SYLVİA PLATH’IN BAZI ŞİİRLERİNİN KRONOLOJİK BİR ANALİZİ – NİLGÜN MARMARA

“Bu şiirler bir anlamda sapmalardılar. Kaçış olduklarını düşünmüyorum. Bence çağımızın asıl meselesi tüm çağların meseleleridir… sevmek mucizesinin acısı; herhangi bir şeyi yaratmak, çocukları, ekmek somunlarını, tabloları, binaları; ve her yerdeki tüm insanların hayatlarının korunması, ki onların tehlikeye atılmalarını ‘barıştan’ ya da ‘amansız düşmanlardan’ soyutça dem vurmak gibi bir ikiyüzlülük asla mazur gösteremez…”

S. Plath

Plath bir kâhin gibi hükme vararak, iyilikle kötülüğü karşı karşıya getirip birinin galip gelmesini beklemenin artık modası geçmiş bir umut olduğunu belirtir. Keskin bakışıyla, kariyerinin başından hayatının sonuna dek, bu tarihsel manici mücadele temasını işlemiştir.

Ariel’deki son şiirlerinin tarz ve üslup bakımından tamamen farklı olmasına karşın, “Kolosseus”tan “Suyu Geçmek”e ve son yapıtları olan “Kış Ağaçları” ile Mariel”e dek, zamansal ve deneyimsel değişimlerle ilişkili bütünsel bir bakış açısının ve gelişimin izlerini sürebiliriz .

Plath en eski şiirlerinden biri olan, 1952 tarihli “Takip”te (Toplu Şiirler, Faber and Faber edisyonu, 1982, ş. 22) bölünmüş benliğini panter metaforuyla ifade eder; panter hem onun büyük korkularının, hem de ölüme karşı beslediği erotik tutkunun sembolüdür:

“İzimi süren bir panter var:

Bir gün beni öldürecek olan;…
…Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum,
Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum;
O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor,
Mutlak bir adaklığa zorluyor…
…Panter merdivende Yukarı çıkıyor.”

İlk kitabı “Kolosseus”taki tarzı bazen empresyonist, bazense ekspresyonisttir; ama genelde dış gerçekliğe dair izlenimlerini, anın kendine özgülüğüne ve başka hisleri belirgin çağrışımlara taşıyabilecek önceki ya da sonraki anlardan tamamen farklılığına dair mutlak bir kavrayışla tanımlamayı yeğler. Bu imgeci tavrı sonradan gelişerek, empresyonist bakış açısını; bilincinde ve uzantılarında gezinerek, ruh hallerini etkileyen ıstırabını ifade eden ve bir yandan da tüm bakış açılarına ve başka ruh hallerine dair yorumlar yapan bir şairin tekniğiyle bütünleştirir.

1956 ila 1960 arasındaki dönemde yazdığı neredeyse tüm şiirlerde, doğanın tedbirliliğine yönelik kaygısı açıkça görülür. “Kanalı Geçmek”teki (Agy., s. 27) bazı dizelere göz atalım:

“…donakalıyor ve hayrete
kapılıyoruz ezici kayıtsızlığı karşısında doğanın…”

Ya zihinle beden, ya da insanla doğa arasındaki kopukluğun, son şiiri “Kanar da (Agy., s. 273) bir kez daha ve incelikle vurgulandığını keşfederiz:

“…Ayı üzecek hiçbir şey yok,
Kemik kukuletasından bakarken.
Böyle şeylere alışıktır ö.
Karanlıkta çatırdar ve sürükler.”

Doğaya yönelik bu tatminsizlik “Tekbencinin Monoloğu”nda tekbenciliğe dönüşür.

“…Yine de, en kışsı ruh halimde,. Sahibim renklerin ve tüm çiçeklerin Varoluşunu boykot etmenin Mutlak gücüne.
…Her ne kadar açıkça belli olsa da, Tüm güzelliğinin, tüm zekânın, tatlım, Benden bir armağan olduğu.”

Plath’ın ilk dönemiyle olgunluk dönemi arasında paralellikler bulmak çok tuhaftır. “Alicante Ninnisi”nde (Agy., s. 43), kaosun algılanışının müzikal bir çerçeve içinde neşeyle kutlanışı:

“…Ey kakofoni, caz ve tartışmalar tanrıçası,
Gaydaların ve büyük zillerin çatlak sesli hanımı,
Con brioların, kapriçiyoların, Kreşendoların, kadenzlerin,
prestoların ve prestissimoların Yastıktaki başım olsun
(Piyano, pianissimo)
Mırıldanan lirlerin ve viyolların ninnisini dinleyen.”

1962’de hüzünlü bir itirafa dönüşür:

(Agy, s. 189)

Ana temalar olan “gümüşilik” ve “belirginlik”, \ karmaşanın bilinciyle tasvir edilir. Plath’ın erkeklerle kadınlar arasındaki iletişim bağlamında görüşemezliğin kaçınılmazlığına tepkisi 1956’da yazdığı şiirlerden birinde bile kendini belli eder. “Kız Kurusu”nda (Agy., s. 4950) kışı özler: “Siyah ve beyaz / Buz ve kaya, her his sınırlar dahilinde / Ve yüreğin soğuk disiplini / Kar tanesi gibi belirgindir.” Şiirdeki kişi, inşa ettiği bu buzdan duvarın, onu tehditle ya da sevgiyle yıkmaya çalışan tüm erkeklerin karşısında bir engel olduğunu söyler.

Plath’ın yaratma güçlüğü çektiğinde ilham perisini, ilham parıltısını arayışı ‘Yağmurlu Havada Kara Karga”da (Agy., s. 57) çok açıkça belirgindir: “Mucizeler olur / İstikrarsız ışık oyunlarına / Mucize diyebilirsen. / Bekleme süreci başladı yine / O uzun bekleyiş meleği / O nadir, rastlantısal inişi.” Ama sonradan, hayatının son aylarında, sabahın dördünde, ilham perisi yokken, davet yokken, şiirler Plath tarafından yazılırlar, doğaçlama ve sınırların ötesine geçen bir sadelikle.

“Huzursuz Edici İlham Perileri”nde (Agy., s. 76) Plath, doğduğu günden beri dünyasında iç karartıcı ilham perilerinin var olduklarını ve çocukluğundaki etkilerinin “normallik” ve “aile” dünyasını kararttıgını söyler. Çocuk büyüyüp de annesini rahatsız edecek bir şekilde asosyalleştikçe, ilham perileriyle arasındaki bağ güçlenir. O iki dünya, rahatlatıcı normallik dünyasıyla karanlık kavrayış dünyası birbirinden giderek uzaklaşır ve kişi, ilham perilerinin yönettiği, hiçliğe direnen bir dünyayı seçer:

“…Şimdi gündüz, şimdi gece, başucunda, yanında, ayakucunda, Nöbet tutuyorlar taştan cüppelerle, Yüzleri doğduğum günkü kadar ifadesiz, Gölgeleri günbatımında upuzun Güneş asla daha fazla parlamıyor, asla batmıyor. İşte beni doğurarak getirdiğin krallık bu, Anne, anne. Ama kaşlarımı istediğim kadar çatayım Yanımdakini ele vermeyeceğim.” ölümün bu vurgulanışı aslında bize Beckett’in doğmak üzere olmaya ilişkin ilginç metaforunu anımsatır. Beckett, annelerimizin mezarlarımızın üstünde bacaklarını açtıklarını ve bizi mezarlarımızda doğurduklarını söyler. Bu tuhaf bilginin farkında olan Plath, yanındaki ölümü ele vermez .

Deniz kenarında geçen çocukluğundan dolayı Plath, çeşitli boyutlarda çağrışımlar getiren tuhaf bir deniz imgesine sarılır ve denizin aynı anda iki öğeyi barındırdığını düşünür: Benliği ve ötekini, yaşam ve ölüm paradoksunu, varoluş bilinciyle cansızlığın bilinçsizce bilinişini. “Tam Beş Fersah” (Agy., s. 93) adlı şiirinde, yaşlı adamı denizin sonsuz varlığıyla ilişkilendirir ve onun ruhuna ölüm aracılığıyla ulaşmayı arzular:

“…Krallığının sınırında kupkuru
yürüyorum
İyi bir yere sürgün edilmedim.
Kabuklu yatağını anımsıyorum.
Baba, bu yoğun hava katil.
Suyu solumayı yeğlerdim.”

Tamamlayıcı bir başka şiir clan “Lorelei”de (Agy., s. 94), Plath yine ölüme karşı beslediği korkulu hayranlığı gece vakti bir nehir imgesiyle işler. “Nehrin gümüşi akıntısının derinlerinde salınan” yüce barış tanrıçasının onu “dünyevi düzenin ötesindeki” sonsuz huzura davet ettiğini görür.

“Göz Zerreciği” (Agy., 109) adlı şiirinde, çok ilginç bir şekilde Ariel şiirlerine yaklaşır; aşkın narinliğinin ironik bir şekilde gelişmesini işler:

“…Oedipus olduğumu düşlüyorum
Eski halimi istiyorum
Yataktan önceki, bıçaktan önceki,
Broş iğnesiyle merhemin
Beni bu paranteze tutturmasından
önceki. . . ”

1959 ‘da yazdığı şiirler, “Açelya Yolu’ndaki Electra” (Agy., s. 117) ile “Arıcının Kızı” (Agy., s. 118), “Babacığım” (Agy., s. 224) için zengin zanaat eserleridirler. Plath bunlarda, arzuyu ve korkuyu, sevgiyi ve yok etme dürtüsünü barındıran baba—kız ilişkisi materyalini açıkça kullanır. “Açelya Yolu’ndaki Electra” da bulunan “Dişi tazın, kızın, dostun. ^ İkimizi de öldüren sevgim oldu,” dizelerindeki bağışlayıcı ton, “Babacığım”da agresif ve acımasız bir tona dönüşür: “Babacığım, babacığım, seni piç kurusu, yettin artık.”

Kolosseus ‘ taki son şiir grubunda, şairin dış dünyayı farklı bir gözle değerlendirmesiyle ve yaşam üstünde düşünerek kendini insanlığın bir Üyesi olarak kabul edişiyle yüzleşiriz. “örümcek kendi ipliğinin üstünde Gölü geçer.” ‘(Agy., Köşk Bahçesi, s. 125) dizeleri bize her küçük varlığın kendi kapalı dünyasının geçiciliğini gösterir. Plath, algılayıcı ile algılanan arasındaki gerilimi, kelimenin tam anlamıyla algılanana dönüşmekle giderir. “Bir Doğumgünü Şiir”nde (Agy., s. 131 136) “…Bir köküm ben, bir taş, bir baykuş pisliği Hiçbir düşü olmayan” der, ama şiirin altıncı bölümünde şeklini geri ister ve “Kayboldum, kayboldum, bütün bu ışık cüppelerinde” der.

Plath’ın “Bir Yaşam”da (Agy., s. 150) yaptığı kehanet, tıpkı son şiirlerindeki açık ifadeler gibi, bu kâhinin zamanının sınırlı olduğunu vurgulayarak içimizi karartır:

“…Gelecek gri bir martı Kedi sesiyle gevezelik ederek gitmekten, gitmekten bahseden.
Yaş ve dehşet, hemşire bakıcılar gibi yanında Ve büyük soğuktan şikayetçi bir boğulmuş adam Denizden sürünerek çıkıyor.”

Bir sıçrayış yapıp 1961 tarihli “Alçıda” (Agy . , s. 158) adlı şiiri okuduğumuzda, iç karartıcı şizofrenik bölünme gerçeğiyle karşılaşırız : “Bundan asla kurtulamayacağım ^ Artık iki tane ben var…” Bu bölünmüş benlikten kurtulmanın tek yoluysa “Ben Dikeyim”de (Agy., s. 162) ifade edilir: “Nihayet uzandığımda faydalı olacağım/O zaman ağaçlar bir kereliğine olsun dokunabilir bana, çiçekler zaman ayırabilir…”

Plath’ın eserlerinde hastanelerden, acılardan ve ıstıraplı hastalıklardan ısrarla bahsedilir, ki bunun kendi deneyimlerinden kaynaklandığı söylenebilir rahatlıkla. Bu temayı “Laleler”de , “Üç Kadın”da, “uykusuz”da, “Pelçli”de, “Babahın İkisinde Oerrah”ta (Agy., s. 160, 176,163 s 266, 170) ve başka pek çok yerde dolaylı ya da dolaysız olarak işler.

“Aynada ifade ettiği gibi, karşı duvar üstünde düşünmek onu “Ay ile Porsukağacı”nda (Agy., s. 173) “gidilecek yeri” görememenin eşiğine getirir.

Bağır, dilsiz, kör ve ölü olan Beethoven ‘a ve babasına adanmış “Küçük Püg”de (Agy. , s. 189), yaşadığı giderek artan yabancılaşmayı ussallaştırmaya çalışır: “. . .Bunlar benim parmaklarım, bu benim bebeğim. . . “

Yaşadığı tuhaf boğulma hissini ve acıyı “Karaağaç”ta (Agy., s. 193) Şü dizelerle tasvir eder: “…Bu karanlık şeyden ödüm patlıyor ^ İçimde uyuyan; ^ Her gün hissediyorum kuştüyü hafifliğinde dönüşlerini, habisliğini…” Sevgiye, herhangi bir iletişim umudunu erteleyen yapay bir dünyada anne ve eş olmaya dair bunaltıcı, umutsuzluk verici ve tuhaf düşüncelerle beslenerek giderek artan izolasyonu, Ariel’ in ana temasıdır.

“Bir Doğum Günü Armağanı”nda (Agy., s. 208) sadece ölümü beklediğini ifade eder: “Peçesini indirin yeter, peçesini, peçesini. ^ ölüm olsaydı ^ Derin çekimine hayran kalırdım, zamanın ötesindeki gözlerine.’

Alvarez’in belirttiği gibi, Plath son şiirlerinde her türlü konudan faydalanır; gündelik yaşamın ev hayatına dair ve basit olayları, şairin korkunç içsel deneyimlerinin imgelerine dönüşür. Alvarez şöyle der: “…Serinkanlı üslubunun temelde gerçekçiliğinden, gerçeklerin farkında olmasından kaynaklandığını söylemiştim. Aylar geçtikçe ve giderek daha aşırı uçta şiirler yazdıkça, bu her ayrıntıyı dönüştürme yetisi de düzenli bir şekilde gelişti öyle ki son haftalarda her önemsiz olay, şiir yazma fırsatına dönüştü; kesik bir parmak, yüksek ateş, bir morluk. “

“Babacığım” şiiri hakkında Plath şiirdeki anlatıcıya dair şunları söylemiştir: “O korkunç, küçük alegoriden kurtulabilmek için onu bir kez baştan sona yaşaması gerekir.” Kafka ‘nın babası hakkında yazdığı “Hüküm” adlı öykünün yazılış sürecine dair söylediklerini anımsatır bu; Kafka “Hüküm” bir gece hayaleti ve bu hayaletin varlığının tasdiği, böylece geri püskürtülmesi olduğunu söylemişti.

“Babacığım”, “40 Derece Ateş” ve “Leydi Lazarus”; Plath’ın içsel özel dünyasının zenginliğiyle toplumsal olayları, toplama kamplarını, Hiroşima’nın bombalanışını son derece kendine özgü bir kişisel atmosferde , kendi acısıyla birleştirmesiniyansıtırlar. Erkekler; babası, kocası, faşist ordulara benzerler ve ne yazık ki:

“Her kadın faşistlere tapar,
Suratına inen çizmeye, senin gibi
Bir hayvanın hayvanca, hayvanca kalbine.” (Babacığım, Agy., s. 223)

“Leydi Lazarus ”ta (Agy., s. 247), kişisel acı dünyasıyla ortak acı dünyasını birleştirmeyi başarır. Plath, psikolojik zayıflığını ifade eden konuşmacıda odaklanır. Kendini başarılı ve intihara meyilli bir yaratıcı, dinleyicileriniyse insan doğasının faşistçe yönlerini taşıyan sadistler olarak görür. Sonunda, reenkarnasyon yoluyla, “insanlıktan” intikam alabilecek bir cadıya dönüşür.

“Küllerin arasından
Kırmızı saçımla yükseliyorum
Ve erkekleri hava gibi yiyorum.”

Kontüzyon , iyilik , Mistik , Sözcükler”, “Balonlar” ve “Kenar” (Agy., z. 271, 269, 268, 270, 271, 272) gibi son şiirlerinin hepsi de ölmekte hiç de acelesi olmayan birinin uç noktadaki soğukkanlılığı ve kayıtsızlığıyla yazılmışlardır. Sıfırın “kenarıdır” bu, kişinin ayaklara soğuk ve dikkatli bir şekilde bakıp orada yüzü görmesidir; büyük perendenin atıldığı kenardır.

Bu kenarda:

“Kadın kusursuzlaşır . ” ölüm sayesinde, ancak “Ay böyle şeylere alışıktır.”

Nilgün Marmara
Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz