AZİZ NESİN SÜRGÜNDE İKEN CAMİDE KURAN KURSU VERDİĞİ GÜNLERİ ANLATIYOR

“Azkaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki.”

Kuran Dersi

Bir zaman yağlıboyayla yastık yüzleri resimledim. Hani şu eski evlerde misafir odalarında koltuk, kanepe arkalarına, divanlara konulan parlak kumaşlı köşe yastıklarından… Renk renk ipekli kumaşlar üstüne gül, menekşe, kedi, manzara, özellikle ençok ay ışıkları yansıyan romantik görünüşlü göl resimleri yapıyordum. Bursa Kapalıçarşı’sında bir dükkâncıyla iş yapıyoruz. Resim yapılacak yastık yüzü bezini dükkâncı veriyor. Ben üstüne resim yapıyorum. Dükkâncı bana, resim başına önceleri bir lira veriyordu. Sonra yetmişbeş kuruşa, daha sonra elli kuruşa indirdi. En sonra da,
– Çok yapıyorsun birader, dedi, ekmek değil ki bu, herkes alsın… Haftada iki-üç ancak satılır.

Ondan sonra, yaptığım resimlerin parasını peşin değil, yastıklar satıldıkça ödemeye başladı.
Bir oyma takımı ele geçirsem, kontrplaktan sehpalar, raflar, takvimlikler, süslü kutular yapmayı düşünüyorum. Onu da satmak bir dert.

Bigün, Bursa’nın büyük kahvelerinden birinde oturuyordum. İçeri bir adam girdi,
– Sayın baylar! diye başladı.
Sonra hokkabazlık numaraları gösterdi. Eline para alıyor, parayı kaşla göz arasında kaybediyor, sonra kaybolan parayı sinek avlar gibi havada yakalıyor. Bir makara iplik yuttu. İplikleri burnundan çıkardı. Ağzında ateş yaktı. Türlü hüner gösterdi. Sonra şapka çıkarıp parsa toplamaya başladı.

İnsanın böyle bir marifeti olmalıymış. Ben, işe yarar hiçbişey öğrenmemişim. Hokkabazlık nerede olsa geçiyor. İki üç hokkabaz hüneri de bende olsa, çıksam orta yere, kahvede oturanlara,
– Sayın baylar! Çok değerli zamanınızdan bir dakikanızı alacağım için özür dilerim, diye başlasam, hünerimi göstersem, kasketime paraları doldursam, kötü mü olurdu… Demek bir yazar, başına gelecek bütün belaları önceden düşünüp zamanında hokkabazlık öğrenmeliymiş.
Bursa’da tanıştığım başka bir kitapçıya gittim.
– “İngilizce ders verilir” diye bir kâğıda yazsam da, sizin dükkânın camına kâğıdı yapıştırsam, nasıl olur?
– İş çıkmaz! dedi.
– Neden?
– Şimdi herkes İngilizce ders veriyor. Manav dükkânlarından, berber dükkânlarına kadar bak, hepsinin camında “İngilizce ders verilir” diye kâğıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kâğıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak. O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.
Güldüm.
– Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe ders verilir” diye bir kâğıt asalım, bak kaç kişi gelecek.
Dediğini yaptık. Bir hafta sonra dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla onüç yaş arasında çocuklardı. Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.
Önce bir baba geldi.
– Kuran dersi verir misin? dedi.
Bu, hiç hesapta yoktu.
– Veririm… dedim.
Adam, çocuğunu göndermeden önce, beni Kuran’dan bir sınava çekti. Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım. Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.
Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca, başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetişmesinden memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar.
Çocuklardan birinin babası, bigün,
– Maşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu. Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.
Durum iyi. Hani içimden, “Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam, bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…” diye geçiriyorum.
Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi. Ertesi gün de gelmediler. Camide tanış olduğum, müezzin yada kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.
– Hastalanmışlardır, diyor.
– Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.
Bir daha öğrencilerim gelmedi. Sonradan öğrendim. Öğrencilerimden birinin babasına,
– Oğlunuza kim Kuran okutuyor? Biliyor musunuz? diye sormuşlar.
– Hafız Aziz! demiş.
– Hafız mı? Ne hafızı? Tam hafızı bulmuşsunuz maşallah…
Ne olduğumuzu anlatmışlar.
Bunu bana bigün, kahvede ahbap olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen bir adam anlattı.
– Ah kardeşim ah, dedi, İstanbul’dan buraya sürgün ediyorlarmış, burada hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış. Bu heriflerin girmediği kılık yok… Azkaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki… Azkaldı çocuğu zehirletecektik… Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık edeceği kimin aklına gelir?

Aziz Nesin
Bir Sürgünün Anıları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz