PAUL AUSTER: HİKÂYEN GÖVDENDE BAŞLIYOR VE HER ŞEY YİNE ORADA BİTECEK!

0
279

Üzerine gelen şey, her zaman sana baskı yapmış, ezmiş olan şey, dışarısı, yani hava, daha kesin belirtmek gerekirse çevreni saran hava içindeki senin bedenin. Tabanların yere basıyor, ama geri kalan her yanın havayla sarılmış; işte senin hikâyen orada, gövdende başlıyor ve her şey yine gövdende bitecek. Şu anda rüzgârı düşünüyorsun. Daha sonra, eğer zaman kalırsa, sıcağı ve soğuğu, yağmurun sonsuz çeşitlerini, gözsüz biri gibi sendeleyerek içinden geçtiğin sisleri, Var’daki evin çatı kiremitlerine makineli tüfek gibi çılgınca inen doluları da düşüneceksin. Ama şu anda senin dikkatini çeken şey rüzgâr, çünkü havanın kıpırtısız olması çok enderdir ve arada bir seni kuşatan hiçliğin belli belirsiz soluğu dışında, hafif esintiler ve meltemler, boralar, ani fırtınalar, o çatısı kiremitli evdeyken gördüğün aralıksız üç gün süren karayeller, Atlas Okyanusu kıyısı boyunca kuzeydoğudan esen soğuk rüzgârlar, fırtınalar, kasırgalar, hortumlar var. İşte sen, yirmi bir yıl önce, katılmaya söz verdiğin ve iptal edildiğini bilmediğin bir etkinliğe gitmek üzere sonradan “yüzyılın fırtınası” diye adlandırılacak fırtınada Amsterdam sokaklarında yürüyorsun; bu öylesine şiddetli bir kasırga ki, dışarı çıkmak gafletinde bulunduğun bir saat içinde kentin her tarafında ağaçlar kökünden kopacak, bacalar yere devrilecek, park etmiş arabalar yükselip havada uçacak. Yüzünü rüzgâra vererek kaldırımda yürümeye çalışıyorsun, ama gitmek istediğin yere varmak için gösterdiğin bütün çabaya karşın yerinden kıpırdayamıyorsun. Rüzgâr içine işleyerek seni itiyor ve bir buçuk dakika boyunca olduğun yerde kalakalıyorsun.

Bundan on üç ocak önce, saatte yüz mil hızla esen bir başka kasırgayı izleyen gece, son iki aydır yönetmekte olduğun filmin son gecesi, son sahnesi, son karesi, kamerayı başroldeki kadın oyuncunun eldivenli eline sabitleyip onun tek bir bilek hareketiyle elindeki taşı Liffey’nin sularına bırakışı çekilirken sen ellerini Dublin’in Ha’Penny Köprüsü’ne dayamış duruyorsun. İşin hiçbir zorluğu yok, bütün filmde hiçbir kare bunun kadar az çaba ve yaratıcılık gerektirmedi; ama (bütçe sorunları, sendika sorunları, mekân sorunları, hava koşullarının yarattığı sorunlar gibi) sayısız sorunla boğuşarak gerçekleşen prodüksiyonun dokuz haftalık tüketici çalışması sonunda filme başladığından bu yana yedi kilo vermiş olarak, rüzgârlı gecenin nemli karanlığında çekim ekibiyle birlikte saatlerdir köprünün üzerinde dikilip durunca o rutubetli ve buz gibi İrlanda havası iliklerine işledi ve son kareden önce bir anda ellerinin donmuş olduğunu, parmaklarını oynatamadığını, ellerinin iki buz kalıbına dönüştüğünü fark ediyorsun. Niye eldiven giymiyorsun, diye soruyorsun kendine; ama köprüye gitmek üzere otelden çıkarken eldivenler aklına gelmediği için bu sorunun yanıtı yok. Son kareyi bir kez daha çekiyorsunuz, sonra sen, filmin yapımcısı, baş kadın oyuncusu, onun sevgilisi ve ekipten daha birkaç kişi biraz ısınmak ve filmin bitmesini kutlamak için yakındaki bir bara gidiyorsunuz. Bar tıklım tıkış dolu, kendinden geçercesine coşarak öne arkaya sallanan gürültücü bir kalabalığın doldurduğu bir rabarba kayıt odasına benziyor; ama arkadaşlarınla senin için bir masa ayrılmış, böylece oturabiliyorsunuz ve gövden sandalyeye değdiği anda bitkinliğini, fiziksel enerjinin de tinsel enerjinin de tükenmiş ve aklının almayacağı kadar yorulmuş olduğunu fark ediyorsun; öylesine sıfırı tüketmişsin ki, her an bir ağlama nöbetine girecekmişsin gibi geliyor. Bir viski söylüyorsun, kadehi alıp dudaklarına götürürken parmaklarını yeniden oynatabildiğini görüp yürekleniyorsun. İkinci bir viski söylüyorsun, sonra üçüncüyü, sonra dördüncüyü ve bir anda uykuya dalıveriyorsun. Etraftaki onca gürültü patırtıya karşın, iyi kalpli yapımcının seni ayağa kaldırıp yarı sürükleyerek, yarı sırtlanarak oteline götürünceye kadar da mışıl mışıl uyuyorsun.

Evet, içkiyi de sigarayı da çok içiyorsun, birkaç dişini kaybettin, yerlerine de diş yaptırma zahmetine girmedin, yiyip içtiklerin çağdaş beslenme mantığının koşullarına uymuyor; sebze yememenin tek nedeni sebze sevmeyişin, sevmediğin şeyleri yemek olanaksız olmasa da zoruna gidiyor. Karının senin için, özellikle de içkin ve sigaran yüzünden kaygılandığını biliyorsun; neyse ki şimdiye kadar çektirdiğin hiçbir röntgen ciğerlerinde, hiçbir kan tahlili de karaciğerinde tahribat olduğunu göstermedi; o yüzden sonunda ciddi zarar vereceğini bile bile kötü alışkanlıklarını sürdürüyorsun, yaşlandıkça da yıllardır sana o kadar haz vermiş olan küçük purolarını ve sık sık içtiğin şarabı bırakma isteğin de, cesaretin de azalıyor; bazen bu şeyleri hayatından bu kadar geç yaşta çıkarırsan gövdenin paramparça olacağını, yaşamsal mekanizmanın çalışamayacağını düşünüyorsun. Hiç kuşkusuz sakat ve yaralı bir insansın, ta baştan beri içinde yara taşıyan birisin (yoksa ne diye bütün ömrünü sayfaların üzerine o yaranın kanını akıtırcasına sözcükler dökerek geçiresin?); alkol ve tütünden aldığın haz sakat bedenini ayakta tutup dünyayı dolaşmanı sağlayan koltuk değnekleri işlevini görüyor. Karının dediği gibi, “kendi kendini tedavi ediyorsun.” Annenin annesinin tam tersine, karın senin değişmeni istemiyor. Zaaflarına hoşgörü gösteriyor, öfkelenmiyor, seni azarlamıyor ve eğer kaygılanıyorsa, senin sonsuza kadar yaşamanı isteği için kaygılanıyor. Bunca yıldır onunla birlikte oluşunun nedenlerini sayarken, o nedenlerden biri de, karının uzun ömürlü aşk takımyıldızının kesinlikle en parlak yıldızlarından biri olan bu tutumu.

Öksürdüğünü söylemeye bile gerek yok tabii; özellikle de geceleri, gövden yatay konumdayken öksürüyorsun; nefes borunun iyice tıkandığı geceler, yataktan kalkıp başka bir odaya gidiyor ve balgamı söküp atıncaya kadar deli gibi öksürüyorsun. Arkadaşın Spiegelman (tanıdığın en tutkulu tiryaki), kendisine neden sigara içtiğini soranlara, şu şaşmaz cevabı veriyormuş: “Çünkü öksürmeyi seviyorum.”

Paul Auster
Kış Günlüğü
Çeviren: Seçkin Selvi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz