AMIN MAALOUF: DİNSEL YA DA DİNDIŞI BÜTÜN ÖĞRETİLER HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN TOHUMLARINI TAŞIR

Asıl dert, bir dinin uygulamalarının ve inançlarının eleştirel bir değerlendirmesini yapmak olsaydı bu konunun üstünde çok da durmazdım. Her zaman Müslümanlığın yakınlarında yaşadıysam da, İslam âlemini çok iyi tanımıyorum, İslambilimci hiç değilim. İslamiyetin “asıl ne dediği”ni öğrenmek isteyenler, bana güvenmesin. Benden bütün dinlerin dirlik düzenliği öğütlediğini yazmamı beklemek de hata olur, ben şuna inanıyorum: Dinsel ya da dindışı bütün öğretiler dogmatizmin ve hoşgörüsüzlüğün tohumlarını taşırlar içlerinde; bazı kişilerde bu tohumlar açığa çıkar, bazılarındaysa gizli kalır.

Hayır, itiraf ediyorum, Hıristiyanlığın, İslamiyetin, Yahudiliğin ya da Budizm’in “asıl ne dediği”ni başkalarından daha iyi bilmiyorum; her inancın sonsuz sayıda yoruma açık olduğuna ve bu yorumların kutsal metinlerden daha çok, toplumların tarihsel gidişatına bağlı olduğuna inanıyorum. Metinler, tarihin her evresinde insanların duymak istediği şeyleri söyler. Bazı sözler, daha dün kimse onların farkında bile değilken birdenbire aydınlanıveriyor; çok büyük önem taşıdığı düşünülen bazıları da unutulup gidiyor. Bir zamanlar ilahi hukukun monarşisini haklı kılan aynı Kitabı Mukaddes bugün demokrasiye uyum sağlıyor. On satır arayla, barışı öven bir ayet ile savaşı yücelten bir ayete rastlanabiliyor kolayca. Kitabı Mukaddes’in, İnciller’in ya da Kuran’ın her bölümü farklı farklı şekillerde okundu, yorumlarla ve tartışmalarla geçen bunca yüzyıldan sonra birinin çıkıp da olanaklı tek bir açıklamanın olduğunu söylemesi saçma olur.

Fanatiklerin bunu söylemelerini anlıyorum, zaten bu role soyunmuşlar; bütün öteki yorumların da aynı oranda meşru olduğu düşünülürse, bir metnin belli bir yorumunun benimsenmesi epey güç olur. Ama inançlı olsun olmasın, bir tarih gözlemcisi kendini aynı şekilde konumlandıramaz. Onun bakış açısından, söz konusu olan, Kitabı Mukaddes’in hangi yorumunun, inancın öğretilerine uygun olduğunu saptamak değil, öğretilerin dünyanın gelişimi üstündeki etkilerini; aynı şekilde, bunun tersine, dünyanın gelişiminin öğretiler üstündeki etkisini değerlendirmektir.

Kendi adıma, İslamiyet ile siyaset arasındaki ilişkiler üstüne sıkça yinelenen düşüncenin beni kaygılandırması, dünyayı kana bulayan ve herkesin geleceğini karartan o “medeniyetler çatışmasının düşünsel temelini oluşturmasından kaynaklanıyor. İslamiyette din ile siyasetin ayrılmaz biçimde birbirlerine bağlı olduğu, bunun kutsal metinlerde yazılı olduğu ve değişmez bir özellik oluşturduğu düşünüldüğünde, sözü geçen “çatışma”mn asla bitmeyeceği akla geliyor, ne otuz yıl, ne yüz elli yıl, ne de binyıl içinde; üstelik iki farklı insanlıkla karşı karşıya bulunduğumuz izlenimi doğuyor. Cesaret kırıcı ve yıkıcı bir düşünce bu, ama her şeyden önce kolaya kaçan, tahmini, üstüne düşünülmemiş bir düşünce.

Amerikan askerlerinin Ebu Gureyb Hapishanesi’nde yaptıkları işkenceler ortaya çıktığında, ortalıkta dolaşan fotoğraflardan birinde çırçıplak, boynunda bir iple, dört ayak üstünde yürümek zorunda bırakılan bir mahkûm ve yüzünde muzafferane bir gülümsemeyle ipinden tutan bir kadın asker görülüyordu. Bir Amerikan televizyon kanalına yorum yapmaya davet edilen bir Ortadoğu uzmanı izleyicilere, o resimlerin İslam âleminde yarattığı dehşeti anlayabilmek için, İslamiyette köpeğin hakir görülen bir hayvan olduğunu bilmek gerektiğini söylemişti.

Öylece kalakaldım. Demek ki, İrlandalI ya da AvustralyalI bir mahkûm dört ayak üstünde yürümeye zorlansa, boynuna bir ip geçirilip bir hapishanenin koridorlarında çırçıplak dolaşmak durumunda bırakılsa, buna söylenecek bir şey yoktu, zira İrlanda’da ve Avustralya’da köpekler hakir bir hayvan olarak görülmüyor, öyle mi?

Üstüne üstlük, bunları söyleyen Irak Savaşı’na karşı sürekli mücadele etmiş, dürüst, cesur bir akademisyendi. O söyleşide, yurttaşlarından bazılarının yarattığı zulmü ortaya koymak istiyordu saflıkla. Dolayısıyla, burada tartıştığım şey, onun niyeti değil, bilinçsizce dile getirdiği ve İslamiyetle ilgili her şeyi başka bir gezegendenmiş gibi ele almaya dayanan düşünme tarzı.

İslam âleminin izlediği yolda ve özellikle İslamiyette din ile siyaset arasında kurulan ilişkide önemli kendine özgülükler olduğundan kuşkum yok. Ama bunlar da ülkeden ülkeye, dönemden döneme farklılık gösteriyor ve bir öğretinin uygulamasından ziyade halkların karmaşık tarihinden ileri geliyor; üstelik, genelde, her zaman konumlandırıldıkları yerde durmuyorlar.

Sözgelimi, olayların gösterdiğinin tersine, İslam âleminin yaşadığı trajedilerden biri, eskiden olduğu gibi bugün de, siyasetin sürekli olarak dinsel alana kaymasıdır; yoksa tersi değil. Kanımca, bu, inancın içeriğine bağlı değil, asıl “örgütsel” olarak adlandıracağım etkenlerle ve temel olarak İslamiyetin merkezi bir “Kilise”nin ortaya çıkmasına engel olmasıyla ilişkili. Zaman zaman, Papalığa benzer bir kurum baskın çıksaydı, olaylar kuşkusuz farklı gelişirdi diye düşünüyorum.

Sanırım, papaların, tarih boyunca, düşünce özgürlüğünün, toplumsal ilerlemenin ya da hukuki hakların yaratıcıları olduğunu kimse ileri sürmez. Ne var ki, aslında öyleydiler; doğrudan değil, dolaylı yoldan, ama çok güçlü bir biçimde. Geçici iktidarları ellerinde bulunduranları dengeleyerek, kralların keyfi yönetimini sürekli olarak sınırlandırdılar, imparatorların küstahlığını törpülediler ve bu şekilde Avrupa toplumunun önemli bir bölümünün, özellikle kentlerin soluk almasını sağladılar. Bu iki mutlakıyetçiliğin arasında da, gelecekte bir gün bütün monarşi tahtlarını ve papaların yetkesini sarsacak modernliğin tohumu yavaş yavaş gelişmeye başladı.

Öte yandan, Hıristiyanlık ile İslam âlemi, kimi zaman aynı dönemde, birbirine benzer olaylar yaşadılar. İmparatorlar ile papalar arasındaki ikiliğe koşut olarak, sultanlar ile halifeler arasında da ikilik vardı. İki durumda da, siyasal yetkeyi ve askeri gücü ellerinde bulunduran hükümdarlar kendilerini inancın koruyucuları gibi gösterirken, ruhsal bir yetkeye sahip din adamları özerkliklerini, etki alanlarını ve mevkilerinin saygınlığını korumaya çalıştılar. İki durumda da, sık sık mücadeleler yaşanıyordu, hatta kimi zaman, Roma’da ve Bağdat’ta 10. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar olan bitenlere bakıldığında, birbirine çok benzeyen dönemler yaşandığı görülür: Güçlü hükümdar din görevlisinin karşısında alçakgönüllülükle pişmanlık sergiliyormuş gibi davranırken, bir yandan da öç almaya hazırlanır.

Aralarındaki fark, Aziz Petrus’un ardılı tahtını korumayı başarırken, Peygamber’in ardılının bunu yapamamasıydı. Halifeler, sultanların siyasal ve askeri güçlerinin karşısında, birbiri ardına bozgunlar yaşadılar, ayrıcalıklarının hepsinden yoksun kaldılar ve en sonunda her türlü hareket özgürlüğünü yitirdiler; derken 16. yüzyılda, bir gün, Osmanlı padişahı halife sanını görkemli adlarının arasına “kattı” ve Mustafa Kemal Atatürk Kasım 1922’de saltanatı, on altı ay sonra da halifelik kurumunu ortadan kaldırana dek padişahlar bu sanı korudu. Resimlerini çeşitli Avrupa başkentlerinde sergilemiş yetenekli bir ressam olan son halife Abdülmecid 1944’te Paris’te sürgünde öldü.

Buna karşılık, Batı Hıristiyanlığında, papalar güçlerini korudular. Fransa’da, dinsel yetkenin siyaset alanına müdahale etmesini engellemek için sürekli zorlu mücadeleler verildi; aslında Roma, 20. yüzyılın başına dek, cumhuriyet düşüncesine bile karşı çıkıyor, birçok Katolik onu dine aykırı bir rejim olarak görüyordu ve aralarından bazıları 1940’ta ellerine fırsat geçtiğinde, Mareşal Petain’in çevresinde toplanıp “La Gueuse”ii1 gırtlaklamak için atıldılar.

İslamiyetteyse sorun, her zaman bunun tersi olmuştur: Dinsel yetke siyasal alana müdahale etmezken, siyasal yetke dinsel yetkeyi soluksuz bırakmıştır. Tuhaf biçimde, dinsel yetkenin bu şekilde soluksuz bırakılması ve siyasetin ezici üstünlüğü yüzünden, dinle ilgili konular toplum arasında yaygınlaşmıştır.

Papaların kalıcılığını sağlayan ve halifelerde kesinkes eksik olan şey, bir Kilise ve Kilise adamları sınıfına denk bir din adamları sınıfıdır.

Roma her krallığa, her eyalete, Hıristiyan topraklarındaki en küçük köye kadar uzanabilecek sıkı bir ağ oluşturan piskoposlarını, rahiplerini, keşişlerini her an harekete geçirebiliyordu; onlar, şiddetten uzak bir güç olsa da, önemli bir güce sahip ve hiçbir hükümdarın yadsıyamayacağı bir topluluk oluşturuyorlardı. Papa ayrıca insanları aforoz edebiliyor ya da aforozla tehdit ediyordu, bu da Ortaçağ’da, sıradan inananları olduğu kadar imparatorları da korkudan titreten bir araçtı. İslamiyetteyse, bunların hiçbiri yok: Kilise yok, din adamı sınıfı yok, aforoz yok. İslamiyet, başlangıçtan beri, ermiş ya da şeyh olsun her türlü aracıya karşı büyük bir güvensizlik sergilemişti; insanın yaratıcısıyla baş başa olduğu, sadece O’na seslendiği, sadece kendi içinde O’nun tarafından yargılandığı düşünülüyordu; kimi tarihçiler bu yaklaşımı Lutherci Reform’la karşılaştırdılar, gerçekten de aralarında bazı benzerlikler bulunabilir. Mantıken, bu anlayışın, çok kısa sürede laik toplumların ortaya çıkmasını sağlayacağı düşünülebilir. Ama tarih, asla, olası görünen yönde ilerlemez. Günün birinde papaların büyük gücünün Katolik toplumlarında azalacağı, buna karşılık İslamiyette merkezi bir kuruma, din adamlarına karşı sergilenen karşıtçılığın da, Kilise’ye benzer güçlü bir kurumun ortaya çıkmasını engelleyerek, Müslüman toplumlarında dinle ilgili konuların zincirinden boşanmasına yol açacağı kesinkes tahmin edilemezdi.

Halifeler, ellerindeki ayrıcalıkları sultanlar, vezirler, komutanlar karşısında tamamen yitireceklerdi. Papaların çok işine yarayan o dinsel karşı-gücü koruyabilecek durumda değillerdi. Bu yüzden de hükümdarlar keyiflerince hüküm sürdüler. Modernliğin tohumlarının yeşerebileceği, göreceli özgürlük ortamı asla var olmadı; her şekilde, kentlerin ve yurttaşların gelişmesine olanak sağlayacak kadar ayakta kalamadı.

Ama papalığın etkisi bu karşı-güç olma rolüyle kısıtlı değil. Dinde doğruluğun yetkili bekçisi olarak, Katolik toplumlarının entelektüel istikrarının ve hatta kısaca toplumların istikrarının korunmasına katkıda bulundu. İslam âlemindeyse, ne zaman din adına bir anlaşmazlık baş gösterse, böylesi bir kurumun eksikliği hissedildi.

On beşinci yüzyılda Floransa’da Keşiş Savonarola’nın öğütledikleri gibi köktenci düşünceler yaygınlaşmaya başladığında, Roma buna karşı çıkıyor ve yetkesi sayesinde bunları bir daha ortaya çıkmayacak şekilde yok ediyordu. Zavallı Savonarola yakılarak öldürüldü örneğin. Daha yakın tarihte, başka bir alanda, bazı Latin Amerika Katolikleri, 1960’h yıllardan başlayarak kendilerini bir “Kurtuluş Teolojisi” hareketine kaptırdıklarında ve kimi rahipler de -örneğin Kolombiyalı Camilo Torres- işi Marksistlerin yanında silah kuşanmaya kadar vardırdıklarında, Kilise bu “sapkınlığa” hemen son noktayı koyuverdi. Bu inancın içeriğini tartışmıyorum burada, Savonarola’nın düşünceleri de beni ilgilendirmiyor; bana asıl anlamlı gelen şey, papalık kurumunun böylesi taşkınlıkları hemen önleyivermesi.

İslam âlemindeyse, ne Floransak diktatör keşişin benzerleri ne de Kolombiyalı gerilla rahibinkiler aynı şekilde engellenebildiler; Kilise’ninkine benzer güçlü ve meşru görülen bir yetkenin yokluğunda, en köktenci düşünceler, inananlar arasında düzenli olarak yaygınlaştı ve bunun önüne geçilemedi. Dün olduğu gibi bugün de, her türlü siyasal ya da toplumsal anlaşmazlıkta, iktidara karşı bir saldırıya din, hiçbir cezaya çarptırılmadan alet edilebiliyor. Çeşitli Müslüman ülkelerin mevki sahibi din adamları da genellikle buna karşı koyamıyorlar, çünkü devletlerin maaşlı çalışanları olduklarından ötürü tam anlamıyla onların hesabına çalışıyor ve bu yüzden de manevi inandırıcılıkları kısıtlı oluyor.

Benim gözümde, İslam âlemini etkileyen başıboşluk, insanların kargaşaya sürüklenmesini isteyen “ilahi bir emir”den çok, siyasetle din arasına sınır çekebilecek, “papalığa benzer” bir kurumun yokluğundan kaynaklanıyor.

Sonuçta bunlar aynı şey değil mi, diye soracaktır kimileri. Ben buna inanmıyorum. İnsanların geleceğinden umut kesilmediyse tabii.

Siyaset ile din arasındaki bu “ayrılmazlığın” sonsuz bir dogmadan mı, yoksa tarihin rastlantılarından mı kaynaklandığını görmek önemli. Bugün içinde bulunduğumuz küresel açmazda inatla bir çıkış yolu arayan benim gibiler için, birbirine rakip iki “uygarlığın” izledikleri yolların farkının, göklerden gelen değişmez bir buyruk tarafından değil, zaman içinde değişebilen insan tutumları ve beşeri kuramların tarihsel gelişimi tarafından belirlendiğini vurgulamak önem taşıyor.

Her kurum beşeridir ve burada kullandığım bu sıfat, onların ruhsal işleyişleri üstüne kesinlikle bir önyargı içermeden, tanımlayıcı bir yananlam taşıyor sadece. Papalık Kutsal Kitap tarafından kurulmadı, o metinlerde “sumus pontifex”ten* hiç söz edilmiyordu, çünkü bu san daha öncesinde çoktanrılı din adamlarına aitti. Halifelik de yalnızca iki kişinin kesin olarak mirasçı ya da ardıl anlamına gelen “halife” sözcüğüyle tanımlandığı Kuran tarafından kurulmamıştı; Tanrı bu kişilerden ilki olan Âdem’e yeryüzünü miras bırakmıştı; bu bağlamda, yeryüzünün bütün insanlığa emanet edildiği açık; bu şekilde tanımlanan ikinci kişiyse Yaradan’ın sert sözlerle seslendiği tarihsel bir kişiydi: “‘(… ) Evet seni, yeryüzünde halife kıldık; öyleyse, insan arasında adaletle karar ver, tutkularına uyma; yoksa seni, Allah’ın yolundan saptırır. ‘ Evet, Allah’ın yolundan sapanlar yok mu, işte Hesap Günü’nü unutmaları yüzünden, onlara çetin bir ceza vardır. “

Bu şekilde azarlanan kişi Kral Davud’dan başkası değildi.

Amin Maalouf
Çivisi Çıkmış Dünya
Uygarlıklarımız Tükendiğinde
Çeviren: Orçun Türkay

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz