İNSAN BEYNİ; EVRENİN EN KARMAŞIK VE GİZEMLİ NESNESİ – ROBERT WINSTON

5

Evrenin en karmaşık ve gizemli nesnesi görünüşte hiç de cezbedici değildir. Mat gri renkte bir zarla kaplı olan ve kıvrımlı bir mantarı andıran bu nesne esrarengizliğiyle biliminsanlarının, filozofların ve sanatçıların yüzyıllar boyunca ilgisini çekmiştir. Söz konusu nesne, elbette ki insan beynidir.

Teknoloji alanında yaşanan yeni gelişmeler bizlere beynin insan zihnini nasıl ortaya çıkardığını anlamada yardımcı olmaktadır. Artık beyin devrelerinin olağanüstü karmaşıklığını görebiliyor, âşık olduğumuzda, yalan söylediğimizde ya da piyangoyu kazandığımızı hayal ettiğimizde hangi bölgelerinin enerji harcayıp hangilerinin elektrik ürettiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu kauçuğu andıran ağ örgüsünün milyonlarca hücresinin içinde fevkalade bir şey var: Siz.

Robert Winston bizleri insan beyninin derinliklerine götürerek hayatımızın gidişatını belirleyen duyularımızın, duygularımızın ve kişiliğimizin nasıl olup da tek bir noktadan idare edildiğini gözler önüne seriyor. Winston, anıların nasıl oluşturulup kaybedildiğini, sürekli değişim halinde olan beynin küçük çocukların öfke nöbetlerinden ergenlik çağındaki gençlerin bunalımlı hallerine kadar nasıl sorumlu olduğunu açıklarken, duyuüstü algılar, dejavu ve beden dışı deneyimlerin arkasındaki gerçeği de ortaya koyuyor.

Bir yandan zekâmızı nasıl geliştirebileceğimizi, sahip olduğumuz ancak hiç fark etmediğimiz becerilerimizi nasıl ortaya çıkarıp eski alışkanlıklarımızdan nasıl vazgeçebileceğimizi ve yaşlanırken beynimizi ne şekilde formda tutabileceğimizi keşfederken, diğer yandan da büyük bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Zira insan beynini anlamamızı mümkün kılan tek araç yine insan beyninin kendisidir ve bilimin her birimizi benzersiz yapan olağanüstü mekanizmayı hiçbir zaman tam olarak açıklayamayacak olması kuvvetle muhtemel.

BEDEN, BEYİN VE ZİHİN

Eğer bugün bu bölümü tamamlamadan ölmüş olsam ve beynim kafatasımdan çıkartılmış olsa ağırlığı yaklaşık olarak 1400 gram olurdu. Sonraki nesillere saklamak adına bir kava­noz formalin çözeltisi içine (daha da iyisi, belki de, sert alkol­le dolu bir kavanozun içine) konmadan önce beynim yak­laşık %75 ila 80 su, %10’dan biraz fazla yağ ve yaklaşık %8 proteinden oluşuyor olurdu. Bu şekilde saklandıktan sonra eğer birileri gelip 0 inceler ve birazcık da dürterse, bu beyni buruşuk ve beyaza yakın bir renkte görüp büyük mantarların hafif kauçuğumsu yapışma benzeteceklerdi. Dahası, eğer sen, sevgili okur, ölmüş olsaydm ve senin beynine de aynı zulüm edilseydi, aramızdaki benzerlik o denli fazla olacaktı ki her­hangi bir farkı yakalamak neredeyse imkânsız olacaktı.
Beyinlerimiz ne kadar yakından incelenirse incelensin, eğlence için bu beyinlere göz atıp geçenlere aslında bu iki beynin gezegendeki en karmaşık yapının iki farklı numunesi olduğunu gösterecek belirgin hiçbir kanıt bulunamayabilirdi. Bakanların kimisine biraz tiksindirici gelen bu iki kauçu­ğumsu nesnenin tüm varlığımızın ve kişiliğimizin toplamını içerdiğini ortaya koyacak hiçbir belirti olmazdı. Bir zamanlar ikimizin de farklı şekillerde sevdiğini, farklı acılar tattığını, farklı hırslar besleyip farklı hayal kırıklıkları yaşadığını ve farklı şeylere öfkelenip farklı şeylerden zevk aldığını göste­recek hiçbir şey olmayacaktı. Farklı fiziksel ve zihinsel becerilere sahip olduğumuzu, dünyanın farklı yerlerinde farklı şaşırtıcı deneyimler yaşadığımızı, tamamen farklı anılarımız olduğunu, farklı yemekleri ve müzikleri sevdiğimizi ve iki­mizin de birbirinden oldukça farklı zayıflık ve üstünlükleri­miz olduğunu anlamak da mümkün olmayacaktı.

Belki de o halde insanların beynin karmaşık doğasını anlamalarının ve bizi biz yapan şeyin ta kendisi olduğunu fark etmelerinin bu kadar uzun zaman almış olması çok da şaşırtıcı değildir. Kafatasma cerrahi delikler açma eylemi (şu an gizemini koruyan bir nedenden dolayı) 40.000 yıl önce yaşayan Cro-Magnon insanlarına kadar geriye gitse de, alkol ile haşhaş bitkisinin özünün zihni başkalaştıran etkileri uzun süredir biliniyor olsa da, çoğu eski medeniyet ruhim beyinle değil de kalple bir ilişkisi olduğuna kanaat getirmişti. Eski Mısırlılar insan vücutlarını mumyalarken din adına kalbi korurlar ancak -çürümemesi için- burnun ve damağın arka­sından delikler açarak beyni parça parça çıkararak yok eder­lerdi. Ancak nörobilime dair basit de olsa ilk yazılı çalışma kanıtını bize bırakmış olan kişi de Mısırlı bir cerrahtır.

Edwin Smith papirüsü bilinen en eski yazılı belgelerden­dir. Bu belge yaklaşık 3700 yaşındadır ve genellikle kafala­rından yaralanmış olan, kırk sekiz farklı hastanın yaralarım tasvir eden cerrahı bir bilimsel çalışmadır. Bu olağanüstü elyazmasını bulan ve 1862 yılında Luxor’dan ülkesine getiren Mısır uzmanı Edwin Smith, metnin harikulade doğasını anla­yamamıştır. Belgenin gerçek kıymetini fark eden kişi Chicago Doğu Araştırmaları Enstitüsü Başkanı James Breasted olmuş­tur. Breasted 1930 yılında bu belgenin -belki de 5000 yıldan fazla zaman önce- yazılmış olan bir bilimsel çalışmanın bir kâtip tarafından kopyalanmış versiyonu olduğunu fark etmiştir. Altı numaralı vakada anlatılan dehşet verici yaralanma, cerrahın ellerinde nabzı atan beyni tasvir eder:

Eğer kafatası delirtmiş ve beyni açığa çıkmış olan bir has­tanın yarasını inceleyeceksen, yarayı elle muayene etmen gerekir. Kafatasındaki bu deliğin içindeki kırışıklıklar sanki erimiş bakır gibidir ve parmaklarının altında tit­reyen ve çırpman bir şey hissedersin. Sanki bir bebeğin bıngıldağının sertleşmeden önceki hali gibidir … eğer burnundan kan geliyorsa ve ensesi kasılıyorsa … bu kişi hakkında “tedavi edilmeyecek bir hastalık” olduğunu söylemelisin. Yarayı yağla sıvamaksın ama sarmamak­sın; durumunun kesin bir sonuca ulaştığını anladığında iki şerit bez uygulamalısın.

O halde Mısırlı hekimler bile bir hastayı ne zaman aktif bir biçimde tedavi etmemenin daha tedbirli olacağını biliyorlar­dı. Bu hiyeroglifler yara almış beyni saran nazik zarlardan, beyin zarmdan ve omurilik sıvısının boşalmasından bahse­derek devam eder. Papirüsün bir yerinde kafanın bir tarafına alman büyük bir darbeden sonra kimi uzuvlarını oynatmayı başaramayan bir hastadan ve şakaktan alman bir darbenin ardından konuşma yetisini yitiren bir kişiden bahsedilir. Bu ikinci örnekte alman darbe muhtemelen beynin ön lobuna ve Broca bölgesine zarar vermişti; Dr. Paul Pierre Broca, 1860’lı yıllarda, beyindeki konuşma merkezinin yerini tespit etme­den binlerce yıl önce.

ZİHİN – Beden Tartişmasi

Bedendeki en önemli organın kalp değil de beyin olduğu­nun anlaşılabilmesi için binlerce yıl geçmesi gerekti. Beynin önemini ilk defa fark edenlerden biri, beyni duyunun merkezi olarak ele alan ve MÖ 500’lü yıllarda yaşayan Alcmaeon’du. Alcmaeon bir hayvanın gözünü çıkartarak gözün beyinle olan bağlantısını görmüştü ve buradan yola çıkarak da “tüm duyular beyne bağlıdır” sonucuna varmıştı.

Platon ruhun-bizlerin özünün, ki modem zamanlarda bahsettiği şeyin zihin olduğunu söyleyebiliriz- varlığına inanırdı ve beden­den ayn bir varoluşa sahip olduğunu düşünürdü. O denli ki, beden yok olduktan sonra ruhim yaşamaya devam ede­bileceğini söyledi. Müdrikenin merkezinin kafada olduğuna inanırdı.

Ancak MÖ 384 ve 322 yıllarında yaşamış olan Aristo, hocası Platon’dan farklı düşünüyordu. Görünen o ki Aristo kalbi daha önemli görüyordu. İncelediği tüm aşağı hayvan cinslerinin -kurtçuklar, böcekler ve kabuklu deniz hayvan­ları- hepsi nabzı olan ve kalbe benzeyen organlara sahipti ancak belirgin bir beyinleri yoktu. Tüm kan damarları kalbe doğru gidiyordu ve Aristo, dokunulduğu zaman kal­bin seğirdiğini ancak daha gelişmiş hayvanların beyninin dokunulunca hareketsiz kaldığını anlatıyordu. Bir tavuğun kafasının kesilmesinin ardından koşturmaya devam ettiği gerçeği Aristo’ya, “Ruhun ve istemli hareketin kontrolünün -ve hatta sinir sisteminin tüm fonksiyonlarının- yeri kalp­tir. Beyin daha az öneme sahip bir organdır, belki de kanı soğutmak için gereklidir” sözlerini yazmakta ilham vermiş­tir. Aristo kendisinin ardından gelen ortaçağ düşünürlerini çok derinden etkilemiştir; her şey bir yana, kalbin önemiyle ilgili düşünceleri Incil’in anlattıklarıyla örtüşmektedir. insan davranışının kalp tarafından kontrol edildiği fikri on altına yüzyıla kadar kabul görmüştür. Martin Luther, “İnanç sol göğüs ucunun altında ikamet eder,” demiştir.

Ancak Aristo’dan kısa bir süre önce, filozof Demokritos kalbin beşeri fonksiyonların merkezi olduğu fikrine karşı çıkmıştır. “Beyin, bedenin kalesi olarak bedeni korumaya adanmıştır ve üst kısımlardaki uzuvları bir muhafız gibi gözetler” der ve düşüncelerin ve aklın muhafızı olan beynin “ruhun temel bağlarını” içerdiğini ekler.

Robert Winston
Kaynak: İnsan Beyni, Say Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz