarafından bile yapılmış olsa, bazı filmlerin afişlerine ve tanıtımlarına “sadece salonlarda” notunun düşülmeye başlanması. Yakın dönemde salonda sinema seyretmek de kaçınılmaz bir şekilde değişime uğrayacak gibi görünüyor.

Son olarak dizinin belki de ortaya çıkarttığı en önemli şey, kentli-seküler kesim tarafından artık “sevilecek bir yanı kalmamış olan” memleketin çok önemseniyor olduğunu göstermiş olması. Memleketse bugünkü haliyle bir başka değil olduğu gibi görünüyor daha çok. Başka bir memlekete dönüşene dek elbette.

Aykut Emre

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz