KİTLE VE İKTİDAR: ELE GEÇİRME VE İÇE ALMA – ELİAS CANETTİ

Ele geçirme ve içe almanın psikolojisi, tıpkı yeme psikolojisi gibi, genel olarak henüz keşfedilmemiştir. Bütün bu süreci doğal kabul ederiz ve bu süreç boyunca olan bitenin gizemi üzerinde hiç düşünmeyiz. Oysa bize ilişkin bundan daha eski bir şey yoktur. Bu, bizim hayvanlarla paylaştığımız bir özelliktir; ama bu olgu bile bugüne kadar onunla ilgilenmemizi sağlamamıştır.

Bir yaratığın bir diğerine düşmanca bir niyetle yaklaşması, her biri kendine göre geleneksel anlamı olan farklı eylemlere ayrılır. Birincisi, ava pusu kurmaktır; av, bizim onun hakkındaki tasarımlarımızın farkına varmadan çok önce mimlenir. Av, göze kestirilerek ve haz duyularak düşünülür, gözlemlenir ve özlenir; henüz daha canlıyken bile et olarak görülür; öylesine yoğun ve değişmez bir biçimde et olarak görülür ki hiçbir şey avı takip edeni, onu ele geçirme kararlılığından döndüremez. Fırsat kollanarak avın etrafında dolaşırken bile onun kendisine ait olduğunu düşünür. Onu av olarak seçtiği andan itibaren, onu kendi içine almış olarak düşünür.

Bu gözetleme ve pusu kurma hali öylesine özgül bir gerilim taşır ki, bu durum koşullarından bağımsız olarak tek başına bir önem kazanabilir. Bu, insanın uzatma eğiliminde olduğu bir durumdur. Daha sonra bu durum, herhangi bir av hedeflenmeksizin, kendi için geliştirilebilir. İnsanın gözetleme ve izleme eylemi karşılıksız kalmaz. Etkin olarak gerçekleştirdiği bu türden her şeyi, tam tamına aynı ama daha kuvvetli bir biçimde kendinde de edilgen olarak deneyimler, çünkü avından daha yüksek olan zekâsı daha fazla sayıda tehlikenin farkında olmasını sağlar ve bu da izlenmenin eziyetini ikiye katlar.

İnsan her zaman avını doğrudan elde edecek kadar güçlü değildir. Edindiği av peşinde koşma becerisi ve deneyimi, her türden karmaşık tuzaklar geliştirmesine yol açmıştır. Kendi özel yeteneği olan dönüşüm gücünden sık sık yararlanır ve peşinden koştuğu avın kılığına girer. Bu rolü o kadar iyi oynar ki hayvan inanır. Bu tuzak kurma tarzına dalkavukluk adı verilebilir. Hayvana şu mesaj verilmektedir: “Ben senin gibiyim. Ben şenim. Yanına yaklaşmama izin verebilirsin.”

Sinsice yaklaşıp, başka bir bağlamda ele alacağımız sıçrama yapıldıktan sonra ilk iş ava dokunmaktır. Bu belki de en korkulan şeydir. Saldırganın parmakları kısa süre sonra kendi bedenine ait olacak olan şeyi yoklar. Görme, işitme ve koklama gibi diğer duyular yoluyla kurulan temas bu denli tehlikeli değildir. Diğer duyularda saldırganla kurban arasında bir mesafe kalabilir ve mesafe kaldığı sürece hiçbir şeye nihai olarak karar verilmemiştir ve hâlâ kaçış şansı vardır. Öte yandan dokunma duyusu tatmanın müjdecisidir. Masaldaki cadı, kurbanının parmağını uzatmasını, böylece onun yeterince şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak istediğini söyler.

Bir bedenin diğer bir beden üzerindeki niyeti dokunma anından itibaren somutlaşır. Yaşamın en derin düzeylerinde bile bu anın belirleyici bir yanı vardır. Bu an en eski dehşet duygularını içerir; onu tahayyül ederiz, düşleriz; uygar yaşam dokunulmaktan kaçınmaya yönelik çabaların sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Direncin bu andan sonra devam mı ettiği yoksa bütünüyle direnmekten vaz mı geçildiği dokunanla dokunulanın arasındaki iktidar dengesine ya da daha doğrusu dokunulanın bu oram nasıl tahayyül ettiğine bağlıdır. Dokunulan çoğunlukla kendini kurtarabilmek için dövüşecektir ve ancak karşısındaki iktidar ona ezici gelirse bu kurtulma çabasından vazgeçecektir. İnsanın, özellikle de gelecek söz konusu olduğunda, her tür direnç umutsuz göründüğü için kendini teslim ettiği dokunuş, toplumumuzda tutuklanma biçimini almıştır. Otoritenin elinin insanın omzunda bıraktığı his, insanın gerçekten ele geçirilmesine gerek kalmaksızın teslim olması için çoğunlukla yeterlidir. Omuzları çöker, sessizce gider. Sükûnetini korur; oysa bu tavır kısa bir süre sonra başına gelecekler karşısında mazur görülmeyebilir.

Elias Canetti: Bir despot kötü niyetinin farkındadır bu yüzden öyle değilmiş gibi yapar

Yaklaşmanın ikinci aşaması yakalama eylemidir. Elin parmaklan, dokundukları canlının bir kısmını sıkıştırmaya çalışan bir çukur oluşturur. Parmaklar bunu avın şeklini ya da organik iç tutunumunu hesaba katmaksızın yapar. Bu aşamada avın yaralanıp yaralanmaması önemsizdir; önemli olan sadece onun bedeninin bir parçasının bu yerde, bütünü için bir rehine durumuna düşmesidir. Kavrayan elin içindeki bu yer avın sonunda içe alınmada kullanılacağı ağzın ve midenin ön bölümüdür. Birçok hayvanda yakalama işini yapan, el ya da pençe değil silahlanmış ağızdır. İnsanlar arasında tuttuğunu asla bırakmayan el iktidarın amblemi olmuştur: “Onun ellerine bıraktı”, “Onun elindeydi”, “O Tanrı’nın elinde”. Bütün dillerde bunun gibi deyişler yaygın olarak bulunur.

Fili yakalama işlemi için önemli olan insan elinin uyguladığı basınçtır. Parmaklar yakalanan nesnenin üstüne kapanır; parmaklarla oluşturulan çukur daralır. Amaç bunu elin bütün iç yüzeyiyle sımsıkı hissedebilmektir. Dokunuşun orijinal hafifliği ve zarafeti önce daha geniş bir alana yayılır, sonra kuvvetlendirilir ve sonunda vücudun dokunulan kısmı olabildiğince sıkıştırılana kadar yoğunlaştırılır. Bu türden basınç giderek kurbanı parçalamak için pençeleri kullanma alışkanlığına üstün gelmiştir. Bazı arkaik kültlerde kurbanın hâlâ pençelerle parçalandığı doğrudur; ama bu işi yapanlar hayvan kılığına girmişlerdi ve bu kasıtlı yaptıkları bir hayvanilikti. Asıl iş için insanlar dişlerine güvenir oldular
Basınç sonunda uygulandığı şeyi ezene kadar artabilir. Gerçekten bu noktaya ulaşıp ulaşmayacağı avın ne kadar tehlikeli olduğuna bağlıdır. Eğer saldırgan onu altetmek için zor bir savaş vermişse, eğer onun tarafından ciddi bir biçimde tehdit edilip öfkelenmiş ya da yaralanmışsa, ondan bunun hesabını vermesini isteyecek ve ezdiğinden emin olmak için gereğinden çok bastıracaktır. Ancak onu avını ezmeye zorlayan, korku ya da öfkeden çok, küçümseme duygusudur. Hesaba katılmayacak kadar küçük olan bir böcek ezilir, çünkü aksi koşulda insan ona ne olduğunu anlayamaz; hiçbir insan eli onu içine alacak kadar küçük bir çukur yaratamaz. Ama, bir haşereden kurtulma ve ondan gerçekten kurtulduğumuzdan emin olma arzusuna ek olarak bir sivrisinek ya da pireye karşı davranışımız, bütünüyle savunmasız olan ve bizden bütünüyle farklı bir türe ve güce sahip olan ve aniden kitleler halinde belirmedikçe asla korkmadığımız bir varlığa duyduğumuz küçümseme duygusunu ele verir. Bu minik yaratıkların yok edilmesi içimizde [vicdanımızda] bile cezalandırılmadan kalan tek şiddet eylemidir. Kanları ellerimizi boyamaz, çünkü kendi kanımıza benzemez. Asla onların parıldayan gözlerinin içine bakmayız, onları yemeyiz. En azından Batı’da bizim aramızda, henüz çok etkili olmasa da, yaşama duyduğumuz ilginin giderek artmasının onlara bir yaran olmamıştır. Kısaca, onlar kanun kaçağıdır. Birine, “Seni tek elimle ezebilirim” derken, olası en ileri küçümsemeyi dile getiririm. Sanki şunları söylemiş olurum: “Sen bir böceksin. Benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun. Sana istediğim her şeyi yaparım; bunun da benim için hiçbir anlamı olmaz. Sen hiç kimse için hiçbir anlam taşımıyorsun. Hiç kimse fark etmeden, hiç kimse zarar görmeden yok edilebilirsin. Yok olman hiç kimse için fark etmez. Hele benim için hiç.”

Basınç yoluyla yok etmenin en aşın biçimi, yani öğütme elle yapılamaz, çünkü el bu iş için fazlasıyla yumuşaktır. Öğütme büyük bir ağırlık baskısı ile altta ve üstte, arasında bir şeyin öğütüleceği sert nesneler gerektirir. İnsan bunu kendisi yapmak istediğinde dişlerini kullanmak zorundadır. Genel olarak öğütmeden söz ettiğimizde canlı bir şeyi düşünmeyiz; bu işlem organik olmayan maddelere gönderme yapar; burada öğütme sözcüğü çoğunlukla canlı yaratıkları öğüten ya da ezen büyük kayaların düşmesi gibi doğal felaketlerle bağlantılı olarak kullanılmaktadır. Bu sözcük mecazi anlamda kullanılır, ama hiçbir zaman gerçekmiş gibi algılanmaz; aslında insanın kendisine yakıştıramadığı yıkıcı bir iktidar fikrini aktarır. Bu sözcükte kişisel olmayan bir şey vardır. Beden öğütme işini yapmaya muktedir değildir ve bu nedenle bu işlemi yüce gönüllülükle reddeder. Yapabileceğinin en fazlası “demir bir kavrama”dır.

Kavramaya gösterilen saygı dikkate değerdir. Elin işlevleri o kadar çeşitlidir ki bu işlevlerle bağlantılı çok sayıda deyişin bulunması şaşırtıcı değildir. Ancak elin gerçek ünü o merkezi ve en şöhretli iktidar eylemi olan kavramadan gelir. İnsanlar arasında olduğu kadar hayvanlar arasında da belirleyici önem taşıyan ele geçirme anı, her zaman insanlar üzerinde kuvvetli bir etki yaratmıştır ve insanın kaplan, aslan gibi, avlanan vahşi kedi türüne ilişkin batıl korkulan buna dayanır. Bu hayvanlar büyük yakalayıcılardır ve yakalama işini tek başlarına yaparlar. Bu hayvanlar için pusuya yatma ve izleme, ani sıçrama, pençe vurma ve parçalama hâlâ tek eylemdir. Eylem anı, acımasızlığı, yapılma tarzındaki kendine güven hali, öldürenin asla sorgulanmayan üstünlüğü, istediği her şeyi kendine av olarak seçebileceği olgusu; bunların hepsi bu devasa prestije katkıda bulunmuştur. Nasıl bakarsak bakalım bu, iktidarın en yüksek düzeyde yoğunlaşmış halidir ve böyle olduğundan da insan üzerinde silinmez bir intiba bırakmıştır; bütün krallar aslan olmak istemişlerdir. Burada takdir edilen ve övülen şey tam da bu yakalama edimi ve onun başarısıdır. Üstün bir kuvvetin bu basit uygulaması evrensel olarak cesaret ve büyüklük olarak görülür.
Aslan avını yakalamak için kendisini dönüştürmek zorunda değildir, baştan sona kendisi olarak kalır. Ava çıkmadan önce kükreyerek varlığını hissettirir; o yalnız başına niyetini yüksek sesle, her yaratığın duyabileceği şekilde ilan edebilir. Bu da hiçbir zaman caydırılamayacak, tam da bu nedenle daha büyük bir dehşet saçarak yayılan ve yok edilemeyecek bir azameti açığa vurur. Odağında ve doruğunda bulunan iktidar, dönüşümü küçümser. Bu erk, kendisine yeter ve yalnızca kendisini amaçlar. Aslanın erki bu şekliyle insana her zaman değerli görünmüştür; özgür ve mutlak olduğu için kendisi dışında hiç kimse ve hiçbir şey için var olmaz. Tam da bu nokta ihtişamının doruğunu oluşturur ve bugüne kadar onun aynı biçimde yeniden ortaya çıkmasını engelleyecek hiçbir şey yokmuş gibi görünmektedir.

Ancak belki bu kadar muhteşem olmayan, ama daha önemsiz olduğu da söylenemeyecek ikinci bir iktidar eylemi vardır. Yakalama eyleminin azametiyle gözlerimiz kamaştığından, bu eyleme paralel giden onunla eşit derecede önem taşıyan bir şeyin, yakalanmaktan kaçınmanın varlığını unutma eğilimi gösteririz.

Elinde iktidar bulunan insanın etrafında oluşturduğu boş alanın tamamı bu ikinci amaca hizmet eder. Her insan, en güçsüzü bile, başkasının, yanına yaklaşmasını önlemek ister. İnsanlar arasında kurulan her toplumsal yaşam biçimi kendisini, ele geçirilip yakalanmanın durmak bilmeyen korkusunu teskin eden mesafelerde dile getirir. Pek çok kadim uygarlığın çarpıcı özelliği olan simetri, kısmen insanın kendi etrafında eşit mesafeler yaratma girişiminden türer. Bu uygarlıklarda, güvenlik mesafelere dayandırılır ve sembolik olarak mesafelerle ifade edilir. Başka herkesin varlığının temeli olan yönetici en uzakta ve en bariz biçimde ayrı durur; yalnızca parlaklığıyla değil, bu bakımdan da güneşle, ya da Çinlilerde olduğu gibi, daha da geniş olan gökyüzüyle özdeşleştirilir. Etrafında giderek daha çok odalı saraylar inşa edilerek ona ulaşmak zorlaştırılır. Onun isteği olmadan içeriye girilmesini imkânsızlaştırmak için her dış ve iç kapıya çok sayıda muhafız yerleştirilir. Uzaktaki güvenli yerinden, herhangi bir insanı, nerede olursa olsun yakalatabilir. Ama yüz kat duvarın arkasında korunurken, herhangi biri onu nasıl yakalayabilir?
Avın fiili olarak içe alınması ağızda başlar. Yenebilecek her şey elden ağza uzanan yolu takip eder. Kavramak için kolları olmayan pek çok canlı arasında bu işlem ağzın kendisi, dişler ya da ağızdan bir çıkıntı oluşturan gaga aracılığıyla başlatılır.

İnsanda ve pek çok hayvanda iktidarın en çarpıcı doğal aracı dişlerdir. Sıra sıra dizilmiş olmaları ve parlak pürüzsüzlükleri bedene ait olan başka her şeyden farklıdır. İnsanda, onların düzenin ilk tezahürü olduklarını söyleme hissi uyandırırlar; bu öyle bir düzendir ki, dikkat çekmek için neredeyse avaz avaz bağırır. Bu düzen, her zaman görülebilir olmasa da, oldukça sık yapıldığı gibi, ağzın her açılışında dış dünyaya bir tehdit oluşturur. Dişlerin yapıldığı madde, bedenin gözle görülebilir diğer bütün bölümlerininkinden farklılık gösterir; insanların yalnızca iki dişleri bile olsa aynı derecede etkileyici olurdu. Pürüzsüz, sert ve direngendirler, hiçbir şekil değişikliğine uğramaksızın sıkılabilirler; iyice cilalanmış ve sımsıkı yerleştirilmiş taşlarla aynı etkiyi yaparlar.

Çok erken dönemlerden itibaren, insanoğlu her türden taşı silah ya da alet olarak kullanmıştır; ama bunları dişler kadar pürüzsüz hale getirinceye kadar cilalamayı öğrenmesi çok zaman almıştır. Aletlerinin geliştirilmesinde belki de dişler model vazifesi görmüştür. Her türden büyük hayvanın dişi her zaman işine yaramıştır; bu hayvanları hayatı pahasına yakalamış olabilir ve onu tehdit etmiş olan hayvanın gücünün bir kısmı ona hâlâ bu dişlerde saklıymış gibi gelir. İnsan bu dişleri, bir zamanlar kendisi üzerinde yaratmış olduğu dehşet hissini başkalarına aktarmak için, bir hatıra ve tılsım olarak taşır. Bu dişlerin vücudunda açtığı yaraların izlerini gururla sergiler; bu izler şeref madalyası değeri taşır ve o kadar revaçtadır ki çoğu zaman yapay olarak üretilir.

Böylelikle hem kendi dişleri hem de yabancı ve çok daha güçlü hayvanlarınkiler insanı çeşitli biçimlerde etkiledi. Doğaları gereği dişler vücudun gerçek bir parçasıyla bir alet arasında ortada bir yerdedir. Düşebilecekleri ya da vurup düşürülebilir olmaları dişleri alet olmaya daha da yaklaştırıyordu.

Dişlerin bariz nitelikleri, pürüzsüzlük ve düzen, iktidarın doğasına nüfuz etmiştir. Bu nitelikler iktidardan ayırt edilemezler ve iktidarın her tezahüründe saptanacak ilk şey bu niteliklerdir. Bu bağlantı ilkel araçlarla başlamıştır, ama iktidar büyüdükçe bu ilk nitelikler daha çok telaffuz edilir oldu. Taştan metale sıçrayış belki de artan pürüzsüzlük yönündeki en çarpıcı hareketti. Taş ne kadar çok cilalansa da, önce bronzdan sonra demirden yapılan kılıç çok daha pürüzsüzdü. Metalin gerçek çekiciliği başka her şeyden çok pürüzsüz olmasında yatar. Çağdaş dünyanın makine ve taşıtlarında pürüzsüzlük artmış ve aynı zamanda kullanımın pürüzsüzlüğü söz konusu olmuştur. Dil bunu çok yalın bir biçimde ifade eder; “her şey yolunda gitti, hiçbir pürüz çıkmadı” ya da “pürüzsüz çalışıyor” gibi; bununla bir sürecin bütünüyle ve rahatça bizim iktidarımızın alanında olduğunu kastederiz. Modern yaşamda, pürüzsüzlükten yana olmak, daha önceleri uzak durulan alanlara kadar yayıldı. Evler ve mobilyalar, insanların uzuvları ve gövdeleriymiş gibi süslenirdi. Dekorasyon tarzları değişti, ama dekorasyon her zaman var oldu ve simgesel anlamını kaybettikten çok sonra bile inatla korundu. Günümüzde pürüzsüzlük evlerimizi, duvarları ve evlere koyduğumuz bütün nesneleri fethetti; süsleme ve dekorasyon küçümseniyor ve zevksizlik olarak değerlendiriliyor. İşlevden, düzgünlükten ve yararlılıktan söz ederiz, ama gerçekte zafer kazanan pürüzsüzlük ve onun gizlediği iktidarın prestijidir.

Modern mimarlık pürüzsüzlüğü düzenden ayırmanın ne denli zor olduğunu gösteren bir örnektir. Ortak tarihleri, dişler kadar eskidir. Öndeki bütün dişlerin birörnekliği ve aralarındaki düzenli aralıklar pek çok farklı türden düzenlemelere model oluşturmuştur. Bugün varlıklarını doğal kabul ettiğimiz pek çokları orijinal olarak bunlardan türemiş olabilir. İnsan tarafından yapay olarak yaratılmış olan askeri oluşumların düzeni mitte dişlerle bağlantılıdır; Topraktan çıkıveren Cadmus askerleri ejderhanın dişleri olarak dikilmişti.
Doğada, çeşitli otların düzeni ya da ağaçların daha katı düzeni gibi, görülebilecek başka düzen örnekleri de vardır. Ancak insan bunları dişleri gibi kendi içinde bulmadı; bunlar insanların yiyecekleri içlerine almalarıyla o kadar doğrudan ve kesintisiz bağlantılı değildi; ayrıca bunları kullanmak da o kadar kolay değildi. İnsanın dikkatini vurgulu bir biçimde dişlerin düzenine çeken, dişlerin ısırmak için kullanılmasıydı ve dökülmelerinin nahoş sonuçlara yol açması ise insanı bu düzenin öneminin bilincine varmasını sağladı.
Dişler ağzın silahlı gardiyanlandır. Ağız gerçekten de bütün hapishanelerin prototipi olarak dar bir yerdir. Oraya giren her şey kaybolur; pek çok şey de hâlâ canlıyken girer oraya. Çok sayıda hayvan avını yalnızca ağzına aldığında öldürür, bazıları o zaman bile öldürmez. Ağzın bir avı beklerken açılmaya bu kadar istekli oluşu, kapanma, tek hamleyle kapanma kolaylığı, hapishanenin en korkulan özelliklerinden birini anımsatır. Ağzın hapishaneler üzerinde gizli bir etkisinin olduğunu varsaymak yanlış olamaz. İlkel insan balinaların yanı sıra ağzına sığabileceği başka hayvanların da varlığını kesinlikle biliyordu. Bu korkunç mekânda, oraya yerleşecek zaman kalsa bile, hiçbir şey gelişemez. Kısırdır ve orada hiçbir şey kök salamaz. Ejderhaların ağzı virtüel olarak yok edilince, insanoğlu onun yerini simgesel olarak alacak hapishaneler kurdu. İşkence odaları olarak kullanıldığı zamanlarda hapishaneler pek çok açıdan düşman bir ağzı andırır. Cehennem deyince göz önüne aynı görünüm gelir. Öte yandan hapishaneler giderek sertleşti. Dişlerin pürüzsüzlüğü dünyayı fethetti; hücrelerin duvarları pürüzsüz hatta pencere deliği bile küçüktür. Mahkûm için özgürlük sıkılmış dişlerin arasındaki açıklıktır ve bunlar artık hücresinin duvarlarıyla temsil edilmektedir.

Her şeyin geçmesi gereken dar boğaz, o noktaya kadar canlı kalanlar için nihai dehşet anlamı taşır. İnsanın düşlemi sürekli olarak içe almanın çeşitli aşamalarıyla meşgul olmuştur. Onu tehdit eden büyük hayvanların açılan çeneleri, düşlerinde ve hatta mitlerinde insanın arkasını bırakmamıştır. Bu çenelerin arasından geçilerek yapılan keşif gezileri en az onlar kadar tehlikeli olan denizdekilerden daha az önemli değildi. Kimileri bütün ümitlerini yitirmişken bu canavarların ağzından alınıp çıkarılmış ve bu insanlar hayatlarının geri kalan kısmında canavarın diş izlerini taşımışlardır.
Av vücutta uzun bir yol izler ve yolda bütün özü emilir; geriye artık ve pis koku kalana kadar yararlı her şey alınır.
Her ele geçirme eyleminin sonunda bulunan bu işlem bize genel olarak iktidarın doğasına ilişkin bir ipucu verir.
İnsanları yönetmek isteyen herhangi biri, bu insanlar onun önünde hayvanlar kadar iktidardan yoksun kalana kadar onları önce aşağılamaya, haklarını ve direnme kapasitelerini onları kandırarak ellerinden almaya çalışır. Onları hayvan gibi kullanır ve onlara söylemese bile, onların kendisi için hayvanlar kadar az değer taşıdığını kendi içinde her zaman açıkça bilir; yakınlarıyla konuşurken, onlardan koyun ya da sığır diye bahseder. Nihai amacı onları kendi içine almak ve özlerini emmektir. Onlardan arta kalan onu ilgilendirmez. Onlara ne kadar kötü davranırsa, onları o kadar küçümser. Artık işe yaramaz hale geldiklerinde tıpkı kendi dışkısından kurtulur gibi, yalnızca evinin havasını kirletmemelerine dikkat ederek onlardan kurtulur.

Bu sürecin tek tek aşamalarının tümünü kendine bile söyleme cüretini gösteremez. Palavracı biriyse, tanıdıklarıyla konuşurken ele geçirdiği insanları hayvan konumuna kadar aşağıladığını kabul edebilir. Ancak kendine tabi olanları mezbahalarda katlettirmediği ve onları kendi bedenini fiilen beslemek amacıyla kullanmadığı için, onları emip sindirdiğini inkâr eder; tersine, onları besleyen kendisidir. Bu yüzden, özellikle bir insan olarak, kendisine başka biçimlerde daha yararlı oldukları için öldürmeden, en azından hemen öldürmeden hayvan bakmayı öğrendiğinden, bu süreçlerin gerçek doğasını gözden kaçırmak kolaydır.

Ancak, iktidarı kullanan ve elinde bu kadar çok iktidarı nasıl yoğunlaştıracağını bilen insandan ayrı olarak, her insanın kendi dışkısıyla ilişkisi iktidar alanına aittir. Hiçbir şey daha sonra dışkıya dönüşecek olanlar kadar insanın bir parçası olamaz. Bedenin içindeki uzun süreç sırasında besine dönüşmüş ava sabit basınç uygulanır; avın çözünüp kendisini sindiren yaratıkla çok yakın bir birliktelik oluşturması; öncelikle bütün işlevlerinin ve sonra da bir zaman bireyselliğini oluşturan her şeyinin bütünüyle ve nihai olarak hiçe dönüştürülmesi; zaten var olan bir şeye, yani yiyenin gövdesine karışması; bunların hepsi iktidarın en gizli ve önemli süreci olarak görülebilir. Bu öylesine doğal, öylesine kendiliğinden ve öylesine bilincin ötesinde bir şeydir ki insan önemini azımsar. İnsan yalnızca yüzeysel olarak gerçekleştirilen binlerce iktidar oyununu görme eğilimindedir; oysa bunlar işin en hafif kısmıdır. Bunun altında gece gündüz süren sindirim ve yine sindirim vardır. Yabancı bir şey ele geçirilir, küçük parçalara bölünür, içe alınır ve özümlenir. İnsan yalnızca bu süreç sayesinde yaşar; bu süreç durursa, ölür. Bu kadarının her zaman farkındadır. Ancak şu açıktır ki bu sürecin yalnızca dışsal ve yarı farkında olunan aşamalarının değil, tüm aşamalarının insan ruhunda da karşılıklarının olması gerekmektedir. Bu karşılıkları apaçık bulmak kolay değildir. Gerçi araştırmamızın akışı içinde bunların belirgin izlerine rastlayıp onları takip edeceğiz. Tahmin edileceği gibi, melankoli semptomları bu bağlamda özellikle aydınlatıcı niteliktedir.

Bütün bu aşamalardan geriye kalan dışkı, bütün kandökücülüğümüzün izlerini taşır. Onun sayesinde neyi öldürdüğümüzü biliriz. Dışkı aleyhimizdeki bütün delillerin sıkıştırılmış toplamıdır. O bizim günlük, kesintisiz günahımızdır; böyle olduğu için pis kokar ve göklere haykırır. Kendimizi ondan nasıl yalıttığımız çok çarpıcıdır; bu amaçla ayrılmış özel odalarda ondan kurtuluruz; en mahrem anımız oraya çekilince yaşanır; orada dışkımızla baş başa kalırız. Ondan utandığımız açıktır. Dışkı, sindirime ilişkin o iktidar sürecinin en eski damgasıdır; bu damga olmasaydı, karanlıkta meydana gelen bu süreç gizli kalırdı.
El, kökenini ağaçlarda sürdürülmüş yaşamdan alır. Elin en önemli karakteristik özelliği başparmağın ayrık olmasıdır. Bir zamanlar pençe olan elin, dalları tam olarak kavrayıp ağaçlarda kolayca ve doğal bir biçimde hareket etmek için kullanılmasını mümkün kılan, başparmağın güçlü gelişimi ve başparmakla diğer parmaklar arasında oluşan açıklıktır. Ellerin bu bakımdan ne kadar yararlı olduğunu maymunlarda görebiliyoruz. Artık genel olarak kabul edildiği gibi, bu, elin en eski işlevidir.

Ancak iki elin tırmanmada farklı işlevlerinin olduğu gerçeğini gözden kaçırma eğilimi vardır; aynı zamanda aynı işi yapmazlar. Bir el yeni bir dala uzanırken, diğeri önceki dala sımsıkı tutunur. Bu sımsıkı tutunma çok büyük önem taşır, çünkü ani bir harekette düşmeyi tek başına bu el önler. Bedenin bütün yükünü taşıyan elin hiçbir koşulda bu tutuşu gevşetmemesi gerekir; bu hareket bu ele, daha önceki, avı tutma hareketinden daha farklı bir şeyi, tuttuğunu bırakmamayı öğretir. Buna ek olarak, ikinci el yeni dalı tutar tutmaz ilk el önceki dal üzerindeki kavrayışını gevşetmek zorundadır. Bu hareket hızla yapılmazsa tırmanan canlı ilerleyemez. Böylelikle el yeni bir yetenek, bir şeyi derhal bırakabilme yeteneği kazanır. Yakalanan avın bırakılması, yakalayanın bütün alışkanlıklarına ve arzularına karşıt bir durum olduğu için, av aşın bir baskı olmadıkça bırakılmaz.
Bu yüzden tırmanma hareketi her el için, iki ardışık aşamadan oluşur: kavrama, bırakma; kavrama, bırakma. Bir elin diğerinin yaptıklarının aynısını yaptığı doğrudur, ama bunu bir aşama sonra yapar. Verili herhangi bir anda her biri diğerinin yaptığının tersini yapar. Maymunları diğer hayvanlardan ayırt eden şey, bu iki hareketin hızlı ardışıklığıdır; kavrama ve bırakma birbirini izler ve onlarda takdir ettiğimiz harikulade çevikliği buna borçludurlar.
Ağaçları terk edip yere inen daha yüksek maymunlar ya da kuyruksuz maymunlar, sanki birbirinin ortağı olan iki elin bu temel becerisini korumuşlardır; bütün biçimleriyle bu beceriyi akla getiren çok yaygın bir insan uğraşı vardır: ticaret.

Ticaretin özü bir nesnenin başka bir nesne karşılığında verilmesidir. Bir el, yabancı birini imrendirmede kullanacağı nesneyi bırakmamacasına tutar. Diğer el kendisininkinin karşılığında almak istediği ikinci nesneye doğru uzanır. Buna dokunur dokunmaz kendi nesnesini bırakır; bu hareketi daha önce yapmaz, yoksa ikisini birden kaybedebilir. Birinden karşılığını vermeksizin bir şey alma, en kaba biçimiyle aldatma, tırmanma bağlamına tercüme edildiğinde, ağaçtan düşmeye denk düşer. Bunu önlemek için tüccar bütün işlem boyunca dikkat kesilir ve karşısındakinin her hareketini iyice inceler. İnsanların ticaretten aldıkları derin, evrensel haz böylece, ticaretin, en eski hareket kalıplarından birinin fiziksel olmayan bir tercümesi olduğu gerçeğiyle kısmen açıklanabilir. İnsanlar bugün başka hiçbir şeyde maymunlara bu kadar yakın değillerdir.
Çok daha geç bir döneme göz attıktan sonra ele ve kökenlerine dönelim. El, ağaç dalları arasında, artık yalnızca doğrudan yiyecekle ilgilenmeyen bir kavrama tarzı öğrenmiştir. Elden ağza uzanan ve çeşitlenmeye neredeyse hiç yatkın olmayan bu kısa yol böylelikle kesintiye uğramıştır. Elde kırılan bir dal parçası sopanın kökenini oluşturur. Düşmanlar sopayla uzaklaştırılabilir, belki de insana benzemekten daha öte olmayan ilkel yaratığa bir yer açılabilirdi. Ağaçtan bakıldığında, sopa ele en yakın silahtı. İnsan ona güvendi ve onu hiç terk etmedi. Çomaktı, sivriltti mızrak oldu; büktü ve uçlarını bağladı, yay oldu; maharetle kesince de ok. Ama bütün bu dönüşümler boyunca, kökeninde olduğu şey olarak kaldı, yani mesafe oluşturan, insanların korktuğu dokunulma ve kavranmadan uzak tutan bir araç olarak. Aynı şekilde insanın dimdik duruşu hâlâ ihtişam ölçütü olarak korunur ve böylece bütün dönüşümleri boyunca sopa hiçbir zaman büyülü niteliğini tamamen kaybetmemiştir; asa olarak ve büyücünün değneği olarak iktidarın iki önemli biçiminin özelliklerini taşımaya devam etmiştir.

Elias Canetti
Kitle ve İktidar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz