MÜDAHALE ETMEK KİMİN HAKKI? BARBARLIĞA KARŞI EVRENSEL DEĞERLER – IMMANUEL WAILLERSTEIN

    Modern dünya-sisteminin tarihi büyük oranda, Avrupa devletleri ve halklarının dünyanın geri kalanına yayılmasının tarihidir. Bu durum, kapitalist dünya-sisteminin kurulmasının temel bir parçasını oluşturmaktadır. Dünyanın birçok bölgesine yayılma hareketi askeri işgal, ekonomik sömürü ve çok büyük adaletsizlikleri içermektedir. Bu yayılmayı gerçekleştirenler ve ondan en çok istifade edenler, onu, dünya insanlığı için daha fazla fayda sağlamak şeklinde meşrulaştırarak kendilerine ve dünyaya açıklamaktadırlar. Genel tez yayılmanın uygarlık, ekonomik büyüme, kalkınma ve/veya ilerleme gibi kavramlarla adlandırılarak gerçekleştiği şeklindedir. Tüm bu kavramlar, evrensel değerlerin ifadesi olarak yorumlanmaktadır ve sıklıkla da doğal yasa olarak tanımlanan şey ile çerçevelenmektedir. Dolayısıyla, bu yayılmanın yalnızca insanlık için faydalı bir şey olmakla kalmayıp, aynı zamanda tarihsel olarak da kaçınılmaz olduğu iddia edilmektedir. Bu etkinliği tanımlamak için kullanılan dil, bazen teolojik bir hal alırken bazen de seküler felsefi bir dünya görüşüne dayandırılmaktadır.

    Elbette ortaya çıkan sosyal gerçeklik, entelektüel meşrulaştırmaların bize sunduğu muhteşem resme pek benzememektedir. Gerçeklik ile meşrulaştırmalar arasındaki uçurum, kendi bireysel ve kolektif hayatlarında en yüksek bedeli ödeyenler tarafından olanca keskinliğiyle hissedilmiş ve çeşitli yollardan ifade edilmiştir. Fakat sosyal kökenleri baskın kesimin içinde olan farklı entelektüeller de, bu uçuruma işaret etmişlerdir. Bundan dolayı, modern dünya-sistemi tarihi, sistemin bizzat kendi ahlakı üzerine süregiden bir tartışmayı da içermektedir. Bu tür tartışmaların ilklerinden ve en ilginçlerinden bir tanesi, on altıncı yüzyılda Amerika’nın çoğu bölgesinin İspanyollar tarafından işgal edilmesi sürecinde, alabildiğine açık-seçik bir biçimde yapılmıştır.

    Kristof Colomb, 1492 yılında Çin’e gidecek şekilde doğrultulmuş rotası boyunca uzun ve zorlu bir yolculuk geçirdi ve sonunda Atlantik Okyanusu’nu geçip Karayip Denizi’ndeki birkaç adada karaya çıktı. Kolomb, Çin’i bulamadı. Ama bugün Amerika olarak adlandırdığımız hesapta olmayan birşeyler buldu. Çok geçmeden diğer İspanyollar da onun yolunu takip etti. Birkaç on yıl içerisinde İspanyol fetihçiler, Amerika’nın en büyük iki imparatorluğu olan Aztek ve İnka’nın siyasi yapılarını yıktı. Onların takipçisi karma bir ekip, topraklara el koydu ve bu imparatorluklar ile Amerika’nın bütün bölgelerinde yaşayan insanların emek gücünü, cebren ve zalimane bir şekilde el koydukları bu topraklardan kâr elde etmek için kullanmaya başladı. Yarım yüzyıl gibi bir zaman zarfında, yerli nüfusun büyük bir bölümü silahlarla ve hastalıklarla yok edildi. Gerek on altıncı yüzyılda gerekse de 1945 sonrası yıllarda yok edilen nüfusun ne kadar olduğu tartışma konusu olagelmiştir. Fakat günümüzdeki birçok akademisyen, bu rakamın devasa büyüklükte olduğuna inanmaktadır.
    Dönemin kanonik figürlerinden birisi Bartolome de Las Casas idi. 1484 yılında doğan Las Casas, 1502’de Amerika’ya geldi. 1510 yılında Amerika’ya atanan ilk papaz oldu. Başlangıçta yaptığı işe oldukça hevesliydi. Amerika yerlilerinin İspanyolların yönettiği tarım, hayvancılık ve maden işlerinde zorla çalıştırılmaları ödevini (repartimiento) organize eden İspanyol encomienda sistemine katıldı. Fakat 1514 yılında manevi bir “dönüşüm” geçirerek, encomienda sisteminde yer alışına son verdi. İspanya’ya geri dönüp artık hayattaki tek işini yapmaya, bu sistemin yarattığı adaletsizlikleri herkese duyurmaya çalıştı.
    Las Casas birçok komisyonda görev alıp, hatıratlar ve kitaplar yazarak hem İspanya’nın hem de Kilisenin siyasalarını etkilemeye çalıştı. Yüksek siyasi çevrelere davet edildi ve hatta o dönemde İmparator V. Charles (İspanya Kralı I. Charles) tarafından oldukça iyi karşılandı. Başlangıçta benimsediği duruş açısından bazı başarılar elde etti. 1537 yılında Papa III. Paul Sublimis Deus adıyla bir fetva yayımladı. Bu fetvada, Amerika yerlilerinin köleleştirilemeyeceği ve yalnızca barışçıl yollarla Hristiyanlaştırılabilecekleri belirtiliyordu. 1543 yılında V. Charles Leyes Nuevas adıyla yayımladığı fermanda, encomiendaların sahip olduğu ileri düzeydeki ayrıcalıklara son verilmesini de içeren, Las Casas’ın önerdiği birçok şeyi hükme bağladı. Ne var ki, gerek papalık fetvası ve gerekse de krallık fermanı, encomienderoslar ve onların İspanya ve Kilise çevrelerindeki arkadaş ve destekçileri tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. Sonuç olarak, hem papalık fetvası hem de Leyes Nuevas fermanı askıya alındı.

    1543 yılında Las Casas’a Cuzco piskoposluğu önerildi, ama o bunu kabul etmedi. Fakat sonrasında daha küçük bir piskoposluk olan Guatemala’daki Chiapas’a (günümüzde güney Meksika’da yer alır) razı oldu. Bir piskopos olarak Leyes Nuevas’ın sert bir şekilde uygulanmaya konulması konusunda ısrarcı oldu. Bu ısrarını, günah çıkartanlara, Amerika yerlilerinin encomienda zorunluluklarından kurtulmalarını da içerecek şekilde, kendilerine çektirdikleri eziyetlerden pişmanlık duymalarını şart koştu. Bu yorum şekli, daha önceden kurulmuş olan encomiendalara uygulanılması planlanmamış olan V. Charles’ın fermanını da kapsayacak şekilde genişledi. Çok geçmeden Las Casas, 1546 yılında Chiapas piskoposluğunu bırakıp İspanya’ya geri döndü.

    Las Casas şimdi de, ileri sürdüğü görüşleri teolojik ve entelektüel olarak çürütmek için sistematik bir girişim başlatan karşıtlarıyla yüz-yüze kalacaktı. Bu çabayı sarfedenler arasında en belirgin kişilerden birisi, Juan Gines de Sepûlveda idi. Sepûlveda’nın ilk kitabı Demôcrates Primero 1531 yılında yazıldı, ama yayımlanmasına izin verilmedi. Fakat Sepûlveda bu işin peşini bırakmadı. V. Charles 1550 yılında Vallodalid’de Consejo de Indias adında özel jürili bir mahkeme kurdurup, Sepûlveda-Las Casas tartışmasının ayrıntıları hakkında kendisine bilgi verilmesini istedi. Mahkeme her ikisini de sırayla dinledi, fakat anlaşıldığı kadarıyla cunta hiç bir zaman bu tartışma hakkında kesin bir karar vermedi. Birkaç yıl sonra V. Charles, tahtını oğlu Philip’e bıraktığında, Las Casas’ın bakış açısı mahkemenin ilgisini tamamıyla kaybetmiş oldu.

    Bugün bildiğimiz her şey, bu iki kişinin aralarındaki tartışma hakkında hazırladıkları belgelerden oluşmaktadır. Çünkü bu belgeler, günümüz dünyasının hâlâ ilgilendiği temel bir soruyu açıkça ortaya koymaktadır – Kimin, nasıl ve ne zaman müdahale etmeye hakkı vardır? Bundan dolayı ileri sürülen bu görüşleri dikkatlice ele almak gerekmektedir.
    Sepûlveda, özellikle bu tartışmaya özgü olarak ikinci bir kitap yazdı: Demôcrates Segundo ([1545?] 1984). Bu kitabın alt başlıklarından birinin adı, Yerlilere Karşı Verilen Savaşın Adil Gerekçeleri Üzerine’dir. Bu bölümde, İspanya hükümetinin encomienderoslar tarafından yorumlanan ve uygulanan siyasalarını savunmak için dört ayrı iddia ortaya atmıştır. O dönemde herkesçe kabul edilen entelektüel otoritelere, özellikle de Aristotle, St. Augustine ve St. Thomas Aquinas’a birçok referans vererek görüşlerini kanıtlamaya çalışmıştır.
    Sepûlveda’nın ilk iddiası, Amerika yerlilerinin “barbar, sıradan, cahil ve eğitimsiz, mekanik beceriler dışında hiçbir şey öğrenme kapasitesi olmayan hayvani canlılar, kötülük ve zulüm dolu yaratıklar ve ötekiler tarafından yönetilmesi önerilen bir kitle” oldukları üzerine kuruluydu. İkinci iddiası, “Yerliler, istemeseler bile, özellikle putperestlik ve insan kurban etmek gibi kafir gelenekleri yaşayarak kirlettikleri doğa yasaları ile ilahi kudrete karşı çıkmaktan dolayı işledikleri suçların cezalandırılması ve islah olmaları [enmienda, emendentur] için İspanyol boyunduruğunu kabul etmek zorundadırlar” şeklinde idi.
    Üçüncü gerekçe, İspanyolların ilahi kudret ve doğa yasasının, “[Yerlilerin] her yıl putlara kurban ettikleri çok sayıda masum insanlara zarar vermeleri ve büyük felaketlere yol açmalarının engellenmesi” için uygulamak zorunda olmaları üzerine inşa edilmişti. Ve dördüncü argüman, İspanyol yönetiminin, Katolik rahiplere müsaade ederek onların Hristiyan teolojisini “güvenlik içerisinde ve üç-dört kez meydana geldiği gibi pagan rahipleri ve yöneticileri tarafından öldürülmelerinin önüne geçilecek tarzda” telkin etmelerinin kolaylaştırılmasıdır.

    Açıkça görüldüğü üzere, modern dünya “uygarlarının”, “uygar olmayan” bölgelere ardısıra yaptığı müdahaleler, dört temel meşrulaştırıcı gerekçe üzerine kurulmaktadır: ötekilerin barbarlığı, evrensel değerleri çiğneyen uygulamalara son verme, öteki zalimler arasında kalan masumları koruma ve son olarak evrensel değerlerin yayılmasının olanaklarını yaratma. Fakat bu müdahalelerin gerçekleşmesi, elbette birilerinin siyasi/askeri güce sahip olmasıyla mümkündür. Bu durum, on altıncı yüzyılda İspanyolların Amerika’nın en büyük bölgelerini işgal edişinin resmini oluşturmaktadır. Ne var ki, bu argümanlar işgali gerçekleştirenler açısından ne kadar güçlü moral dürtüler idiyse de işin özünde, işgaller sonucunda işgalcilere büyük maddi çıkarlar kalmasının verdiği dürtü yatıyordu. Bundan dolayı, işgalci topluluk için de yer alan herhangi bir kişi, bu uygulamaları reddetmesi halinde oldukça zahmetli bir işle görevlendirilirdi. Böyle bir kişi, hem inanışlara hem de maddi çıkarlara karşı aynı anda kafa tutmak zorundaydı. İşte bu görev tam da Las Casas içindi.

    Bu insanların doğal barbarlar oldukları yönündeki ilk argümanı Las Casas, birkaç değişik yoldan çürüttü. İlki, barbar kelimesinin çok sayıda ve oldukça esnek anlamlarda kullanıldığını göstermesi oldu. Las Casas, bir insan zalimane edimlerinden dolayı barbar olarak tanımlanıyorsa eğer, bu tür insanların dünyanın dört bir tarafında da bulunabileceğini söylüyordu. Barbarlık gerekçelerinden biri, o halkın dilinin yazılı olmaması idiyse eğer, o dil de yazılı hale getirilebilirdi ve böylece onun da diğer tüm diller kadar rasyonel olduğu ispatlanmış olurdu. Barbar kelimesini canavarca davranışları kastetmek için kullanırsak eğer, o halde, bu tür davranışlara nadiren rastlandığını ve bütün halklar arasında az ya da çok aynı düzeyde sosyal olarak sınırlandırıldığını kabul etmek gerekirdi.
    Las Casas’in Sepûlveda’nın öne sürdüğü görüşlere karşı çıktığı nokta, bütün bir halkın bir genellemeye tabi tutulması ya da olsa olsa azınlık düzeyinde yaşanan bir siyasi davranış yapısının bütüne mal edilmesiydi. Öyle ki, sözkonusu bu azınlık, tıpkı barbar olarak tanımlanan toplumlarda olduğu gibi, kendini daha uygar olarak tanımlayan toplumlarda da görülebilirdi. Las Casas, Romalıların İspanyolların atalarını barbar olarak adlandırdıklarını okuyuculara hatırlatıyordu. Bilinen bütün toplumsal sistemlerin, kendi aralarında, sömürge düzenini meşrulaştıracak bir doğal hiyerarşiye sahip olmadıkları noktasını vurgulayarak, kaba ahlaki denklik argümanını ileri sürüyordu. (Las Casas [1552] 2000, 15-44)
    Doğal barbarlık argümanı ne kadar soyutsa, Yerlilerin işledikleri suç ve günahlardan ötürü islah edilmeleri ve cezalandırılmaları gerektiği argümanıda o kadar somuttu. Bu özgün durumun merkezinde yatan iddia, putperestlik ve insanların kurban edilmesi etrafında şekilleniyordu. Tam da bu noktada Las Casas, herhangi bir insanın nasıl putperest olarak algılandığını ya da nasıl insan kurban etmekle itham edildiğini anlayamayan on altıncı yüzyıl İspanyollarının ahlaki nefretini had safhaya çıkaran sorular ile ilgileniyordu.
    Las Casas’ın ortaya koyduğu ilk sorun, yargılama ve hüküm verme meselesiydi. Örneğin, Hristiyan toprakları üzerinde yaşayan Yahudi ve Müslüman topluluklarının devletin yasalarına uymaları gerekebileceği, fakat kendi dinlerinin gerekliliklerini yerine getirdikleri için cezalandırılamayacaklarını belirtiyordu. Bu durumun tersi ancak, Yahudi ve Müslümanların, Hristiyan bir düzen tarafından yönetilmedikleri topraklarda yaşamaları halinde gerçekleşebilirdi. Bu tarzdaki bir hüküm verme ve yargılama anlayışı sadece, Kilisenin doktrinlerine bağlılığını sürdürmek için gereken kutsal yemini ihlal eden sapkın bir Hristiyan için geçerli olabilirdi. Kilise, Hristiyan topraklar üzerinde yaşayan, ama Hristiyan olmayan sakinler üzerinde hüküm verme yetkisine sahip değilse eğer, öyleyse, doktrinleri hakkında en ufak bir fikri olmayan insanlar üzerinde hüküm verme yetkisini iddia etmesi tamamen mantıksız bir durum oluşturuyordu. Sonuç olarak, putperestlik yalnızca Tanrı tarafından yargılanabilirdi. Yoksa, bu dini anlayışı yaşayan bir toplum dışında herhangi bir grubun bu konuya hükmetmesi, onların işi değildi.

    Elbette günümüzde Las Casas’ın yaklaşımını, ahlaki göreceliliğin ya da hiç olmazsa yasal göreceliliğin savunusu olarak ele alabiliriz. Doğal yasanın tersine bu edimlerin mağduru olan ve acı çeken masum insanlara karşı kayıtsız kalmayı ifade eden bu yaklaşım, şu anda olduğu gibi, sert eleştirilere maruz kaldı. Bu yaklaşım, Sepülveda’nın üçüncü ve en güçlü argümanını oluşturuyordu. Ama Las Casas bu eleştiriye ihtiyatlı yaklaşıyordu. İlki, “masum insanları kurtarmak için onlara yakın birilerinin çıkmaması halinde, onları özgürleştirme zorunluluğu” konusunda ısrarlıydı. İkincisi, Kilise’nin masum insanları kurtarma görevini bir Hristiyan hükümdara vermesi halinde, “agresif bir şekilde yapmasınlar diye ötekiler onun işine karışmamalıdır.” Fakat en son ve en önemlisi, asgari zarar ilkesi gereğince müdahale edenin çok dikkatli davranmak zorunda olduğu argümanını ortaya koymasıydı:
    Kilise’nin masum insanların haksızca öldürülmesini engelleme görevi bulunduğunu bilsek de, bu görev, kurtuluşlarına mani olacak düzeyde daha büyük zararların verilmesi, faydasızca icra edilmesi ve İsa Mesih’in tavrının tersine davranışlarla yapılması gibi konulara oldukça dikkat edilerek, insaf kaideleri çerçevesinde yerine getirilmelidir. ([1552] 2000, 183)

    Bu durum Las Casas’ın çok hassas olduğu bir konuydu ve öldürülmüş çocuk bedenlerinin yiyilmesi gibi ritüellerin ahlaki olarak kabullenilmesinin zorluğuna işaret ediyordu. Bu geleneğin tüm Yerliler arasında yaygınca uygulanmadığını ve uygulayan gruplar arasında da birçok çocuğun kurban edilmediğini belirterek, öne sürdüğü argümana başlıyordu. Bu yaklaşım ilk bakışta, Las Casas’ın bir tercih yapmak zorunda kalışı gerçekliği olmasaydı, konudan kaçınmak istediği şeklinde algılanabilirdi. Bu noktada, asgari zarar ilkesini ortaya koyuyordu.

    Dolayısıyla, birkaç masum insanın ölmesi; imansız kafirlerin İsa Mesih’in sevgili ismine karşı çıkması, şu anda olduğu gibi, savaş çılgınlığı nedeniyle ırklarına mensup kadın, yaşlı ve çoluk-çocuğun sebepsiz yere öldürülmesinden dolayı Hristiyan dininin lekelenmesi ve ondan nefret edilmesinden hiç kuşku yok ki daha az kötü bir şeydir.(187)
    Las Casas günümüzde karşılıklı zarar olarak adlandırdığımız şeye şiddetle karşı çıkıyordu: “Suçu cezalandırmak için masum insanlara zarar vermek ve onları öldürmek, ebediyyen lanetlenmiş bir günahtır. Çünkü, bu adaletin tam tersi bir durumdur.”(209)
    Son olarak, Yerlilerin masum insanlara karşı işlemiş olabilecekleri günahlardan dolayı cezalandırılmalarının, İspanyollar için neden mubah olmadığını belirtiyordu. “Bu tür kafirlerin hak yoluna dönmeleri ve hatalarını düzeltmeleri konusunda büyük bir umut ve beklenti içindeyim… (Çünkü) onlar bu tür günahları inat olsun diye işlemiyorlar… Fakat kesinlikle, ilahi kudret konusundaki cehaletlerinden kaynaklı olarak böyle bir yanlış içindedirler.”(251). Sonuç olarak, Las Casas şöyle bir özetle düşüncelerine son veriyordu:
    İspanyollar, önceki yüzyıllarda asla duymadıkları-bilmedikleri dünyanın yeni bir bölgesine, akıl almaz bir küstahlıkla yayılarak, orada yaşayan insanların kendi egemenlik iradelerine karşı çıkarak canavarca ve olağandışı suçlar işlediler. Binlerce insanı öldürdüler, köylerini yaktılar, hayvanlarını gasp ettiler, kentlerini yıktılar, hiçbir açıklanabilir ve makul gerekçesi olmaksızın bu yoksul insanlara karşı canavarca bir zulüm eşliğinde iğrenç suçlar işlediler. Bu tür hunhar, yırtıcı, zalim ve fesat insanların Tanrıya inandıkları ve Yerlilere iman aşıladıkları düşünülebilir mi? (256)

    Bu soruya verilen cevap, Las Casas’ın Sepülveda’nın son argümanına yönelik yaptığı göndermeye işaret ediyordu: Hristiyanlaştırmayı kolaylaştırmak. İnsanlar yalnızca kendi özgür iradeleriyle İsa Mesih’e inanabilirler. Asla zor ve baskı kullanılarak, insanlar dinlerini değiştirmeye mecbur edilemez. Las Casas, Sepülveda’nın aynı doğrultuda söylediği görüşlerin farkındaydı. Ama onun sorguladığı şey, Sepülveda’nın meşrulaştırdığı siyasaların, özgür iradeyle uyuşup uyuşmadığıydı:
    “Bombardıman ve kanlı saldırılar yapan silahlı bir ordunun yol açtığı zordan daha büyük ne tür bir baskı vardır ki; korkunç bir gürültüyle patlayan ve ondan başka da hiçbir etkisi olmayan, insanları soluksuz bırakarak, ne kadar güçlü olduklarını gösteren ve özellikle de bu tür silahların varlığından bile habersiz olan, nasıl çalıştığını bile bilmeyen insanlara karşı kullanılmak suretiyle ne yapılmak istenmektedir? İnsan bedenleri açılan ateş ile paramparça ediliyorsa, yeryüzü titriyorsa, gökyüzü kalın bir toz bulutuna bürünüyorsa, yaşlılar, gençler, kadınlar ardısıra devriliyorsa ve herşey çılgın Bellona tarafından darmadağın edilmiş gibi duruyorsa, doğru olmayan bir şekilde bu baskının onları imana getirmek için yapıldığını mı söyleyeceğiz? (296)

    Las Casas, savaşın, putperestliği bastırmak için ruhları hazır hale getirmenin bir yolu olmadığına inanıyordu. “Asıl hakikat, mızraklarla değil, Tanrının sözüyle, Hristiyanca bir yaşam anlayışıyla ve aklın hareketiyle yayılır (300). Savaş, “dinimize karşı nefreti tırmandırır, ona yönelik bir sevgiye yol açmaz… Yerliler, uysallıkla, merhametle, evliyaca bir yaşam tarzıyla ve Tanrının sözüyle iman etmeye teşvik edilmelidirler.” (360)
    Bu iki on altıncı yüzyıl teologunun öne sürdüğü görüşleri, ayrıntılarıyla ele almamın nedeni, o tarihten bu yana bu tartışmaya hiçbir şeyin eklenmemiş olmasından dolayıdır. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa iktidarları, sömürge ülkelerde uygarlık misyonuyla bulunduklarını beyan ettiler (Fischer-Tine ve Mann, 2004). Hindistan Valisi Lord Curzon, 16 Kasım 1905 tarihinde, Bombay’da, Byculla Kulübü’ndeki daha çok Britanyalı sömürge yöneticilerinden oluşan bir grup insana, bu ideolojik perspektifi çok açık bir şekilde yaptığı konuşmada ifade ediyordu:
    [Bu imparatorluğun amacı] hakikat için savaşmaktır; kötüyü, yanlışı ya da adaletsizliği kabul etmemektir; ne sola ne de sağa sapmaktır; övgüyü, dalkavukluğu ya da alkışı ve nefreti kaale almamaktır… Fakat Herşeye Kadir Tanrının sizleri en değerli işlerine koşturduğunu daima aklınızda tutarak… elinizdeki kılıcı yaşadığınız dönemde biraz daha dik tutup, ve bu milyonlarca insan arasında daha önce hiç olmamış olan biraz adalet, mutluluk, refah, yiğitlik ve ahlaki gurur duygusu geliştirmek, yurtseverlik düşüncesine yol açmak, entellektüel aydınlanmayı sağlamak, sorumluluk duygusu geliştirmektir. Bunu yapmak yeterdir. İngilizlerin Hindistan’daki varlığının gerekçesi bunlardır. (alıntı, Mann 2004, 25)
    Hiç şüphesiz bu gerekçe, Lord Curzon’a ve seslendiği sömürge yöneticilerine ikna edici geldiği kadar, Yerlileri inandırmaya yetmiyordu. Çünkü Curzon’un ardılları, yarım yüzyıl bile geçmeden 1948 yılında Hindistan’ı terk etmek zorunda kaldı. Belki de Curzon’un İngilizleri, yeterince adalet, mutluluk ve refah bırakamamıştı. Ya da belki de çok fazla yiğitlik, ahlaki gurur ve yurtseverlik aşılamışlardı -ama yurtseverliği yanlış ülkenin lehine geliştirmişlerdi maalesef. Ya da kimbilir, Britanyalı sömürge yöneticilerinin geliştirdiği entelektüel aydınlama, Jawaharlal Nehru’nun Britanya yönetiminin marifetleri hakkında farklı sonuçlar çıkarmasına yol açtı. Ya da galiba hepsinden en kahredici olanı, Hinduların, Mahatma Gandhi’nin bir raportörün sorusuna verdiği nükteli cevapla hemfikir olmaları oldu: “Sayın Gandhi, Batı uygarlığı konusunda ne düşünüyorsunuz?” Gandhi şöyle cevap verdi: “İyi bir fikir olabilirdi”.

    Yirmibirinci yüzyılın ikinci yarısı, dünya çapında geniş çaplı dekolonizasyonun olduğu bir dönem oldu. Dekolonizasyonun kısa dönemdeki sonuçları ve yol açtığı eğilimler, büyük çaplı ulusal kurtuluş hareketlerinin ortaya çıkmasından dolayı devletlerarası sistemdeki iktidar dinamiklerinde, önemli bir kaymaya işaret ediyordu. Birer birer ve birbirinin ardısıra, eski sömürgeler, bağımsız birer devlet haline gelerek, Birleşmiş Milletler’in üyesi oldular, birbirinin içişlerine diğer egemen devletlerin karışmaması doktrini ile korundular -bu doktrin, gerek uluslararası hukukun gelişimi ve gerek Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ile garanti altına alınmıştır.

    Teorik olarak, bu doktrin ile birlikte, bir devletin ötekine müdahale etmesi ve iç işlerine karışması edimi son bulmuş olmalıydı. Muhakkak ki, ne Hristiyanlaştırma gerekçesiyle emperyalist denetimi meşru kılmak, ne de dinsel olana oranla daha nötr bir kavram olan sömürgeci iktidarların uygarlaştırma misyonu gerekçesi bu saatten sonra kullanılamazdı. Şimdi de retorik dili farklı bir anlama kavuşan ve sömürgecilik sonrası dönemde güçlenen yeni bir kavrama kaydı: İnsan hakları. 1948 yılında, Birleşmiş Milletler, bu kavramı ideolojik bir temel kavram haline getirip hemen hemen tüm üyeler tarafından onaylanan İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi haline dönüştürdü. Bu sözleşme, uluslararası hukuk yükümlülükleri bağlamında yer almasa da üye devletlerin ilkesel olarak riayet ettikleri birçok ideali somutlaştırmış oluyordu.

    Ama herkesin bildiği gibi, o zamandan günümüze kadar bu sözleşmeye ihlal teşkil eden çok kötü davranışlar tekrarlanarak devam etmiştir. Çünkü birçok devlet, kendi dış politikalarını devletlerarası ilişkilerde realist yaklaşım adını verdikleri bir politika temelinde yürütmektedir. Bu yaklaşıma uygun olarak, sözleşmenin ihlal edilmesi bir devletin ötekini suçlaması açısından propaganda olarak kullanılmasına rağmen, insan hakları ile ilgili neredeyse hiçbir devletlerarası çalışma yapılmamaktadır.

    İnsan hakları sorunları ile ilgili devletlerarası ciddi bir ilgi olmayışı, birçok hükümet dışı (NGO) olarak bilinen örgütlenmelerin ortaya çıkarak boşluğu doldurmalarına yol açtı. Dünya çapında insan haklarını sürdürmek için doğrudan eylemin tüm yükünü üstüne alan NGO’lar, başlıca iki türden oluşuyordu. Bir taraftan, bireylerin yasadışı olarak ve kötü muameleye tabi tutularak hapsedilmelerini dünya kamuoyunun dikkatlerine duyuran Uluslararası Af Örgütü’nün temsil ettiği bir tür vardı. Suçlanan hükümetlerin ilgili politikalarını değiştirmeye zorlamak için, doğrudan ya da diğer hükümetler üzerinden uluslararası kamuoyu baskısı kurmaya çalışıyordu. Diğer taraftan, Uluslararası Kızıl Haç’ın uzun bir dönem boyunca başlıca stratejik kalkanını oluşturan tarafsızlık örtüsünü kabul etmeden, siyasi çatışma bölgelerine doğrudan insani yardım yapmaya çalışan Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nün temsil ettiği bir tür vardı.

    Bu hükümet-dışı etkinliğin sınırlı bir başarı düzeyi oluştu ve sonunda 1970’li yıllarla birlikte yaygınlığı arttı. Ayrıca, bu insan hakları itkisi, hükümetlerarası düzeyde gelişen bazı yeni etkinlikler ile hız kazandı. 1975 yılında, Birleşik Devletler, Sovyetler Birliği, Kanada ve Avrupa’nın bir çok ülkesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nda (AGİK) bir araya gelip Helsinki Antlaşması’na imza attı. Bu antlaşma, imzacı ülkeleri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne riayet etmeye zorluyordu. Ne var ki, sözkonusu antlaşmanın herhangi bir denetim mekanizması olmadığı için, bir hükümet-dışı Batı örgütlenmesi olan Helsinki Watch kurularak Sovyet Bloku devletlerinin üstüne baskı kurmak yoluyla bu haklara saygı göstermelerinin sağlanmasına çalışıldı.

    Jimmy Carter 1977 yılında Birleşik Devletler’in başkanı olduğunda, politikasının esas parçasını insan haklarını geliştirmek üzerine kurdu ve bu kavramı Sovyet Bloku’na (Birleşik Devletler’in jeopolitik olarak çok az alışveriş yaptığı blok) yönelik uygulamanın da ötesine geçirerek, otoriter ve baskıcı Orta Amerika rejimlerine de (Birleşik Devletler’in jeopolitik olarak büyük oranda alışverişinin olduğu bir bölge) yaydı. Ne var ki Carter’ın politikası çok uzun sürmedi. Orta Amerika’da ne kadar etkili olmuş olursa olsun, bir sonraki başkan Ronald Reagan dönemi boyunca tamamen tersine davranıldı.

    Aynı dönem içerisinde Afrika ve Asya’ya üç tane doğrudan müdahale oldu. Müdahale gerekçesi, saldırıya uğrayan ülkenin insani değerleri ihlal ettiği üzerine kuruldu. Birincisi, bir Filistinli gerilla grubunun, içinde birçok İsrailli yolcunun bulunduğu Fransa Hava Yolları’na ait bir uçağı kaçırıp, Uganda’ya inmesi ile başladı. Uganda Hükümeti de bu duruma suç ortaklığı etti. Korsanlar, İsrailli rehineler karşılığında İsrail’de tutuklu bulunan bazı Filistinlilerin serbest bırakılmasını istiyordu. 14 Temmuz 1976’da İsrail komandoları Entebbe havaalanına inerek, bazı Ugandalı askerleri öldürüp İsrailli rehineleri kurtardı. İkincisi, 25 Aralık 1978’de Vietnam birliklerinin Kamboçya sınırını geçip Kızıl Kmer rejimini yıkması ve yerine farklı bir hükümeti işbaşına getirmesiyle oldu. Ve Üçüncüsü, 1978 Ekim’inde, Ugandalı Idi Amin’in Tanzanya’ya saldırmasıyla başladı. Karşı saldırıda bulunan Tanzanya birlikleri, Uganda başkentine ulaşarak, Idi Amin’i hükümetten indirip yerine başka bir başkan yerleştirdi.

    Bu üç örnekte de aynı olan şey, birinci durumda alıkonan rehineleri kurtarmak ve son iki durumda da oldukça kötü ve diktatöryel rejimleri yıkma durumu, müdahalecilerin bakış açısından bakıldığında meşruiyet gerekçesi insan hakları ile örülüyordu. Elbette her durumda, suçlamanın sertliğini ve gerçekliğini daha hukuksal ve barışçıl bir alternatifin gerçekleşmesi oranında tartışabilir ve aynı zamanda bu müdahalelerin her birinin sonuçlarını ele alabiliriz. Fakat müdahalecilerin hareket ettiği ve inandığı zemin, adaleti artırıcı şekilde davrandıkları ve dolayısıyla, uluslararası hukukta yasal bir meşruiyeti olmasa da, doğal yasa anlamında ahlaken kendilerini meşru gördükleri bir zemindi. Bundan da öte bütün müdahaleciler, ortaya çıkan şer güçlerini yıkmanın yalnızca şiddet araçları kullanılarak mümkün olduğu yönünde, yalnızca kendi toplumlarından değil, ama aynı zamanda dünyasistemindeki her yerden önemli bir destek almak için uğraştılar ve aldılar.
    Karşı karşıya kaldığımız şey, dünya-sisteminin yargısal ve ahlaki kodlarının teorileştirilmesinin tarihsel bir tekrarıydı. Uzun onaltıncı yüzyıldan yirmibirinci yüzyılın ilk yarısına kadar, çok uzun bir süre boyunca, Sepûlveda doktrini -barbarlara karşı şiddet kullanımının meşruluğu ve Hristiyanlaştırma konusundaki ahlaki görev- galip gelirken, Las Casas’ın itirazları, yalnızca küçük bir azınlık tarafından dikkate alındı. Daha sonra, yirminci yüzyılın ortalarında ve özellikle 1945-70 döneminde büyük sömürge karşıtı devrimler ile, ezilen halkların ahlaki hakları olan kendi tarzlarıyla uygarlaşmış halkların üstten denetimini reddetmeleri, dünya siyasi yapılanması içerisinde daha önce hiç olmadığı kadar büyük meşruiyet sağladı.

    Belki de bu yeni ilkenin kolektif düzeyde kurumsallaşmasının en üst noktası, Birleşmiş Milletler tarafından Sömürge Ülkelerin ve Halkların Bağımsızlıklarının Tanınması Sözleşmesi’nin yapılması ile oldu. Bu konu, bu gelişmelerden sadece on beş yıl öncesinden yazılmış olan Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde özenle kaçınılmış bir konuydu. Las Casas, en sonunda fikirlerini dünya toplumuna kabul ettirmiş gibi görünüyordu. Fakat çok geçmeden, Las Casas’ın düşüncelerinin onaylanması, bireylerin insan hakları üzerine yapılan vurgunun artmasından ziyade resmi bir doktrin haline geldiği anlaşıldı ve gruplar, dünya siyasetinin önemli bir konusu haline geldi. Bu yeni durum, üstten denetimi reddetme hakkını ortadan kaldırmaya başladı, insan hakları kampanyası, esas olarak, uygar toplumların barbarlığı bastırmasına referans vermesiyle bilinen Sepûlveda düşüncesini güçlendirdi.

    Tam da bu sırada dünya, Sovyetler Birliği’nin yıkılışına ve doğu/orta Avrupa’daki komünist hükümetlerin iktidardan düşüşüne tanıklık etti. Bu olayların, yine de, Birleşmiş Milletler’in bağımsızlık hakkı veren sözleşmesinin ruhuna uygun olduğu düşünülebilir. Fakat sonrasında Yugoslavya’nın kendisini oluşturan cumhuriyetlere bölünmesi, birçok savaşa ve çatışmaya yol açtı. Bu savaşlarda, bağımsızlık mücadelesi “etnik arındırma” politikaları ile iç içe geçti. Eski Sosyalist Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni oluşturan cumhuriyetlerin hepsinin uzun bir etnik kimlik tarihi vardı. Ama aynı zamanda hepsinin ulusal azınlıkları da bulunuyordu. Böylece, ayrı devletlere bölündükleri zaman, yıllarca devam eden bir süreç olarak, yeni egemen olmuş devletler içerisinde etnonasyonal azınlıkları tamamen çıkarmak ya da en aza indirmek için çok büyük bir siyasi baskı oluştu. Bu siyasi baskılar, eski Yugoslavya cumhuriyetlerinin dördü içinde savaş ve çatışmalara yol açtı: Hırvatistan, Bosna, Sırbistan ve Makedonya. Herbirinin hikâyesi, açtığı sonuçlar bakımından oldukça farklıydı. Ama hepsinde de etnik arındırma temel sorun idi.

    Sivil insanların tecavüze uğraması ve katledilmesi dahil olmak üzere ileri düzeyde sürdürülen şiddet, bölgeyi pasifleştirmek ve siyasal şeffaflık yapısını garanti altına almak iddiasıyla, Batının müdahalesine davetiye çıkardı. Bu tür müdahaleler, en belirgin şekilde ve özellikle Bosna’ya (hemen hemen aynı büyüklükteki üç etnisiteden oluşan) ve Kosova’ya (Sırbistan’ın ağırlıklı olarak Arnavutlardan oluşan bölgesi) yapıldı. Batılı ülkeler müdahale edip etmeme konusunda çekimser davrandıklarında, bu ülkelerin entelektüelleri ve sivil toplum örgütleri, devletlerine müdahale etmesi konusunda inatla ısrarda bulundular ve sonunda bu devletler müdahaleyi gerçekleştirdi.

    Çeşitli nedenlerden dolayı, bu tarzda sivil toplum baskısı en çok Fransa’da kendini hissettirdi. Bir grup entellektüel, Le Droit d’Ingerence [Müdahale Hakkı] adında bir dergi bile kurdular. Bu entellektüeller, Sepûlveda’dan alıntılar yapmasalar da, aynı doğrultuya iten seküler argümanlar kullanıyorlardı. Onlar da aynı şekilde, belli evrensel davranış türlerini gerektiren “doğa yasası” (bu kalıbı aynen kullanmasalar da) konusunda ısrar ediyorlardı. Onlar da bu tür bir davranışın olmaması halinde, ya da daha kötüsü karşıt davranış türlerinin belli bir bölgede galebe çalması halinde, doğal yasanın koruyucalarının müdahale etmek için yalnızca ahlaki (ve elbette siyasi) haklarının değil aynı zamanda siyasi görevlerinin olduğunun altını çiziyorlardı.

    Aynı dönem içerisinde, Afrika’da birçok sivil savaş yaşandı. Liberya, Sierra Leone, Sudan ve hepsinden de çok Ruanda’da büyük kıyımlar oldu. Ruanda’da Tutsilerin Hutular tarafından kitlesel katliamına, dış güçlerin herhangi bir etkili müdahalesi olmadı. Ruanda, Kosova ve türlü türlü insanlık dramlarının yaşandığı öteki bölgeler, buralardaki insanların hayatlarını ve insan haklarını korumak için nelerin yapılıp yapılamayacağı ya da nelerin yapılması gerektiği konusunda geçmişi sorgulayan birçok tartışmanın ana teması oldular. Sonuç olarak, Birleşik Devletler’in 2003 yılındaki Irak işgalinin, dünyayı tehlikeli ve gaddar bir diktatör olan Saddam Hüseyin’den kurtarmak için yapıldığı şeklindeki bir meşrulaştırmayı, kimseye hatırlatma gereği görmüyorum.

    Bernard Kouchner, 2 Mart 2004’de, Camegie Etik ve Uluslararası İlişkiler Meclisi’nde yirmi üçüncü yıllık Morgenthau Hatıra Semineri’ni verdi. Muhtemelen Kouchner, insani müdahale konusunda dünyanın en ünlü hatibidir. Kouchner, Sınır Tanımayan Doktorlar’ın kurucusu, “le droit d’ingerence” deyiminin mucidi; bir ara Fransız hükümeti kabinesinde insan hakları meselelerinden sorumlu bakanı; daha sonra BM genel sekreterliğinin Kosova’daki Özel Temsilcisi; ve kendi sözleri ile “Sayın Bush’un Fransa’daki tek destekçisi olarak ününe ün katan” birisidir. Bu açıdan bakıldığında, Kouchner’in uluslararası hukuk çerçevesinde insani müdahalenin yerini değerlendirme tarzı manidardır:
    İnsani müdahalenin, uygulaması oldukça zor olan bir yönü bulunmaktadır: Devletin egemenliği ile içişlerine karışma hakkı arasındaki gerilimi kastediyorum. Uluslararası toplum, BM Güvenlik Konseyi aracılığıyla, insani koruma konusunda yeni bir sistem üzerine çalışıyor. Fakat küreselleşme açık bir biçimde, istikrarlı bir dünya düzeninin siperi olarak var olan devlet egemenliğinin sonunu müjdelemiyor. Başka bir deyişle ifade etmek gerekirse, devletlerin egemenliği olmaksızın bir BM sistemine ya da küresel yönetişime sahip olamayız.
    Uluslararası toplum, Avrupa Birliği şeklinde olduğu gibi, geçmişten devralınan çelişkiyi çözmek için mücadele etmek zorundadır: Ortak sorunlar ve konular üzerine ortak kararlar almanın bir yolunu bulup aynı zamanda devlet egemenliğini nasıl sürdürebiliriz? Bu ikilemi çözmenin bir yolu, devletlerin egemenliğine, sözkonusu devletlerin kendi halklarından hasıl olmaları halinde saygı duyulacağını söylemektir. Eğer bir devlet diktatörlükse, o devlet kesinlikle uluslararası toplumun saygısına layık olamaz. (2004, 4)

    Koucher’in bize önerdiği şey, yirmibirinci yüzyılın Hristiyanlaştırma hareketine denk düşer. Nasıl ki Sepûlveda için nihai değerlendirme ölçütü, bir ülkenin ya da halkın Hristiyan olup olmadığı idiyse; Koucher için de nihai değerlendirme ölçütü, onların demokratik (“diktatörlük” olan bir ülkede yaşamak anlamında) olup olmadığıdır. Sepûlveda bu konuyla ilgilenemedi ve dolayısıyla tamamen Hristiyan olan halkları ve ülkeleri görmezden geldi. Fakat buna rağmen İspanya ve Engizisyon gibi doğal yasayı ihlal eden barbarca hareketler ile ilişkili oldu. Kouchner’in değinmediği ve dolayısıyla tamamen görmezden geldiği, güçlü bir taban desteği olan bir ülkenin ya da halkın bu durumuna rağmen, tıpkı Ruanda’da olduğu gibi, bir azınlığa karşı barbarca davranışlar içine girmesi oldu. Aslına bakılırsa, tabi ki Kouchner, Ruanda’ya dışarıdan müdahale edilmesinden yanaydı. Böyle düşünmesinin sebebi, sadece Ruanda’nın diktatörlük olması değil, ama aynı zamanda yapılanları barbarca hareketler olarak görmesiydi. Diktatörlük söyleminin genel bir prensip olarak ele alınması, bazı durumlara uygulanması bakımından (Irak mesela) önemsiz bir şey olarak durmaktadır. Fakat Kouchner ve diğerlerinin bu durumun ahlaki olarak müdahale edilmesini şart gören yaklaşımları her duruma kesinlikle uygulanmaz.

    Farz edin ki, Kouchner’in söylediği “geçmişten devralınan çelişki” ile -devletlerin egemenliği ile insan hakları konusunda ortak kararlar arasındaki- karşılaştık ve Las Casas’ın ilkelerini – Sepûlveda’ya verdiği dört cevabı- Kosova ya da Irak’taki durumlara uyguladık. Las Casas’ın ilgilendiği ilk soru, müdahale edene karşı diğerinden beklenen barbarlıktır. Ona göre buradaki ilk sorun, bu tartışmalarda kimin barbar olduğunun asla tamamen açık olmamasıydı. Kosova’da, barbarlık yapanlar Sırplar mıydı, Yugoslavya hükümeti miydi, yoksa Slobodan Miloseviç’in liderlik ettiği belli bir grup insan mıydı? Irak’taki barbarlığı yapanlar Sünni Araplar mıydı, Baas partisi miydi, yoksa Saddam Hüseyin liderliğinde belli bir grup insan mıydı? Müdahaleciler, tüm bu hedefler arasında bocalayarak hareket edip, nadir olarak hedefi netleştirdiler ya da birbirinden ayırt edebildiler. Ama sürekli müdahalenin aciliyetini vurgulayıp durdular. Gerçi, suçu bir şekilde daha sonra kendi içinde bölüp düzenleyeceklerini öne sürüyorlardı. Fakat elbette ki sonrası asla gelmedi. Belirsiz bir düşman, kimin barbar olduğuna dair farklı farklı tanımları olan ve bu yüzden müdahale sürecinde farklı farklı siyasi amaçları olan belirsiz bir müdahaleciler koalisyonunun oluşmasını sağlar.

    Las Casas, her şeyden önce tüm bunları sıralayıp birbirinden ayırt etmek konusunda ısrar ediyordu. Bunun için, gerçek barbarlığın, normal olarak her toplumsal grubun sosyal süreçleri tarafından sınırlanan az rastlanılır bir fenomen olduğunu iddia ediyordu. Eğer öyleyse, diğerleri arasında barbar olarak tanımladığımız bir durumla karşı karşıya kaldığımızda, her zaman kendimize sormamız gereken sorulardan birisi, yalnızca iç sürecin neden kırıldığı değil, ama aynı zamanda sürecin ne düzeyde kırıldığıdır. Elbette böylesi bir analitik deneme ile uğraşmak, müdahale etmeye karşı çıkan temel argümanı destekleyerek müdahale gerekçelerini zayıflatır. Bu durum karşısında müdahaleciler, zaman olmadığını söylerler. Geçen her dakika boyunca durum daha da karmaşıklaşır. Ve bu da aslında doğru olabilir. Fakat yavaş davranmak, büyük yanlışlar yapmayı da engelleyebilir.
    Las Casas’ın ilkesinden gelen analiz, bizi aynı zamanda bir karşılaştırma yapmak durumunda da bırakır. Müdahale eden ülkeler ve halklar da, barbarca hareketlere girişmekten suçlu olurlar mı? Ve eğer öyleyse bu hareketler, herhangi bir müdahalenin dayandığı zeminin bir tür ahlaki üstünlüğünü meşrulaştıran hedef ülkeler ve halklar arasında ortaya çıkan hareketlere oranla daha mı az önemlidir? Kesinlikle, şer olgusu her yerde ortaya çıktığı için, bu tür bir karşılaştırma etkisiz kalabilirdi. Kaldı ki, bu karşılaştırma kendi mantığına karşıt olan en büyük iddiayı oluşturup aynı zamanda doğru da olabilir. Ama böylesi bir karşılaştırma girişimi, egemen kibire karşı yerinde bir fren etkisi de yapabilir.
    Sepûlveda’nın ikinci ilkesi şudur: Doğal yasaya karşı ya da günümüzde adlandırdığımız şekliyle insanlığa karşı suç işleyenleri cezalandırma zorunluluğu. Bazı hareketler, “uluslararası toplum” olarak bilinen neredeyse hayali bir olgu olan o nebula içinde, onurlu insanların gururunu rencide edebilir. Ve böyle bir durum gerçekleştiğinde, bu tür suçları cezalandırmak zorunda değil miyiz? Bu argümana karşı Las Casas, üç soru ile karşı çıkar: Onları suç olarak kimler tanımladı ve işlendikleri zaman ne düzeyde suç olarak tanımlanmışlardı? Cezalandırma yetkisine kimler sahiptir? Cezayı hak eden bir durum varsa eğer, bu cezalandırma ile bizden daha fazla ilgilenecek başka birileri var mıdır?
    Suçların tanımlanması ve kimler tarafından tanımlandığı sorunu, dün olduğu gibi günümüzde de elbette en temel tartışma konularından birisidir. 1990’lı yıllarda Balkanlarda ortaya çıkan çatışmalar hakkında, birçok insan tarafından hiçbir kuşkuya yer bırakmayan işlenmiş suçlar tanımlanması bölgenin siyasi liderlerini de içine alacak şekilde yapıldı. Bunu, birbirleriyle çekişen tüm tarafların siyasi liderlerinin, birinin ötekinin işlediği suçlar üzerinden karşılıklı olarak itham etmesinden biliyoruz. Ve aslında itham edilen suçlamalar birbiriyle aynı türden suçlardır: etnik temizlik, tecavüz ve zulüm.

    Dışarıdan müdahale edenler aslında iki tür eylemi esas aldılar. Bir yandan, şiddeti durdurmak için ilkin diplomatik ve ardından askeri eylem gerçekleştirdiler. Çoğu durumda askeri eylem, belirli durumlarda ya birinin ya da diğerinin tarafında olmak anlamına geliyordu. En iyi ihtimalle bu yaklaşım bir anlamda, işlenen suçların göreli ağırlığı hakkında verilen bir yargıdan kaynaklanıyordu. Diğer yandan ise, dış müdahaleciler, belirli kişileri cezalandırma ve bu tür kişileri çatışmaların tüm tarafları içinden seçme işini gören özel uluslararası ceza mahkemeleri kurdular.

    Bu müdahalenin akabinde, olaylardan sonra gelişen en önemli dava Miloseviç’in yargılanması oldu. Miloseviç’in savunmasının merkezinde, sadece kendisinin masum olduğu iddiası değil, ama aynı zamanda uluslararası ceza mahkemesinin, tüm suçlardan sorumlu olduklarını iddia ettiği çeşitli insanları yargılamadığı yer alıyordu. Miloseviç, bu mahkemelerin, askeri olarak güçsüz olan tarafların liderlerini yargılayan güçlülerin mahkemeleri olduğunu ve dolayısıyla adalet mahkemeleri olmadığını öne sürüyordu. Öyleyse, iki sorumuz kaldı: İddia edilen suçlar gerçek suçlar mıydı, yoksa, yalnızca genel davranış olarak mı kabul ediliyorlardı? Ve eğer iddia edildiği gibi gerçek suçlar iseler, bütün suçlular adaletin önüne getirildi mi, yoksa müdahale eden ülkedeki suçlular getirilmeyip sadece müdahaleye maruz kalan ülkedeki suçlular mı adaletin önüne getirildi?
    Yetki sorunu da elbette tartışmanın özünü oluşturan konulardan birisidir. Bir taraftan, müdahale etme hakkı ve görevi üzerine ısrar edenler, uluslararası mahkemeleri kurmanın uluslararası hukuk açısından bir ilerleme olduğunu ileri sürüyorlardı. Fakat yargısal olarak, bu tür bir mahkemenin sadece kuruluşunun dayandığı prosedür ile ilgili bir sorunu değil ama aynı zamanda sahip olduğu yetki potansiyelinin dar coğrafik tanımı ile ilgili de bir sorunu bulunuyordu.

    Ve son olarak, suçları denetlemenin alternatif yolları ya da alternatif denetimciler olup olmadığı konusu gündeme geliyordu. Aslında, 1990’ların ilk yıllarında, Birleşik Devletler, Balkanların Avrupa içinde yer alması ve dahası Avrupa Birliği’nin potansiyel üyeleri olması esasına dayanarak, asıl denetimcilerin Avrupalılar olduğunu -bu da Batı Avrupalılar anlamında- öne sürüyordu. Ama Avrupalılar, siyasi ve askeri nedenlerden dolayı, Birleşik Devletler’in aktif desteği olmaksızın bu yükü omuzlamak konusunda çekingen davrandılar. Sonunda bu görevi üzerine alan Kuzey Atlantik İşbirliği Teşkilatı (NATO) oldu. Fakat Birleşmiş Milletler değil de NATO olmasının başlıca nedeni, Batılı ülkelerin, Sırbistan’a karşı operasyon yapılmasını ve çatışmanın öteki taraflarının bundan muaf tutulmasını öneren herhangi bir Güvenlik Konseyi önergesinin Rusya tarafından veto edileceğinden duydukları muhtemelen haklı korkudan kaynaklanıyordu.

    Aynı sorular daha büyük bir açıklıkla, Birleşik Devletler’in sözde gönüllüler koalisyonu ile birlikte Irak’a müdahale etmeyi tartıştığı zaman ortaya çıktı. Birleşik Devletler, yapacağı askeri operasyon için Güvenlik Konseyi’nin onayını almaya çalıştı. Fakat, Birleşik Devletler’in önergeyi geçirmek için gerekli olan on beş oydan sadece dördünü alacağı belli olduğunda, önergesini geri çekip BM onayı olmadan kendi başına davranma kararı aldı. Las Casas’ın sorusu bu bağlamda daha da önemli bir hal alıyordu: Birleşik Devletler hangi hakla bu bölgede yetki iddia ediyordu? Özellikle de dünya devletlerinin büyük bir çoğunluğu, yapacağı eylemlere karşı çıkarken. Birleşik Devletler hükümetinin cevabı iki taraflıydı. Bir taraftan, Irak devletinin varsayılan kitle imha silahları stoku ve bu silahları devleti olmayan “teröristler” ile paylaşmaya hazır olduğu savına dayanılarak Birleşik Devletler’e ve dünyaya karşı arzettiği devasa tehdit açısından meşru savunma konumunu ileri sürüyordu. Daha sonra bu argüman, işgal sonrası açığa çıkan, Irak hükümetinin bu tür silahlara sahip olmadığı bilgisi ve Saddam Hüseyin’in bu tür silahlara sahip olması halinde onları devleti olmayan “teröristlere” dağıtmakta tereddüt etmeyeceği konusundaki geniş çaplı ihtilaf bilgisi ile darmadağın oldu.

    Bu iddianın zayıflaması üzerine Birleşik Devletler hükümeti, Saddam Hüseyin’in bizzat insanlığa karşı suçlar işleyen kötücül bir adam olduğu savına geri dönüp, onu iktidardan almanın ahlaki bir iyilik olduğunu ileri sürmeye başladı. Ve tam da bu noktada, sadece bu savların gerçekliği sorunu değil, ama daha da ötesi olan yetki konusu gündeme geldi. Bununla birlikte bir o kadar da Saddam Hüseyin’in suçlamaya neden olan hareketleri açıkça işlediği zamanlarda kendisine destek veren Birleşik Devletler ve diğer devletlerin, onun ahlaki suçlarını irdeleyip dışarıdan müdahale etmeye kalkışmalarına haklı bir gerekçe oluşturup oluşturmadığı ön plana çıktı.
    Bir çoğunda olduğu gibi bu durumda da bir kez daha müdahalelerin en güçlü tezi, masum insanların korunmasıdır -tecavüz edilen ve katliamdan geçirilen masum Bosnalı Müslümanlar, kendi topraklarından zorla göçertilen ve sınırlar arasında kovalanıp durulan masum Kosovalılar ve Saddam Hüseyin tarafından bastırılan ve öldürülen masum Kürtler ve Şiiler. Las Casas’ın Sepûlveda’ya verdiği üçüncü cevaptan neyi öğreniyoruz? Las Casas, “asgari zarar ilkesi” üzerinde ısrarla duruyordu. Bütün savların kesinlikle doğru olması halinde bile, cezalandırma, engel olabileceği zarardan daha büyüğünü verebilir miydi? Asgari zarar ilkesi, Las Casas’ın, doktorlara ettirilen “zarar vermeyin” şeklindeki antik Hipokrat yemininin kolektif toplumsal fenomenlere uyarlamasıdır.

    Balkanlardaki çatışmalar konusunda insan, belki de, asgari zarar olmuştur şeklinde düşünmeye devam edebilir. Aktif şiddet büyük oranda durduruldu. Fakat öte yandan, etnik temizlik olayı geniş çaplı olarak ortadan kaldırılmadı ya da tersine çevrilmedi. Tersine gerçekleşen etnik temizliğin sonuçları üzerinden şu ya da bu şekilde bir kurumlaşmaya gidildi. Mülkiyet zararlarının tazmin edilmesi ya da yerleşim hakkının geri verilmesi ya hiç yapılmadı ya da asgari oranda yapıldı. Ve Kosova’daki Sırplar, kesinlikle önceki konumlarından daha kötü bir duruma düştüklerini düşündüler. Yaşanan durumun, dış müdahale olmaksızın da aynı yerde durup durmayacağı şeklinde bir soru öne sürülebilir. Fakat, durumun eskisinden kat be kat kötü hale getirildiği şeklinde güçlü bir tezin ortaya atılması mümkün değildir.

    Oysa böyle bir tez, Irak müdahalesi bağlamında ortaya atılabilir. Saddam Hüseyin ve Baas partisinin artık iktidarda olmadığı ve eskiden bulaştıkları baskıcı hareket çeşitlerini yapmaya devam edemedikleri açıktır. Ne var ki, ülke, dış müdahale öncesinde olmayan birçok büyük olumsuzluklar yaşadı. Vatandaşların ekonomik açıdan durumu muhtemelen daha aşağı seviyelere indi. Günlük şiddet, kat be kat arttı. Ülke apaçık olarak, eylemlerinin kendilerine karşı yapıldığı ve müdahale öncesinde ülke içinde doğru düzgün hareket edemeyen İslamcı militanların bir tür cennetine döndü. Ve Iraklı kadınların toplumsal konumu daha fazla kötüleşti. Müdahaleden itibaren en az yüzbin Iraklı insan öldürüldü ve daha fazlası da ağır bir şekilde yaralandı. Şu durumda, asgari zarar ilkesine kesinlikle başvurulabilir.
    Sepûlveda’nın son argümanı, Hristiyanlaştırmak hakkı ve görevi ile Amerika yerlilerinin ortaya çıkardığı varsayılan engellerdi. Bu argümanın yirmibirinci yüzyıldaki karşılığı, demokrasiyi yaymanın hak ve görevidir. Birleşik Devletler ile Birleşik Krallık hükümetleri arasında, özellikle Birleşik Devletler’in neo-muhafazakar entelektüelleri ile Başbakan Tony Blair tarafından kışkırtılan başlıca rekabet konularının başında gelmektedir. Las Casas, zorla Hristiyanlaştırmanın anlamsız olduğu üzerinde durup, Hristiyanlığı kabul etmenin, kabul eden kişinin içinden gelen gönüllü bağlılık ile olduğunu ve zor kullanmanın ters etki yarattığını belirtiyordu.

    Aynı argüman, Balkanlar ve Irak müdahalelerinin demokrasiyi geliştirmek temelinde meşrulaştırılması bağlamında yapılan eleştirilere kanıt olarak gösterildi. Buradaki sorun, demokratik değerlere dönmenin nasıl ölçüldüğü ile alakalıydı. Müdahaleciler açısından bu ölçü, birden çok siyasi partinin ya da grubun asgari nezaket kurallarıyla katılıp kamuya açık kampanyalar yapabildiği seçimlerin yapılması iradesi anlamına geliyordu. Bu yaklaşım, demokrasinin çok kısıtlı bir tanımıdır. Kaldı ki bu asgari demokrasi ölçüsünün bile, herhangi bir bölgede güçlü bir iktidarın bulunmasıyla ulaşılabilecek bir durum olmadığı oldukça açıktır.

    Fakat eğer demokrasiyle denmek istenen daha büyük çaplı bir şey ise -hükümet yapısı içerisinde nüfusun büyük bir çoğunluğunun asli karar alma sürecini denetlemesi, bütün azınlıkların kendilerini siyasi ve kültürel olarak ifade edebilme olanağına gerçekten sahip olması, açık siyasi tartışmanın meşruiyetinin ve ihtiyacının kabul edilmesi-, bu koşulların farklı ülkelerin ve bölgelerin kendi içinde gelişip olgunlaşması gerektiği ve dış denetim kavramı ile müdahalenin getirdiği olumsuzluklarla ilişkilendirildiği için dışardan yapılan müdahalenin genellikle ters etkide bulunduğu oldukça aşikâr görünen bir durumdur.
    “Müdahale etmek kimin hakkı?” sorusu, modern dünya-sisteminin siyasi ve ahlaki yapısının tam merkezine işaret eden bir sorudur. Uygulama anlamında müdahale, güçlülere münasip görülen bir haktır. Ne var ki, meşrulaştırılması zor bir haktır ve bu yüzden daima siyasi ve ahlaki direnç ile karşı karşıya kalır. Müdahaleciler direniş ile karşılaştıklarında daima ahlaki bir doğrulama yolu ararlar; onaltıncı yüzyılda doğal yasa ve Hristiyanlık, ondokuzuncu yüzyılda uygarlaştırma misyonu, yirminci yüzyılın sonu ve yirmibirinci yüzyılda insan hakları ve demokrasi.

    Müdahaleye karşı olan tez, daima iki kaynaktan beslenmiştir: Güçlü halklar arasından çıkan ahlaki şüpheliler (Las Casas’ın argümanlarını teşvik edenler) ve müdahale edilmesi planlanan halklar arasında çıkan siyasi dirençler. Müdahalecilerin ahlaki tezi her zaman, müdahalenin müdahalecilere getirdiği maddi çıkarlarla lekelenir. Diğer yandan bakıldığında, ahlaki şüphelilerin her zaman alçakça olan hareketleri kendi değer yargıları terimleriyle meşrulaştırdıkları görülür. Kendilerine karşı müdahale edilmesi planlanan halkların siyasi liderleri konusu, her zaman liderlik ettikleri halkların çıkarlarının tersine, kendilerinin dar çıkarlarını yansıtan bir şekilde işlenir.

    Ama tüm bu muğlaklık, müdahalecilerin değer yargılarını evrensel yargılar olarak kabul eden anlayış çerçevesinden kaynaklanır. Oysa, bu evrensel değerlerin belli bir dünya-sisteminin içindeki baskın kesimin sosyal yaratımları olduğu görülürse, konunun esas çerçevesi çok daha derinden anlaşılmış olur. Kriter olarak esas aldığımız nokta, küresel evrenselcilik olmayıp Avrupa evrenselciliğidir. Avrupa evrenselciliği, Avrupa bağlamından gelen, yüksek erekleri olduğu ileri sürülen ve birçok savunucusunun doğal yasa olarak adlandırdığı küresel evrensel değerler olarak takdim edilen bir dizi doktrin ve etik yaklaşım bütünüdür. Sözde masumların insan haklarını korumak ve güçlülerin içli dışlı oldukları maddi sömürü meselesini eş zamanlı olarak meşrulaştırır. Ahlaki olarak muğlak bir doktrindir. Bazılarının suçlarına saldırırken, diğerlerinin suçlarını es geçer. Üstelik bunu yaparken, doğal yasa olduğunu iddia ettiği kriteri kullanır.

    Bu durum, küresel evrensel değerlerin olamayacağı anlamına gelmez. Ama daha çok, bu değerlerin ne olduğunu bilmekten henüz uzak olduğumuz anlamına gelir. Küresel evrensel değerler bize verilmez, bizler tarafından yaratılır. İnsanoğlunun bu tür değerleri yaratma girişimi, insanlığın büyük bir ahlaki girişimidir. Bu girişimin gerçekleşmesinden umutlu olmak, yalnızca güçlülerin ideolojik perspektifinin ötesine geçebilip, iyinin gerçekten ortak bir değerlendirmesini (ve küresel olmaya en yakın olanı) yapmakla mümkün olacaktır. Böylesi bir küresel değerlendirme, şimdiye kadar kurduğumuz tüm yapılardan çok daha eşitlikçi bir yapı anlamında farklı bir somut zemin gerektirir.

    Böyle bir ortak zemini bir gün ve hatta çok kısa bir zaman sonra yakalayabiliriz. Bu durum, bugünkü dünya-sistemimizin, daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağı bilinmeyen farklı bir dünya-sistemine halihazırdaki geçiş sürecinden nasıl bir dünya çıkacağına bağlıdır. Fakat bu geçiş dönemini atlatıp daha eşitlikçi bir dünya içine gireceğimiz zamana kadar; büyük olasılıkla Las Casas’ın telkin ettiği tahrik edici ahlaki kibirliliğimizin şüpheli sınırları, bizlere bu dünyanın Sepûlvedalarının bencil ahlaki teminatlarından daha iyi hizmet edecektir. İnsanlığa karşı olan suçlar konusunda dünya yasal sınırlamalarının oluşumu, işgal edilenler kadar güç sahiplerine de uygulanmıyorsa çok az bir önem ihtiva eder.

    Vallodalid’te bir araya toplanan Consejo de las Indias, bu konudaki hükmünü veremedi. Bundan dolayı Sepûlveda kazandı. Hâlâ hükmünü vermiyor ve eskiden olduğu gibi Sepûlveda kısa vadede kazanmaya devam ediyor. Bu dünyanın Las Casasları, saf olmakla, şer güçlerinin işlerini kolaylaştırmakla, yetersiz kalmakla itham edilmektedirler. Fakat yine de bize öğrettikleri birşeyler var: kendi mutlak doğruluğumuz hakkında biraz tevazu göstermek, bastırılan ve zulme uğrayanlara biraz somut destek vermek, gerçek anlamda kolektif olan ve bu yüzden gerçek anlamda küresel olan bir küresel evrenselcilik arayışı içinde olmak.

    Immanuel Waillerstein
    Avrupa Evrenselciliği
    İktidarın Retoriği
    Türkçesi: Sinan Önal / Aram Yayıncılık

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz