AHMET ALTAN: TARİHİNDEN BİLE KONUŞMAYA KORKAN BİR TOPLUM BUGÜNÜNDEN KONUŞAMAZ

TARİHÇİLER, PADİŞAHLAR, PAŞALAR 

Osmanlı’nın geçmişine baktığınızda karşılaşacağınız kanlı tablo dehşet vericidir: Fatih Sultan Mehmet ‘kardeşlerini öldürmeyi’ kanun haline getirmiş, Kanuni Sultan Süleyman kendi çocuklarını boğdurmuş, Dördüncü Murad sigara içenleri idam ettirmiştir; bugünün ölçüleriyle değerlendirdiğimizde tam bir ‘psikopatolojik’ tablo ama bu tabloyu ‘devletin yüce çıkarları’ sözleriyle yan yana yazınca, bu kanlı vahşet bir kutsallık ve dokunulmazlık kazanıyor.

Ben, bu ülkeyle ilgili fantastik bir roman yazsaydım, sanırım Türkiye’yi bir cinayete kurban gitmiş ve yeniden canlanabilmesi için katillerin mutlaka bulunması gereken bir ‘maktul’ olarak anlatırdım; geleceği, geçmişindeki sırra zincirlenmiş, sırrını çözemediği için canlanamayan zavallı bir ülke.

Yeniden hayata kavuşabilmek için sırrın çözülmesini bekleyen altmış milyon sessiz insan.

Herhalde, benim kafamdaki roman kurgusunu paylaşan epeyce yönetici var ki bu ülkenin tarihi koskoca bir yüzyıl boyunca hep karanlıkta kaldı, yakın tarihimiz bir tür tabu haline getirildi, tarih ve tarihçiler ağır bir baskı altına alındı.

Tarihçilerimizin, geçen yüzyılın içine saklı ‘sırları’ bilmeyecek kadar cahil olduklarını sanmam ama galiba bizim tarihçilerimiz sırları açıklamak konusunda biraz çekingen; ya korktuklarından ya da bir sırrı aydınlatıp ülkenin üstündeki ‘laneti’ çözmenin devlet düşmanlığı olacağına inandıklarından.

Osmanlı’nın geçmişine baktığınızda karşılaşacağınız kanlı tablo dehşet vericidir: Fatih Sultan Mehmet ‘kardeşlerini öldürmeyi’ kanun haline getirmiş, Kanuni Sultan Süleyman kendi çocuklarını boğdurmuş, Dördüncü Murad sigara içenleri idam ettirmiştir; bugünün ölçüleriyle değerlendirdiğimizde tam bir ‘psikopatolojik’ tablo ama bu tabloyu ‘devletin yüce çıkarları’ sözleriyle yan yana yazınca, bu kanlı vahşet bir kutsallık ve dokunulmazlık kazanıyor.

Ama asıl şaşırtıcı olan, böylesine kanlı padişahlara sahip bir tarihin en kanlı ve en ‘kızıl’ padişahı olarak Abdülhamit’in seçilmesi.

Şu sorunun cevabını tarihçilerimizin benden iyi bilmesi gerekir:

‘Neden modern tarihimiz Osmanlı’nın padişahları arasından en korkuncu olarak Abdülhamit’i seçti ve çocuklara bunu böyle öğretti, Abdülhamit’in iktidarında kaç kişi öldürüldü, Kanuni’nin ya da Dördüncü Murad’ın iktidarında kaç kişi öldürüldü?’

Benim kendi cehaletim içinde bu soruya bulabildiğim bir cevap var.

Abdülhamit, İttihatçıların devirdiği bir padişahtı, İttihatçıların siyasi rakibiydi.

Bu ülkenin resmi tarihi de, İttihatçıların mantığı ve bakış açısıyla yazılmıştır; İttihatçılardan önceki padişahlarla pek bir alıp veremediği yoktur ama İttihatçıların iktidarına rastlayan bütün padişahlar ‘en kötü’ padişahlardır.

Ve bu ülkenin neredeyse son yüzyılını bütünüyle kendi gölgesi altına alan bir olay yaşanmıştır Abdülhamit’le İttihatçıların ortak iktidarı sırasında: 31 Mart Ayaklanması.

Ortaokula kadar okumayı becermiş herkes ‘31 Mart Ayaklanması’nı bilir ama tarihçilerle birkaç meraklı dışında kimse bu ayaklanmanın aslında ne olduğunu bilmez.

Herkes ‘ irticanınayaklandığını’ ve İttihatçı subayların vatanı kurtardığını söyler.

Bu ayaklanma, bugünü bile etkilemiştir. ‘Ordu vatanı irticacı yobazlara karşı korur’ anlayışı o günden bu yana sürmüş, bugün bile bazı generaller kendilerine siyaset içinde bir yeri bu anlayış sayesinde bulmuştur.

31 Mart denince sokaktaki insan, yobazların silahlan alıp yürüdüğünü, Abdülhamit’in onları kışkırttığını düşünür.

Ama ayaklananlar yobazlar değil bizzat askerlerin kendisi, yani ordunun bir parçasıydı, o dönemin saygıdeğer din alimlerinden bu ayaklanmaya katılmış hemen hemen hiç kimse yoktu, hatta ‘Cemiyet-i Tedrisiye -i İslamiye ’ isimli, din hocalarından oluşan bir kurul açıkça bu isyana karşı çıkan bir bildiri yayınlamıştı; Abdülhamit’in, benim bildiğim kadarıyla, bu isyanı kışkırttığına dair hiçbir somut kanıt bulunamamıştı.

Ayaklanmaya ilk başta katılan askerlerin sayısı altı-yedi bin civarındaydı; isyan başladığında İstanbul’daki Birinci Ordu, isyanı bir-iki saat içinde bitirecek güçteydi ama Sadrazam, Harbiye Nazın ve hatta ‘yobazların en büyük düşmanı’ İttihatçıların liderlerinden olan o zamanki meclis başkanı, Birinci Ordu’ya ‘asla silah kullanmama’ talimatı vermişti.

Bugün hâlâ, 31 Mart isyanını kışkırtan asıl gücün kim olduğu karanlıktadır, Birinci Ordu’nun niye isyanı bastırmadığı anlaşılmamaktadır, İttihatçıların neden isyan başlar başlamaz bastırması için Birinci Ordu’ya baskı yapmadığı bilinmemektedir.

Kim tarafından kışkırtıldığı, niye kışkırtıldığı, neden hemen önlenmediği ve sonra on beş gün içinde nasıl bu kadar kolay bastırılabildiği hâlâ aydınlığa çıkmamış olan bu isyanın etkileri yıllarca sürdü; İttihatçılar kendilerine muhalefet edenleri, muhalefet nedenleri ne olursa olsun, ‘irtica taraftarı’ olmakla suçladı ve işin belki de en acıklı yanı, cumhuriyet tarihimiz boyunca da iktidarı gizli ya da açık ellerinde tutan generaller, bu iktidarlarının nedenim ‘irtica tehlikesine karşı vatanı korumak’ olarak gösterdi.

Şimdi, tarihçilerimizin neden ‘31 Mart Olayı’ üzerine eğilmediğini, benim gibi bu işin cahili olanların bile aklını kurcalayan soruların cevaplarını niye halka söylemediğini, eğer cevapları bilmiyorlarsa akıllarındaki soruları ve kuşkulan niçin kalabalıklarla paylaşmadıklarını merak etmez misiniz?

Bence merak etmelisiniz.

Özellikle, generallerin teker teker sahneye çıkıp, Türkiye’nin ‘özel şartları’ yüzünden gelişmiş dünyaya katılamayacağını, bizim insanlarımızın da gelişmiş dünyanın insanları gibi yaşama hakkına sahip olmadığını söyledikleri günümüzde bunu derinden merak etmelisiniz.

Daha çocukluğunuzdan itibaren kafanıza kazınan ‘irtica’ tehlikesi, dehşetinin köklerini ‘31 Mart’ denen ve karanlıklar içinde bırakılan bu heyula hayaletten alıyor çünkü.

Ve,doksan yıl önceki bir olayı bile çözmeye muktedir olmayan sizler, bugünü çözmeye hiç muktedir değilsiniz.

Tarihin kalın pürtüklü karmaşık dokusunun içine saklanmış sırrı çözmeden, neredeyse yüz yıl süren uzun bir cinayetin esrarını aydınlatmadan, bu maktulü nasıl yeniden canlandıracak, altmış milyon sessiz insanı nasıl yeniden hayata döndürebileceksiniz?

Tarihinden bile konuşmaya korkan bir toplum bugününden konuşma cesaretini nasıl bulacak; ellerinin yanmasından korktuklarından tarihin içindeki sırlara bile dokunma cesaretini göstermeyenler, bugünkü sırlara dokunma cesaretini nasıl bulacak?

Bir sır var hayatımızda.

Uzun sürmüş bir cinayetin sırrı bu.

Ve o sır çözülmeden, bu maktul canlanmayacak.

İttihatçılar, bu ülkenin tarihine askeri bir üniforma giydirdi, o üniforma o tarihi sakladı.

Ne yazık ki o üniformayı tarihin sırtından çıkartıp yeniden askerlere giydirerek, tarihi de askeri de kurtarıp rahatlatacak bir generalimiz olmadı.

Tam aksine, birçok paşa kendi darbelerini ve iktidar özlemlerini, tarihin üstündeki o üniformanın altına saklamayı tercih etti, bugün bile konuşmalarıyla bu tercihi sürdürenlere rastlıyoruz.

Tarihçiler susuyor ve paşalar konuşuyor.

Sanırım artık, paşaların biraz susup tarihçilerin biraz konuşması gereken döneme geldik.

Geleceği geçmişindeki sırlara zincirlenmiş bir ulusun, sırlarından ve zincirlerinden kurtulup yeniden hayata dönmesinin, özgür ve korkusuz bir geleceğe yürümesinin bence vaktidir.

Tarihçilerimiz bu ‘büyük yürüyüşe’ yardım etmek istemezler mi?

Yıllarca karanlıklara ve yalanlara hapsolmuş bir ülkede yaşarken, tarihe gizlenmiş gerçekleri ortaya çıkartmanın heyecanını tümden unutmuş olamazlar, değil mi?

Ahmet Altan
Ve Kırar Göğsüne Bastırırken (Can Yayınları)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz