NÂZIM HİKMET’İN ÜVEY OĞLU MEMET FUAT’A YAZDIĞI MEKTUP*
“Yalan söyleyen, ümitsiz olan kitaplardan yalan söyleyen ve ümitsiz olan insanlardan kaçtığın gibi, hattâ daha çok kaç ve ne öyle kitaplar oku, ne de öyle insanlarla konuş. Bazı kitaplar vardır ki hayatın resmini süslerler püslerler her şeyi gül pembe gösterirler. Bunlar yalancı kitaplardır. Sonra yine öyleleri vardır ki hayatı bir çıkmaza girmiş, karanlık bir yol üzerinde giden ve karanlıkla nihayetlenen bir yol gibi aksettirirler bunlar ümitsiz kitaplardır.”
“Oğlum,
Mektubunu aldım. Bayram ettim. Sen daha o kadar gençsin ki hatıraları olmayan ve hatıralara değerlerini vermesini öğrenmemiş olansın. Halbuki ben artık hatıraları olan ve hatıralara değer verecek kadar ihtiyarlamışım. Bunun içindir ki, mektubunu alır almaz doğrudan doğruya senin kırmızı çocukluk başının etrafında halkalanan güzel yıllarım hemen canlanıverdiler. Senin çocukluğunu ve kendi gençliğimi tekrar yaşadım. Dünyada en çok sevdiğim insanlardan biri anandır ve senin sevgin hemen bunun yanındadır ve ondan ayrılmaz. O kadar ki ne zaman ananı düşünsem derhal senin çocukluğundan çeşitli basamaklar gözümün önüne gelir. Seni Kadıköy’de apartımanda, bana kapıyı açarken ve boynuma sarılırken görürüm. Seni Erenköy’de ilk mektebe gittiğin zamanki önlüklü halinle görürüm, seni apar Umanımızdaki şirinliğinle, seni koleje götürdüğüm günkü halinle görürüm. Velhasıl sen benim en güzel yıllarımın ve yüreğimin içinde dünyanın en güzel ve en iyi kadın başıyla yan yana ve ondan ayrılmaz bir haldesin. (…)
Kitapları sevmene pek sevindim. Annen bana bir mektubunda şöyle yazmıştı
Kitaba düştüm,
sabahtan akşama kadar kitap okuyorum.
Kitaplar akıllı
kitaplar aptal,
kitaplar büyük,
kitaplar çocuk
kitaplar en uzak, en güzel yolculuk…
Kitapla hayatı birbirinden ayırma
Tabiî annen bunu böyle kesik kesik yazmadı, daha taze, daha güzel yazdı ama ben onları kör olası şair alışkanlığımla bu hale soktum. Kitapları kitap olarak okursan sade, hakikaten aptaldırlar, fakat onları hayatla ilgilendirerek okursan akıllı olurlar. Demek istediğim şu, kitapları sadece kitap oldukları için değil, hayatın bir parçası olarak oku ve hayatı doğru aksettirebildikleri derecede değerlendir. Kitapla hayatı birbirinden ayırma. Ve yalan söyleyen, ümitsiz olan kitaplardan yalan söyleyen ve ümitsiz olan insanlardan kaçtığın gibi, hattâ daha çok kaç ve ne öyle kitaplar oku, ne de öyle insanlarla konuş. Bazı kitaplar vardır ki hayatın resmini süslerler püslerler her şeyi gül pembe gösterirler. Bunlar yalancı kitaplardır. Sonra yine öyleleri vardır ki hayatı bir çıkmaza girmiş, karanlık bir yol üzerinde giden ve karanlıkla nihayetlenen bir yol gibi aksettirirler bunlar ümitsiz kitaplardır. Meselâ senin küçük kütüphanende birincisine misal belki Andersen’in hikâyeleridir. Fakat o da tam değil. Fakat kütüphanende ümitsiz kitaplara misal çok var Dostoyevski’nin romanları, Poe’nun hikâyeleri. Zırva kitapların misali ise Akagündüz’ünkiler.
Gogol sağlam kitap yazar, oku; Şolohof mükemmeldir, oku; Balzac’ı, Zola’yı mutlaka oku. Hele André Malraux’nun İnsanlığın Hali diye bir romanı vardır, mutlaka oku. Ha bak, Dickens de, büyük dehasına rağmen zaman zaman yalancılığa kaçar. Copperfield’de fevkalâde doğru hayatın yanında, yalancı, lüzumundan fazla ve zorla pembeleştirilmiş resimler de vardır. (…)
(Tarihsiz)
Bursa Hapisanesi”
*Bu mektup Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nden, yazı yazmaya yeni yeni heves eden üvey oğlu Memet Fuat’a yazılıyor.

