FRANZ KAFKA: BİR ÇIKIŞ KAPISI BULUNMASININ GÜVENCESİYLE YAŞAMAK GEREK!

YUVA

Yuvamın inşaatını tamamladım, sanırım güzel de oldu. Dışarıdan bakıldığında sadece büyük bir delik görünüyor ama aslında bu deliğin bir yere vardığı yok, birkaç adımda kayalarda son buluyor. Bu aldatmacayı bilinçle yaptım diye övünmek istemem, daha önceki pek çok başarısız yapı denemelerimden miras bu, bu deliği kapamadan bırakmak bana çok yararlı gibi geldi. Kimi aldatmacaların yapılırken kapıldıkları aşırı incelik yüzünden kendi başlarına bela açtıkları doğrudur, herkesten çok farkındayım bunun. Diğer yandan, bu delikle buralarda araştırılması gereken bir şeylerin varlığını ilan etmem de fazla cesurca bir davranış. Nedir, korkak olduğumu, bu yuvayı korkaklığımdan dolayı inşa ettiğimi sananlar beni hiç tanımamışlar demektir. Bu delikten yaklaşık bin adım ötede, istendiğinde kaldırılabilecek bir yosun parçasıyla örtülü durumda, yuvanın gerçek kapısı var; yerin üstünde bir şey ne kadar güvenli olabilirse o kadar güvenlikte. Birinin yosunlar üzerine basabileceği ya da tökezlenip yosunların içine düşebileceği doğru, ancak bunun için sık rastlanmayan kimi hünerlerin de gerektiği unutulmasın, bu durumda yuvam açığa çıkıp isteyen içeriye girebilir, içeridekileri bir daha kullanılamayacak biçimde parçalayabilir. Bunu farkındayım elbette, yaşamımın en verimli dönemini yaşadığım şu günlerde bir saat bile rahatla tanışamayışım bu yüzden; canım o karanlık yosunların altına gizlenmiş deliğin elinde, düşlerimde sık sık bu deliğe yanaşmış açgözlü bir ağzın çevreyi hiç durmadan kokladığını görüyorum. Bu deliği de gerçekten kapatabileceğimi söyleyebilirsiniz bana, üzerini ince bir toprak tabakasıyla örtebilirim, aşağıları gevşek toprakla tıkayabilirim, beni her seferinde toprakla uğraşarak dışarı çıkmak zorunda bırakmayacak bir düzen kurabilirim. Fakat bunu gerçekleştirmek olanaksız, önlemler almak zorunluluğu benim her istediğim an hemen dışarı çıkabilme olanağını elimde tutmamı gerektiriyor, önlemler almak zorunluluğu denen şey, çoğu zaman yaşamın tehlikeye atılmasını da gerektiriyor. Kılı kırk yaran hesaplamalar ve zekâ dolu bir kafanın kendi kendisiyle övünmesi nedeniyle, tüm bunları bir sonuca ulaştırmak mümkün olmayabiliyor. Hemen dışarı çıkabilme olanağını elimden bırakmamam gerek, çünkü tetikte beklememe karşın hiç beklemediğim bir yandan saldırıya uğrayamaz mıyım? Yuvamın ortasında huzur içinde yaşarken düşmanım bir yerden yavaş ve sessizce toprağı kazarak yaklaşabilir. Onun sezgileri benimkilerden güçlü olmayabilir, ben nasıl ondan habersizsem o da benden habersiz olabilir. Fakat toprağı kör gibi oyarak ilerleyen açgözlü serseriler vardır, yuvamın devasa boyutları içindeki bir dehlizime bir noktada rastlayıverirler. Kendi yuvamda olmak, her yöne ilerleyen yolların hepsini avucumun içi gibi bilmek gibi bir üstünlüğe sahip olduğum doğru, bu serserinin kurbanım olması işten bile değil, üstelik çok tatlı bir kurban! Ama giderek yaşlanmaktayım, benden daha güçlü olanlar çoğaldı, düşmanlarımsa sonsuz, bir bakarsın, birinden kaçayım derken bir başkasının kucağına düşüvermişim.

Franz Kafka: Kedi, fareye yol gösteriyorsa eninde sonunda onu yiyecektir

Ah, aklıma neler geliyor! Bir yerlerde çabucak varabileceğim bir çıkış kapısı bulunmasının güvencesiyle yaşamak gerek, dışarı çıkmam gerektiğinde beni hiç zorlamayacak bir kapı, demem o ki, ben yumuşak toprak içinde umutsuzca dışarı çıkacak bir delik açmaya çabalarken, Tanrı korusun, ardımdan sessizce gelen düşmanımın dişlerini gerimde duymayayım. Yetmezmiş gibi, düşmanlarım sadece toprağın üzerinde değil, yerin altında da düşmanlarım var. Onları henüz görebilmiş değilim ama tüm söylenceler onlardan söz ediyor, ben de varlıklarına tüm kalbimle inanıyorum. Toprağın içinde yaşayan yaratıklar, söylenceler bile onların tam bir tarifini vermiyor. Kurbanları bile onları tam olarak görememişlerdir, birden ortaya çıkıverirler, hemen altınızdaki, sizin eviniz olan toprağı pençeleriyle oyduklarını işitirsiniz, o anda yaşamla vedalaşıyorsunuz demektir. “Kendi evimdeyim” iddiası bu nedenle pek doğru değildir, “onların evindeyim” demek daha doğrudur. Şu çıkış deliği bile beni onların elinden kurtaramaz. Belki beni kurtarmak geri dursun, yok olmama neden olacak bir şeydir ama yine de bir umuttur işte, bu umut olmadan da yaşanmaz ki. Bu büyük yol dışında, beni dışarıya bağlayan dar, görece tehlikesiz diğer yollar soluyacağım temiz havayı bana ulaştırıyor. Bunlar orman farelerinin açtığı yollar, inşaat sırasında onları da yuvamın içine almayı başardım. Bu yolların bir yararı daha var, çok uzaklara dek kokuları izlememi sağlıyorlar, bu yolla savunmamı güçlendiriyorlar. Dahası var, binlerce küçük yaratık bu yolları izleyerek bana dek geliyorlar, bunlardan yemek gereksinimimi sağlıyor, yuvamdan hiç çıkmadan yaşamamı sürdürecek kadar avlanabiliyorum, bu da az şey değildir sanırım.

Yuvamın en güzel yanı, sessizliği. Aldatıcı bir sessizlik olduğunu kabul ediyorum, bu sessizlik birden bozulabilir, her şey sona erer ama o an şimdilik uzakta. Saatler boyunca yuvamın dehlizlerinde sessiz dolaşıyorum, bazen dişlerimin arasında sesine hemen son verdiğim küçük bir hayvanın çıtırtısını ya da bir yerlerde onarım gerektiğini haber veren toprağın patırdayarak dökülüşünü işitiyorum, başka ses yok, ortalık hep sessiz. Orman havası dehlizlerden içeri esiyor, hem sıcak hem serin oluyor dehlizler. Kimi zaman sere serpe yere uzanıyor, zevkle yerde yuvarlanıyorum. Kapıya dayanan yaşlılık günlerimde bu yuvada yaşamak, güz geldiğinde başını sokabilecek bir deliğin bulunması ne güzel! Her yüz metrede bir dehlizleri genişletip küçük, daire biçimde alanlar inşa ettim; buralarda rahatça yatabiliyor, kendi sıcaklığımla ısınıp dinlenebiliyorum. Gönül huzuruyla, isteklerim doyurulmuş, içimde yaşattığım amaca kavuşmuş, yani bir yuvaya sahip olmuş durumda, tatlı bir uyku çekiyorum. Belki eski günlerin alışkanlığı, belki bu yuvadaki tehlikelerin de beni uyandırabilecek denli büyük olmasından, düzenli aralıklarla bir korku geliyor içime, sıçrayarak uyanıyorum, çevreme kulak kabartıyorum, gece gündüz yuvamda hüküm süren sessizliğin derinliklerini dinlemeye çalışıyorum. Ancak sonra yatışıp gülümsüyorum, gevşeyerek az öncekinden de derin bir uykuya dalıyorum. Yollarda, ormanlardaki gezgin soydaşlarım, bir yaprak kümesi altına sinmiş, belki bir soydaşlar kümesi halinde toplaşmış, yerin göğün tüm musibetleri çevrelerini kuşatmış! Ama ben, burada her yandan güvenlik içinde yatıyorum, yuvamdaki elliden çok alandan birini seçip uyuklamalar ve deliksiz uykularla günümü gün ediyorum.

Yuvamın merkezine biraz uzakta, en kötü tehlikede, yani kovalanmada değil de bir kuşatmada yararlanılmak üzere düşünülmüş ana alan var. Yuvamdaki hemen her şey bedensel değil zekâ ile çalışmanın sonucuyken, bu kale alanı tüm organlarımın zorlu çabası sonucu inşa edildi. Birkaç kez yorgunluktan umutsuzluğa kapılıp her şeyi bırakmaya karar verdim, sırtüstü yatıp yuvaya lanet ettim, sürünerek dışarı çıkıp yuvayı terk etmeye kalktım. Neden olmasın, bir daha yuvaya dönmek bile istemiyordum. Fakat saatler, günler geçince aradan pişman oldum, geri döndüm, yuvanın el değmemiş beklediğini görünce sevinçle bir şarkı tutturdum, kıvançla yeniden işe sarıldım. Planıma göre alanın bulunacağı yerde toprak yumuşak ve kumluydu, bu nedenle çalışmam boşa güçlük taşıyordu; boşa diyorum, çünkü bu zorlu çalışmanın yuvanın bütününe hiç yararı yoktu. Kubbeli, yuvarlak alanın açılabilmesi için, toprağın sertleşinceye dek dövülmesi gerekiyordu. Ama bu iş için elimdeki tek alet alnımdı, gece gündüz demeden, geri çekilip hız aldım, koşarak gelip toprağa kafa attım, toprağa vurmaktan alnım kanadığında, ancak o zaman mutlu hissediyordum kendimi, çünkü bu kan duvarın sertleştiğinin kanıtıydı. Herkes bunu kabul edecektir, kale alanını sonuna kadar hak ettim.

Bu alana yiyeceklerimi depoluyorum, yuva içinde avladıklarımdan yiyeceklerimi yeyip arta kalanları ve yuva dışında avladıklarımı biriktiriyorum burada. Alan öylesine büyük ki, altı aylık yiyecek bile burayı dolduramaz. Bu nedenle yiyecekleri rahatlıkla ortalığa dağıtabiliyor, aralarında dolaşıp canımın çektiğiyle oynayabiliyor, miktarları ve kokularıyla zevkleniyor, yuvamdaki tüm yiyecekleri bir arada görebiliyorum. Ayrıca her istediğimde yığdığım yiyeceklerin sırasını değiştirebiliyor, mevsimin gerektirdiği düzenleri yapabiliyor ve yeni avlanma tasarıları kurabiliyorum. Öyle günler var ki, yiyeceğimin bolluğundan, içime sinen doymuşluk duygusundan dolayı sağa sola kaçan küçük hayvanlara saldırmıyorum; elbette öngörebileceğiniz nedenlerden dolayı bu yaptığım sakınımsız bir davranış. Hemen her zaman savunma hazırlıklarıyla uğraşmam yuvanın bu konudaki kullanımıyla ilgili görüş değişikliklerine kapılmama yol açıyor, küçük çapta değişiklikler yapabiliyorum. Örneğin, savunmamın temeline kale alanımı almak sakıncalı gözüküyor. Çünkü yuvamdaki olasılıkların bolluğu bana değişik olanaklar sağlıyor, bu yüzden yiyeceklerimi diğer küçük alanlara dağıtmayı güvenceyi arttırıcı bir davranış sayabiliyorum. Böylece harekete geçiyorum, örneğin sırada gelen üçüncü alanlara yedek yiyecek yığıyorum ya da sırada gelen dördüncü alanları ana alan ve sırada gelen ikinci alanları tali alan olarak tasarlıyorum, buna benzer yeni düzenlemelere gidiyorum. Bunu yapmazsam, kimi alanları yiyecekten yoksun bırakıp şaşırtmacalar veriyorum ya da sıra gözetmeden alan seçip çıkış deliğine göre az sayıda alanı belirliyorum. Bu türden her yeni tasarım bana büyük bedensel çalışma zorluğunun çıkması demek; zorunluluk sonucu başka yollar deniyorum, yiyecek yüklerini oradan oraya taşıyorum. Bu işleri aceleye getirmeden, serinkanlılıkla yapabileceğim doğru, leziz yiyecekleri ağzımda taşımak, istediğim yerde dinlenmek, canım çektiğinde taşıdığım yiyeceklerin tadına bakmak keyifli işler kuşkusuz. Tek kötü olan, kimi zaman uykudan korkuyla uyandığımda yiyeceklerin alanlara dağıtımını tamamen yanlış, büyük dertlere yol açabilecek, uykusuzluk ve yorgunluk dinlemeden bir an önce düzeltilmesi gereken bir hata gibi görmem. O anda koşuyor, hatta kanatlanıp uçuyor, düşünerek çalışmaya zaman bulamıyorum; yeni bir tasarıyı yaşama geçirmek için rastgele tutuyor, sürükleyerek taşıyor, yorgunluktan inliyor, tökezliyorum. Son derece tehlikeli görünen böylesi durumlarda, her nasıl olursa olsun bir değişikliğe razı oluyorum. Ancak yavaşça uyandığımda serinkanlılığa yeniden kavuşuyorum, o anda gereksiz telaşıma şaşıp kalıyorum. Yuvamın kendi kendime bozduğum huzurunu yeniden içime çekiyorum, yattığım yere dönüyorum, yeni yorgunluğumla hemen uyuyakalıyorum; uyandığımda artık bir düş gibi gelen gece çalışmasının tartışmasız kanıtları olarak, küçük bir farenin hâlâ ağzımda durduğunu fark ediyorum. Yine kimi zamanlar, tüm yiyeceklerin bir araya toplanması bana en doğru yöntem olarak gözüküyor. Küçük alanlara dağıttığım yiyeceklerin işe yaramayacağını düşünüyorum. Üstelik buralara ne kadar yiyecek depolanabilir? Depolanan miktar ne kadar olursa olsun yolu tıkar, kendimi savunmam gereken bir gün gelir, koşmam gerektiğinde bu yiyecekler ayağıma takılırlar. Birçok akılsızca işe karşın doğruluğundan kuşkum yok ki, yiyeceklerin tümünü bir araya toplayıp görmediğinizde, özgüveniniz hemen sarsılıveriyor. Zaten yiyecekleri bölüp dağıtmada başkaca sorunlar da yok mu? Her an dehlizlerde koşarak yiyeceklerimin yerlerinde durduğunu denetleyemem. Yiyeceklerin bölünmesi konusundaki temel düşünceye yanlış denemez ama kale alanım gibi birden çok alan varsa. Birden çok kale alanı. Evet, gerekli! Fakat buna kimin gücü yeter? Bu alanları yuvamın içine, hem de yuvanın inşası tamamen bittikten sonra yerleştirmek mümkün mü? Saklamak gereksiz, yuva inşaatımın temel yanlışı bu, bir şeyden elde bir tane varsa, orada zaten büyük bir yanlışlık oluşmuş demektir. Yuvamın inşası sırasında birden çok kale alanı yapmak bilincimde belirsiz de olsa, itiraf etmeliyim ki aslında epeyce açık seçik biçimde yaşadığını söyleyebilirim; fakat bunu bilerek yapmadım, bu devasa tasarı için kendimi yeterince güçlü bulmadım, giderek bu işi kafamda tasarlama gücünü bile bulamadım; genel olarak yetersiz bulunabilecek bir şeyin benim için bir lütuf sayılabileceğini, balyoz görevi gören alnımın korunmasının benim için ileride daha olumlu sonuçlar doğurabileceğini kendi kendime söyleyerek avundum. Sonuç olarak tek bir kale alanım var ama tek kale alanının yetersiz kalacağına dair hislerimi sildim artık. Ne olursa olsun, bu tek kale alanıyla yetinmeliyim. Küçük alanlar kale alanının yerini tutamaz ki! Bu görüşü yeterince olgunlaştırdıktan sonra, küçük alanlardaki yiyeceklerin tümünü kale alanına geri taşıyorum. Bütün alanlar ve dehlizleri serbest olarak tutmak, yiyeceklerin kale alanında istiflendiğini görmek, her biri tek başına beni büyüleyen ve çok uzaklardan bile ayırt edilebilen koku karışımının en uzaktaki dehlizlere dek yayıldığını hissetmek beni bir süre mutlu ediyor. Bu günler huzurla dolu olarak geçiyor, yattığım yerleri dış bölgelerden merkeze doğru kaydırıyorum, her an kokulara daha çok yaklaşıyorum; dayanma gücümün kalmadığı anlarda, bir gece kale alanına dalıyorum, yiyeceklere saldırıyorum, en sevdiğim çeşitlerle esriyene dek kendime bir ziyafet çekiyorum. Mutlu ama tehlikeli anlar bunlar, bu fırsatı kullanacak biri hiçbir kendisi tehlikeye bile girmeden beni haklayıverir. Bu durumda ikinci, hatta üçüncü kale alanının yokluğu büyük bir tehlike olarak belli ediyor kendini, bu büyük ve sessiz yiyecek kümesi beni baştan çıkarıyor. Bu nedenle değişik yöntemlerle savunma oluşturmaya çalışıyorum; yiyeceklerin küçük alanlara dağıtılması da bu savunma yöntemlerinden biri işte, bu yöntem de, çaresiz, diğer yöntemler gibi yiyeceklere karşı açgözlülüğümü arttırıyor, açgözlülüğün sonu da mantığın susması ve savunma tasarılarımda bencil isteklerimin egemenliğini göstermesi.

Bunlardan sonra genellikle yuvayı yeniden gözden geçiriyorum, gerekli tadilatı yapıp kısa süre için de olsa dışarı çıkıyorum. Böyle zamanlarda, kısa süre için bile olsa yuvadan ayrı kalmak bana büyük bir ceza olarak geliyor, yine de kısa bir gezinti zorunluluğuna ikna oluyorum. Kapıya yaklaştığım anlarda, içimde yüce duygular uyanıyor. Yuvamda yaşadığım zamanlar kapının yanına bile yaklaşmıyorum, hatta kapıya giden dehlizlere girmekten bile kaçınıyorum. Üstelik kapı çevresinde dolaşmak kolay değil, çünkü bu bölgede birbirlerinin içine giren dolambaç dehlizler inşa ettim, yuvamın inşaatına bu bölgeden başlamıştım, o günlerde yuvamı kafamdaki tasarıya uygun biçimde tamamlamaya ömrümün yeteceğini sanmıyordum, bu bölgenin inşasına oyun gibi başlamıştım; bu yüzden, bu bölgedeki çalışma aşkım kendisini bir dolambaç olarak dışavurdu. Dolambaç o günlerde tüm yapıların şahı gibi görünüyordu bana, bugünse dolambaca yuvanın geri kalanıyla uyumsuz, fazla süslü bir yapı olarak bakıyorum. Kuramsal olarak mükemmel bir yapı elbette, o günlerde görünmez düşmanlarıma seslenerek işte yuvamın girişi demiştim, hepsinin bu çıkmaz dehlizlerde ölüp gittiklerini görür gibiydim ama gerçekte, dolambacım gerçek bir saldırıya ya da ölümüne savaşan bir düşmana karşı dayanması olanaksız, incecik bir oyuncaktan başkası değil. Pekiyi, yuvamın bu bölümünü yeniden mi inşa edeyim? Bu kararı her gün erteliyorum, sanırım, bu bölüm olduğu gibi kalacak. Bu işe girişmem büyük sorunlar yaratacak, ayrıca çok da sakıncalı olacak. Yuvayı inşa etmeye başladığımda rahatça çalışabiliyordum, tehlike diğer yerdekilerden fazla değildi ama bugün bu işe başlamam yuva üzerine tüm dünyanın dikkatini çekecektir, bu yüzden şimdi bu iş yapılamaz. Buna nerdeyse seviniyorum, çünkü bu ilk eserime karşı bir hassasiyetim var. Üstelik, gerçek bir saldırıya karşı beni koruyabilecek bir kapı var mı? Kapılar aldatabilir, saldırganın dikkatini dağıtabilir, sıkıntıya sokabilir, gerektiğinde bunları benim kapım da yapabilir. Nedir, gerçekten büyük bir saldırıya karşı yuvamdaki bütün olanakları kullanarak, tüm bedensel ve ruhsal güçlerimi toplayarak direnmek zorundayım, bu da doğal bir şey; öyleyse kapının şimdiki yapısını değiştirmek de gerekli değil. Yuvamın doğal koşullardan kaynaklanan zayıflıkları o denli çok ki, benim çalışmamın eseri olan ve sonradan oluşan bu hata da gözardı edilebilir. Kuşkusuz bunu söylerken, kapıdaki hatanın beni sürekli rahatsız etmediğini kastetmiyorum. Sıradan gezilerimde yuvamın bu bölümüne yaklaşmaktan kaçınıyorsam, burada gördüklerim hoşuma gitmiyorsa, buradaki hatayı bilincime karşın görmezden gelmeyi başaramadığım içindir. Yuvanın yukarısında, kapıdaki hata ne denli büyük olursa olsun, görüntüsünden kendimi sakınabilirim. Kapıya doğru hareketlendiğim anda, yoldaki birçok dehliz ve alanın varlığına karşın, sanki bir tehlikeye ilerliyormuşum duygusuna kapılıyorum. Postum giderek incelecekmiş, kısa sürede çıplak etimle kalacakmışım, tam bu anda düşmanlarım uluyarak bana merhaba diyeceklermiş sanıyorum. Bu duyguları yaratan yuvanın çıkış noktasının ta kendisi, diğer deyişle yuvanın koruyuculuğunun sona erdiği nokta, başka bir bakışla, bu kapının inşası benim dertlerimden birisi. Gördüğüm düşlerde bu kapıyı yeniden inşa ediyorum, en baştan başlıyorum, acil ve büyük çalışmayla kimse farkına varmadan kapıyı tamamlıyorum, artık kimsenin buradan geçemez diyorum. Bu düşe neden olan uyku en tatlısı, uyandığımda sevinç ve feraha kavuşma nedeniyle bıyıklarıma dek sızmış gözyaşlarımı fark ediyorum.

Ben dışarı çıkmak istediğimde de bu dolambaç işkencesine katlanmam gerekiyor, kimi zaman kendi yuvamda yolumu şaşırmam, kendisine dair bir düşüncem olsa da yuvamın bana yeni düşünceler esinlemek için çabasını sürdürmesi canımı sıksa da, beri yandan duygulandırıyor beni. Bir süre hiç hareket etmediğim için elimi bile sürmediğim yosun örtünün dışındaki orman zeminiyle birleşiyorum birden. Sadece başımı bile kımıldattığımda, yabancı bir kucaktayım demektir. Bu küçük harekete kalkışmam bile uzun süre alıyor, girişteki dolambaçla yeniden uğraşmak zorunluluğu olmasa, kuşkum yok, hiç çabalamaz, vazgeçip geri dönerdim. Nasıl mı? Yuva tehlikeden uzakta, kendi kendine yeten bir bütünlük. Huzurlu, sıcak, aç kalma tehliken yok; birçok dehliz ve alanın tek hükümranısın, bunlardan vazgeçmek gibi bir niyetin yok ama belki de tehlikeye atmak gibi bir niyetin var; bunların tümünü yeniden elde edeceğine de güveniyorsun ama yine de tehlikeli, hem de çok tehlikeli bir oyun değil mi bu? Bunun için akıl sınırları içinde sayılabilecek nedenlere de mi sahipsin? Hayır, bu nedenlerin hiçbiri akla uymaz. Ne var ki, bu düşünceler içinde kapıyı kaldırıyorum, sakınarak dışarı kayıyorum, bu kalleş yerden hızla uzaklaşıyorum.

Fakat boşlukta kalmış değilim, dehlizlerde eğilerek koşturmak bitti, ormanda özgürce hareket ediyorum artık. Yuvamda, şimdikinden on kat büyük olsa da kale alanında duyamayacağım yeni güçlerimin farkına varıyorum. Dahası var, dışarısı yiyecek açısından daha zengin, avlanmak biraz daha güç ve başarı şansı daha az da olsa, sonuçlar yuvadakinden daha verimli; bunları inkâr ettiğim yok, tersine yararlanıyorum tüm bunlardan, hatta keyifleniyorum da; en azından başkaları gibi, belki onlardan bile fazla; çünkü serseriler gibi zevkten ya da umutsuzca bir çabayla avlanmıyorum, bir amacım var ve avlanırken serinkanlı davranıyorum. Üstelik, ben özgür bir yaşam içinde yaratılmış, bu yaşam içinde biçimlenmiş değilim; zamanımın sonsuz olmadığını, burada kısa bir süre avlanabileceğimi, istediğim zaman ya da buradan sıkıldığımda birinin yanına çağrısı gibi bir sesiz bana ulaşacağını, bu çağrıya uymadan edemeyeceğimi biliyorum. Bu yüzden burada yaşadıklarımın tadını çıkarabilir, kaygı tasa bilmeden yaşayabilirim, doğrusu yaşayabilirdim ama yaşayamıyorum. Yuva yine uğraştırıyor beni, girişten ayrıldıktan az sonra geri dönüyorum. Gizlenecek uygun bir yer arıyorum, yuvanın girişini bu kez dışarıdan günler ve geceler boyunca gözetliyorum. Buna aptallık deseniz de, yaptığım iş zevk veriyor ve beni rahatlatıyor. O kadar ki, uyuduğumda yuvamın değil kendi önümdeyim, hem deliksiz uyumak hem de kendi kendime nöbetçilik etmek keyfini sürüyorum. Gece hortlaklarını uykunun saf çaresizliği içinde değil, aynı zamanda uyanık olmanın getirdiği serinkanlı yargı gücüyle de karşılama ayrıcalığım var sanıyorum. Benim için tuhaf olan, durumum sık aralılarla sandığım, yuvama indiğimde belki yine inanacağım denli kötü değil. İster bu ister başka bakımdan ama özellikle bu bakımdan dışarıda yaptığım gezintiler zorunlu. Yuvamın girişini bilinçli olarak gözden uzakta seçmeme karşın, dışarıdaki bir haftalık gözlemlerim gösteriyor ki, buradaki trafik epeyce yoğun ama belki yerleştiğimiz her yerde durum değişik değildir. Ayrıca, tamamen yalnızlık içinde kalıp yavaşça çevresini araştıran bir saldırganın eline düşmektense, kalabalık bir trafik içinde kalmak daha iyi olabilir, hiç olmazsa böyle yoğun bir trafik saldırganları da sürükleyebilme kudretine sahiptir. Bu trafikte saldırganlar çoktur, onların sayısından da çok yardımcıları vardır, nedir, hepsi birbirleriyle savaşım halinde trafikte geçip giderler. Son zamanlarda yuvanın girişinde özellikle oyalanarak çevreyi araştıran bir canlı görmedim, bu hem onun hem benim için iyi oldu, çünkü yuvam için endişelendiğimden önünü ardını düşünmeden koşar gırtlağına sarılırdım. Kimi zamanlarda öyleleri geliyordu ki, onları henüz uzaktan gördüğümde kaçtığım doğru, bunların yuva çevresindeki davranışları hakkında kesin bir şey söyleyemem ama çok geçmeden yuvamın yakınına dönmem yatışmam için yeterliydi; oralarda kimseyi göremiyor, giriş kapısının çevresinde bir başkasına ait bir iz bulamıyordum. Kimi zaman öyle mutlu oluyordum ki, dünyanın düşmanlığı bitmiş ya da en azından azalmış, güçlü yuvam beni yüceltiyor ve ezelden beri sürüp giden yaşama savaşının üzerine taşıyor sanıyordum. Yuva öngördüğümden de çok koruyordu beni. Bu duygu içimde kimi zaman çok güçleniyor, çocukça bir duyguya kapılıyor ve yuvaya asla dönmemek, giriş çevresinde yerleşmek, geriye kalan yaşamımı girişi gözleyerek geçirmek, içinde olduğum takdirde yuvamın beni nasıl güvenlik içinde tutacağını hayal edip mutluluğumu böyle elde etmek istiyorum. Bu çocuksu düşlerden nasıl da ayılıyorum, bu yuva nasıl bir güvenlik sağlayabilir bana? Yuva içinde beni bekleyen tehlikelere dair bir yargıyı burada, dışarıda edindiğim deneyimlere dayanarak nasıl söyleyebilirim? Yuvada olmadığım dönemlerde, düşmanlarım kokumu nasıl alabilirler? Kokumu aldıkları kesin ama tam aldıkları söylenemez. Bir kokunun tam olarak alınması, gerçek bir tehlikenin önkoşulu değil midir? Demem o ki, burada yaşadığım deneyimler yapmacık, fazla bir değerleri yok; ancak beni yatıştırmak ve bu yalan güvenlik içinde büyük tehlikelerin içine sürüklemek için elverişli. Hayır, uykumu denetim altında tuttuğum da yalan, yaşamımı sona erdirecek yaratık uyanıkken ben uyuyorum. Yaşamıma son verecek düşman umursamaz bir tavırla yavaşça kapımın önünden geçenlerden biridir; kapının sağlam bir biçimde durup benim ardında onların saldırılarını beklediğime emin olmaya çalışanlarla yuvanın sahibinin içerde olmayıp yakınlardaki bir çalının ardında pusuya yattığını bilenler, tüm bunlar kapının önündeki trafiğin içinde olabilir. Çok geçmeden açıkta yaşamaktan sıkılıyor, gözetleme yerinden ayrılıyorum, dışarıda öğrenebileceğim bir şey kalmamış sanki, şimdi ve sonra da… Buradaki her şeyi bırakıp yuvaya ineyim, bir daha hiç geri dönmeyeyim, dışarıdaki trafiği kendi işleyişine bırakıp işe yaramayan gözetlemelerimle olacakları engellemeyeyim diyorum. Giriş kapısının dışında olup bitenleri incelemekten kabarmış, kendi başına bile büyük bir iş olan yuvaya inişi gerçekleştirmek, kapıyı eski haline koyup ardımda bıraktığım dünyaya dair bir şey bilememek üzüyor beni. Önce kötü havaların hüküm sürdüğü gecelerde avladıklarımı içeri almayı deniyorum, başarıyorum da. Fakat gerçekten başarıp başaramadığım ancak yuvaya indiğimde anlaşılacak, ben anlayamayacağım, belki anlayacağım ama iş işten geçmiş olacak. Bu yüzden hemen vazgeçiyorum, yuvaya inmiyorum. Asıl girişten uzakta bir deney çukuru açıyorum, ancak benim boyumda ve üzeri yosunla kaplı bir çukur. Çukura sürünerek giriyor, yosunları üzerime çekerek bekliyorum. Gün içinde değişik saatlerde kısa-uzun süreler çukurda kalıyorum, sonra yosunları üzerimden atıyorum, ortaya çıkıp gözüme çarpanları kaydediyorum. Birbirinden değişik iyi-kötü deneyimler ediniyorum ama yuvaya inmek için başvurulacak temel bir yasaya ulaşamıyorum. Bu nedenle asıl girişe yönelmiş, yuvaya girmeyi denemiş değilim ama her şeye karşın yakın zamanda bunu denemek zorunda olmam elimi kolumu bağlıyor. Her şeyi terk edip uzaklara gitmek, ne huzur verici ne de güvenli olan, pek çok tehlikenin kol gezdiği, yuvamın güvenliğiyle kıyaslandığında tek bir tehlike gibi görünen yaşamı düşündüğümde, tehlikesiz gibi duran eski yaşamımla yüzleşmekten de çok uzak sayılmam. Bu karara varmak, ancak özgürlük içinde yaşanmış uzun bir yaşamın sağlayacağı akıldışılık içinde mümkün, yuva da bana ait henüz, ilk adımımı attığım anda güvenlik içindeyim. Bu yolda tüm kuşkularımdan arınıyorum, gündüz zamanı, hiç duraksamadan, ne olacaksa razı olarak giriş kapısına gidiyorum ama devamı elimden gelmiyor, kapıyı koşarak teğet geçiyorum, bile isteye dikenli bir çalılığa dalıyorum, ne olduğunu bilemediğim bir suçtan dolayı kendimi cezalandırmak amacındayım. Bu durumda bile haklılığımı yitirmediğimi, elimdeki en değerli şeyi çevredekilere, dağdakine taştakine sunmadan yuvaya inilemeyeceğini bir kez daha kendi kendime itiraf ediyorum. Sözünü ettiğim tehlike hayal ürünü değil, tamamen gerçek. Peşime düşmesi için ayartacağım düşman varlığı da gereksiz, pek küçük, zararsız sayılabilecek bir yaratıkta da bu isteği uyandırabilirim; içinde kötülük olan küçük bir yaratık peşime düşer, kendisi de farkına varmadan tüm dünyayı ardından sürükleyerek getirir. Bu yaratığın varlığı bile zorunlu değil, olasılıkların en kötüsü olarak benim soyumdan biri bile olabilir bu yaratık, yuvaların değerini anlayabilen biridir, ormanda inzivaya çekilmiş bir barış düşkünüdür ama beri yandan yuva inşa etmekle uğraşmadan bir yuvada oturmak isteyen kötü huylu bir serseridir de. Ne olurdu şimdi gelseydi ve girişi bulup yosunları eşelemeye çalışsaydı, hatta kaldırsaydı yosunları, benim yerime o sıkışarak dalsaydı girişten, içerde ilerlemeye çabalarken bir an ardı açıkta kalsaydı, bunlar gerçekleşse de ben hızla yerimden fırlayıp hiçbir şeyi gözüm görmeden üzerine çıksaydım, etine dişlerimi geçirip tüm gövdesini paralasaydım, kanını içseydim, cesedini diğerleri gibi doldursaydım, bunların hepsinden önce yeniden yuvamda olsaydım, bu kez içten gelen bir hoşnutlukla dolambacımı seyretsem ama önce yosun örtümü çekip bir dinlensem, geri kalan ömrüm boyunca dinlenebilsem! Fakat gelen giden yok, sadece kendimden medet umabilirim. İşin zorluğunu düşünerek duraklayışlarım artık bitti, giriş dışında daireler çiziyorum ama girişten kaçmıyorum. Handiyse ben düşman oldum da yuvaya dalmak için fırsat kolluyorum. Bana güven verecek, benim yerime gözetleme yerine geçecek birini bulabilsem, Tanrı biliyor, gönül rahatlığıyla yuvaya inebilirdim. Bu güven verici kimseyle anlaşma yapardım, yuvaya indiğim andan itibaren uzun bir süre gözetleme işini üstlenir, bir tehlike belirdiğinde yosun örtüye vururdu ama sadece gerçek bir tehlike belirdiğinde. Bu durumda yukarıdaki tüm sorunlar bir çözüme kavuşurdu, bana dert olacak bir yaratık kalmazdı, bana güven verenle yalnız kalırdık. Fakat yaptıklarına karşılık istemez miydi bu kimse? Hiç olmazsa yuvayı görmek istemeyecek miydi? Ona yuvaya girme iznini kendim vermem bile tatsız bir şey. Yuvayı konuklar değil kendim için inşa ettim, sanırım ona izin vermezdim, yuvaya inmeme yardımcı olmayacaksa olmasın. Asla yuvama sokmazdım. Onu tek başına yuvaya inmesi için bırakacaktım ki, olacak iş değildi ya da birlikte yuvaya inecektik ki, bu durumda da bana sağladığı ardımdan gözetleme görevini yapmamış olacaktı. Hem güvenmek de ne demek? Yüz yüze baktığımızda güvendiğim birine onu görmediğim, yosun örtü bizi ayırdığı zaman da güvenebilir miyim? Bir kimseyi gözünün önünden ayırmadığında ya da en azından bu olasılığı elinde tuttuğunda, güvenmek zor iş değildir. Giderek yavaş yavaş da olsa bir güven ortamı sağlanabilir ama yuvanın içinde, apayrı bir dünyadan dışarıdaki birine güvenebilmek olanaksızdır. Ne var ki, böyle kuşkulu düşünceleri sürdürmek bile gereksiz, yuvaya inme sırasında ya da indikten sonra, yaşamda sayısız kez rastladığım sürprizler güvenilir kimsenin görevini yapmasını engelleyebilir, bunu düşünmek yeterli, görevdeki ufak engeller bile benim için öngörülmedik sonuçlara yol açabilir. Uzun sözün kısası, yalnız yaşıyorum diye hayıflanmamalıyım. Bir yardımdan yoksun kaldığım yok, belki birtakım zararlardan kurtulmuş bile olabilirim. Aslında sadece kendime ve yuvama güvenebilirim. Bunları daha önceden düşünüp, şu anda beni böyle meşgul eden duruma karşı önlemlerimi almam gerekirdi. Yuvamı inşa etmeye başladığım zamanlarda bunu başarmak mümkündü. Birbirinden ayrı iki girişi olan bir ilk dehliz açmalıydım, ben girişin birinden yavaşça içeri süzüldüğümde başlangıç dehlizini bir koşu geçip ikinci girişe varayım, bu durum öngörülerek oraya konulmuş yosun örtüyü kaldırıp birkaç gün olan biteni gözleyeyim! Yapacağım en doğru iş buydu. Aslına bakılırsa, iki giriş tehlikeyi iki kat arttırırdı ama bu sakınca da giderilemez değildi, gözetleme yeri olarak seçilen giriş yeri daracık inşa edilebilirdi. Böyle derken teknik ayrıntılarda boğuluyor, mükemmel yuva düşlerine yeniden dalıyorum. Bu beni biraz olsun sakinleştiriyor, kimse fark etmeden içeri dışarı işleyebileceğim belirgin ya da bulanık yapı biçimlerini kapalı gözlerimle, zevkten esrimiş düşünüp duruyorum.

Olduğum yere uzanıp bu olasılıkları değerlendirirken değerlerini fazla abartıyorum ama gerçek yararlarını değil, yalnız teknik birer buluş olarak değerlerini, neden derseniz, hiçbir engelle karşılaşmadan içeri dışarı işlemek nasıl da saçma! Tedirgin düşüncelerin, özgüven eksikliğinin, küçük düşürücü özlemlerin, bir araya toplanmış kötü özelliklerin bir bileşkesi; bütün bu özellikler hemen şurada bekleyen ve sadece ona güvenmenizle yüreğinize rahatlık duygusu veren yuvanın önünde olduklarından da kötü gözüküyorlar. Şu anda yuvanın dışında olduğum bir gerçek, dönebilmenin bir yolunu aramaktayım, yuvada bunu sağlayacak teknik bazı önlemleri almış olsaydım çok iyi olacaktı. Nedir, belki iyi olmayacaktı. Yuvayı sadece girince güvenlik sağlayacak büyük bir delik olarak algılamak, şu sinirli halimle onun değerini küçümsemek olmuyor mu? Yuva elbette güvenilir bir deliktir, böyle olması da gerekir, varsayalım büyük bir tehlikeyle karşılaştım, o anda kendimi sıkarak tüm direncimi toplar, yuvanın canımı kurtarmak amacıyla inşa edilmiş büyük bir delik olmasını ve bu görevini milim şaşmadan yerine getirmesini isterim; bu tehlike anında yuva üzerindeki diğer görevleri bağışlamaya hazırım. Ne yazık ki, gerçek her istenen anda görülemiyor, hele tehlikeli anlarda gerçeği görebilmek daha da güçleşiyor, böyle gerçek anlarında yuvam bana oldukça güvenlik sağlıyor ama asla tam bir güvenlik değil bu, çünkü kaygılarım yuvada son buluyor mu? Yuvada duyumsadıklarım daha asil ve içerik bakımından daha zengin kaygılar, bunu kabul ediyorum ama yine de, yuvada beni yeyip bitiren kaygıların dışarıdaki kaygılardan aşağı kalır yanı yok. Yuvamı inşa ederken tek amacım güvenlik olsaydı yanılgılara yer yoktu, ne yazık ki, o büyük çabaya karşılık olarak sağlayabileceğim güvenlik, en azından benim duyumsayacağım güvenlik birbirine denk düşmezdi. Bunu kendi kendime itiraf etmek acı verici ama şu anda bana, kendisini inşa edene kapısını kapatan, giderek kendi içine doğru büzülen giriş karşısında bunu itiraf etmem zorunlu. Gelgelelim, yuva sadece güvenlik için inşa edilmiş bir delik değil. Kale alanımda dikilip çevremdeki tepelenmiş et yığınlarına bakıyorum, yüzüm alandan uzaklaşan on tane dehlize dönük, her bir dehliz yuva içinde kapladıkları yerle orantılı olarak alçak, yüksek, uzun ya da yuvarlak, geniş ya da dar, tümü biraz sessiz, boş, belli ölçülerde yiyecekle dolu diğer alanlara uzanan dehlizler, gittikleri alanlar tamamen sessiz ve boş, işte o anda güvenlik düşüncesi önemini yitiriyor, o anda buranın tırnaklarımla kazıyarak, dişlerimi kullanarak, kan ter içinde çalışarak topraktan yarattığım kale, benden başkasının olamayacak kendi kalem olduğunu biliyorum; bu kale öylesine benim ki, düşmanımdan gelecek son ölümcül darbeyi burada kabullenebilirim, sonuçta kanım kendi toprağıma akar ve sonsuza dek yitmemiş olur. Yarı tatlı uykuda yarı neşeli uyanıklıkta, dehlizlerde geçirdiğim tüm o zamanın anlamı başka ne olabilir? Hazla gerinmelerim, yerlerde çocuk gibi debelenmelerim, düşler görerek yatmalarım düşünüldüğünde, bu dehlizler benim bir kez uyuyup bir daha uyanamayışım göz önüne alınarak inşa edilmiş. Her birini en ince ayrıntısına dek tanıdığım, hepsi benzer olmasına karşın duvarlarındaki girinti-çıkıntılara bakarak hemen ayırt edebildiğim küçük alanlar beni huzur veren bir sıcaklıkla kucaklıyor, hiçbir yuva bir başkasını böyle saramaz. Sonrası sessizlik, sessizlik ve boşluk.

Pekiyi öyleyse, bu duraksamam neden? Yuvamı görememe olasılığından daha büyük olan düşman korkusunun kaynağı nedir? Yuvamı bir daha görememe olasılığı, Tanrıya şükür, gerçekleşecek değil, yuvamın benim için anlamına varabilmek için uzun boylu düşünmem gereksiz, onunla ben bir bütünüz, rahatça, tüm korkulara karşı rahat davranarak buraya yerleşebilirim; kötü olasılıkları gözardı ederek girişi zorlamayabilirim, hiçbir şey yapmadan beklemem bile yeterli olabilir, sonuçta yuvamla ben aynı şeyiz ve bizi hiçbir şey ayıramaz, birbirimize kavuşacağımıza kuşku yok. Fakat o ana dek aradan çok uzun süre geçebileceği doğru, bu sürede hem aşağıda hem yukarıda kim bilir neler gelir başımıza. Bu zamanı kısaltıp yapılacağı yapmak, sadece benim elimde.

Yorgunluktan düşünme yeteneğimi yitirmiş durumda, başım önümde, titrek bacaklarımla yarı uyur halde, yürümekten çok sürünmeye benzer bir hareketle girişe yaklaşıyorum, yosun örtüyü kaldırıyorum, usulca aşağı süzülüyorum ama dalgınlıkla girişi açık bırakıyorum, unuttuğumu yapmak için yeniden yukarı çıkıyorum. Ama neden çıkıyorum yukarı? Yapmam gereken sadece yosun örtüyü çekip girişi kapatmak, tamam, yeniden aşağıya, sonunda yosun örtüyü çekmeyi başarıyorum. Sadece bu yolla, bu yolu kullanarak aklımdakileri yapabilirim. İşte yosun örtünün altında yatıyorum, yuvama taşıdığım avların üzerinde serilmişim, etlerin kanları ve özsuları çevremi sarmış. Beni rahatsız eden yok, peşime düşen yok, yosun örtü üzerinde en azından şimdilik sessizlik var, sessizlik sürmese de benim bununla ilgilenecek zamanım yok, yerim değişti, dünyadan yuvama indim, yuvamın üzerindeki etkisini hemen duyumsamaya başladım. Bu yeni dünya bana güç veriyor, yukarıdaki yorgunluk burada yok, geziden dönmüş gibiyim, katlandığım zorlukların getirdiği yorgunluktan aklım karıştı. Yuvamı yeniden görmem, yeniden yerleşme zorluklarımı düşünmem, bütün alanları en azından gelişigüzel gözden geçirmem, bir an önce ileriye atılıp kale alanına ulaşmak zorunda olmam, bunların tümü yorgunluğumu telaşlı bir çalışkanlığa çeviriyor, sanki yuvaya adım attığım anda uzun ve derin bir uykuya dalmışım. İşin başlangıcı yüksek yoğunlaşma isteyen bir çalışma, avlarımı giriş dolambacının incecik duvarlı dehlizleri arasından taşımalıyım. Bütün gücümle avları önümde sürüklemeye başlıyorum, ilerletiyorum da ama pek yavaş bir hızla, hızlanmak için etlerden birazını geride bırakıyorum, aralarından güçlükle sıyrılabiliyorum. Artık önümde avların sadece bir kısmı var, bunları ileriye taşımak daha kolay ama bu daracık dehlizlerde etlerin arasında öyle sıkışmış durumdayım ki, tek başımayken bile sıyrılmak zor, yiyeceklerimin arasında boğulmam işten bile değil, bu baskıdan kurtulmak için şimdiden yiyeceklerimi yemeye başlıyorum. Yine de taşıma işi başarıya ulaşıyor, uzun sayılamayacak bir sürede bitiyor, dolambacı yeniyor, kıvançla soluklanarak bir dehlizde duruyorum. Ufak bir bağlantı dehlizinden yararlanarak yiyecekleri, özellikle bu durumlar için inşa edilmiş bir ana dehlize taşıyorum; dehliz belirgin bir eğimle kale alanına iniyor. Yapacak çok iş kalmadı, iş kendiliğinden ilerliyor, önümde yuvarlanıyor işte. Sonunda kale alanına ulaşıyorum. En sonunda dinlenebilirim. Değişiklik yok, her şey yerli yerinde duruyor, ben yokken büyük bir felaket olmamış, ilk bakışta ayırt edilen küçük hasarlar da hemen onarılacak şeyler. Yine de, dehlizler içinde uzun bir yolculuğa çıkmalıyım ama bu da çok zorlu olmayacak, eskiden yaptığım gibi ya da, şu anda çok yaşlanmış olmadığım halde belleğim zayıfladığı için tam bilemiyorum, dostça gevezeliklerle zaman geçirme benzeri bir şey. Kale alanını gördükten sonra ikinci dehlizi dolaşmak bile içimden gelmiyor, kale alanını gördükten sonra sonsuz zamanım var önümde, zaten yuvamın içinde zaman sonsuzdur, çünkü yuvamda yaptığım her hareket olumlu ve önemlidir, beni koruma özelliği vardır. İkinci dehlizi dolaşıyor, gözden geçirme işini hemen kesip üçüncü dehlize atlıyorum, fakat ikinci dehlizi yine dolaşmadan edemiyorum, böyle davranarak elimdeki işi üretiyor, eğleniyor, kendi kendime gülüyor, sevinçten oynuyor, biriken bir dolu işten şaşakalıyor, yine de çalışmayı savsaklamıyorum. Çünkü dehlizler ve kale alanının bendeki anısı nedeniyle dönüp geldim, uzun süre kendimi düşünüp bekledikten ve dönüşümü geciktirme aptallığını yaptıktan sonra artık canımı bile umursamadım. Eğer buradaysam, tehlike önemli mi? Ben ve yuvam birbirimize bağlıyken, kim bize ne yapabilir? Düşmanlarım yukarıya, girişin tam önüne toplanmış olsunlar, yosun örtüyü parçalayıp geçecek ağız orada hazır beklesin isterse! İşte bu anda yuvamın sessizliği ve boşluğu beni selamlıyor, düşündüklerimi pekiştiriyor. Bu coşkunluk içinde bir uyuşukluk geliyor bana, sevdiğim alanlardan birinde kıvrılıp uyuyorum, her şeyi gözden geçirme geri dursun, gelecekte bu işi sonuna dek götüreceğim, istediğim de burada uyumak değil, sadece içimden gelen dürtüye karşı gelemeden uyuma benzeri bir durum almak istiyorum, anlamak istediğim, yuvamda eskisi denli rahatça uyuyup uyuyamayacağım. Evet, uyunabiliyor ama bu uykudan alamıyorum kendimi, derin bir uykuya dalıyorum.

Franz Kafka
Hayvan Öyküleri

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz