FAŞİSTLER: ULUS-DEVLETÇİLİĞİN ÇEKİCİLİĞİ – MICHAEL MANN

Avusturya faşizminin popülist kanadında daha baskın ve Avusturya Nazizmine hâkim, kapitalist yanlılıkla birbirine karışmış ikinci bir saik vardı. Demokrasiye karşı faşizme yönelik hakiki tercih, burada daha ulus-devletçi kaynaklara dayanıyordu. Bu faşistler, “yabancılardan” ve “hainlerden” temizlenmiş “ırksal açıdan saf’ ulusu tecessüm eden otoriter, kitlesel olarak seferber, tek partili bir devleti yeğliyorlardı. Kapitalizmle şu veya bu şekilde çok da ilgili değillerdi. İki karşıt sınıftan yabancı öğelerin temizlenmesinin, emekçilerin arasından “Bolşeviklerin” ve sermayenin içinden “Yahudilerin” ötesinde kapitalizme dair söyleyebilecekleri kayda değer bir şey yoktu. Gerçekten de, bu ikisi sık sık birleşik bir düşmanda “Yahudi-Bolşevizm”de bir araya geliyordu. Bu gaddar tahayyülün, uzlaşma ve ödünler, yani demokrasinin özü üzerindeki üstünlüğünü kıvançla ilan ediyorlardı. Faşizm komşu ülkeleri silip süpürürken, onlar ağırlıklı olarak genç ve iyi eğitimliydiler. Bu yüzden, aşırı, arındırıcı, aşkın ulus-devletçiliğin çağın yükselen fikri olduğuna inanmışlardı. Ayrıca ulus-devletçiliklerinin biçimini de, Avrupa’nın kendi bölgelerinde filizlenen ırkçı antisemitizm ile değiştirmişlerdi.

Hem kapitalizm yanlılığı, hem de daha popülist ulus-devlet-çilik her iki harekete de sinmişti; gerçi kapitalist temayül Avusturya faşizminin liderliğini gitgide etkisi altına alırken, ulus-devletçilik her zaman Nazizm içinde baskındı. Avusturya faşizmi iktidara gelir gelmez, iki saik arasındaki gerilimler onu parçalamaya başladı. Mussolini Avusturya’yı Almanya’dan koruyamayacak hale gelince ve Hitler iktisadi baskılar uygulayınca, Naziler zayıflığını kullanabildiler ve hatta militanlarının çoğunu kendilerine katıp rejime nüfuz ettiler. Alman “işgali” zamanında, Avusturya idaresi umutsuz bir şekilde bölünmüştü ve ordu, Nazilere yönelik sempatisini açık edip, askerî iktidar üzerindeki resmî tekelini devletin hizmetine sunmaktan geri durarak kenara çekildi. Yaklaşık 1936’ya kadar, idare ve ordu Avusturya faşizmini benimsemeye yönelmişti. Hareket dağılınca onlar da zayıfladı. Hitler kendisinin bu sıcak karşılanışına ve Avusturya Nazilerinin il idarelerini, Alman birlikleri onların yakınlarına gelemeden ne kadar kolaylıkla ele geçirdiğine çok şaşırmıştı (Pauley 1981: 216-217). Nazilerin iktidarı ele geçirişi kapitalizm temayülünü azaltıp arındırıcı ulus-devletçiliği yükseltti.

Avusturya faşizmine ilişkin makro nedenlerin, buraya kadar tartışılan diğer vakalarda geçerli olanlara oldukça benzediği ortada. Sürekli bir iktisadi krizle (daimi bir durgunluk ve sınıf çatışması) katmerlenmiş askerî bir kriz (burada feci bir mağlubiyete ilaveten savaş sonrası sınır çatışmaları) faşist ideolojinin makul görünmesine ve siyasi destek tabanının oluşmasına (paramiliterlere ilaveten ulus-devletçiliği ve sınıf aşkıncılığını destekleyen çevreler) imkân verdi. İki Avusturya tuhaflığı sonrasında bu çok kendine özgü faşizm harmanını yarattı. tik olarak, iki farklı ulus-devlet ideali olduğu için (küçük bir Avusturya ve büyük bir Almanya), rakip iki faşizm mevcuttu. Avusturya faşizmi daha korporatist ve eski rejime dair küçük seçenekti; Nazizm daha kökten, büyük seçenekti. Eski rejim 1918’in felaketlerini oldukça iyi durumda atlattığı için, ülkenin denetimini almak amacıyla Avusturya faşizmiyle kaynaşabilirdi. Gerçekten de, Franco ve Salazar rejimleri kadar uzun bir süre hüküm sürebilmiş olabilirdi. Fakat, ikinci olarak, komşu kapıda yaşayan Alman Büyük Birader, büyük Almanya’nın ve böylece de Nazizmin zaferini sağladı. Bu açıklama, kapsamlı özgün bir şekilde de olsa, ideolojik, iktisadi, asken ve siyasi iktidar ilişkilerini bir araya getiriyor. Bilhassa, paramilitarizm iktidarın buradaki ele geçirilişinde daha farklı ve ikincil bir rol oynadı. Her iki faşizm de paramiliterleri seferber etti. Fakat Nazilerin 1934’te devletin askerî gücüne karşı seferber ettikleri paramiliterler yerle bir olurken, Avusturya faşistlerinin 1934’teki ve Nazilerin 1938’deki iki “darbesinin” başarısı da bir devletin asken gücü sayesinde kotarılmıştı.

Avusturyalılar, savaşı kaybetmeden önce birçok mezalime imza atacaklardı. Fakat bu nihai akıbetleri olmayacak; çünkü müttefiklerin miti onların çoğunu affedecekti. Avusturya savaş suçlarına dair birkaç dava vardı. Günahın bedeli dünyanın en varlıklı ve görünüşte en uyumlu ülkesinde yaşamanın kolaylığı oldu. Sosyalistler ve Hıristiyan Sosyaller arasındaki savaş sonrası yakın işbirliği, faşist korporatizmin mirasına bir şeyler borçlu. Belki de, sır olarak saklanan bir suça dair bazı borçlar vardır – “eğer birlikte asılmazsak, muhakkak ki ayrı ayrı asılacağız.”

***

Her zamanki gibi, bu faşistler genç ve ağırlıklı olarak erkekti. Britanyalı diplomatlar faşistlerin kendilerine hareketin ülkenin genç erkeklerini “silip süpürdüğünü” söylediklerini onaylarlar. Weber bunu “yeni yetmelerin haçlı seferi” olarak betimler (Weber 1966b: 514, 519; Sturdza 1968: 102; Vago 1975, 1987: 286-297). İlk olarak üniversitelerde ortaya çıkan lejyon, üniversite ve ortaöğretim öğrencileri arasından üye devşirmeye devam etti. Codreanu, lejyoner “gezilerinde” liderlerinin etrafında at sürenlerin genelde 25-30 yaşlarında olduğunu ve “piyadelerin” ağırlıklı olarak öğrenci olduğunu söyler. Genç askerler vardı ama Macaristan’da olduğu kadar ön planda değildiler. Lejyoner önderler diğer siyasi seçkinlerden daha genç kaldılar, eylemciler daha da gençti. Lejyonerlerin yaş ortalaması hem 1927’de, hem de 1942’de 27-28’di. Vichy Büyükelçiliği “savaş zamanında lejyonun yalnızca genç insanlardan oluştuğunu” ve deneyimli siyasetçi bakımından hiçbir zaman zengin olmadığını raporluyordu (lanciu 1998: 72). Baskılar da buna hizmet etmişti; çünkü birçok tecrübeli daha yaşlı lider katledilmiş, hapse atılmış ya da otoritelerce sürgün edilmiş, bir kısmı da kaçıp İspanya İç Savaşı’nda Franco için ölmüştü.

Lejyonerler o kadar gençti ki, bir süre sonra pek de eski asker kalmamıştı. Codreanu, cephe için çok genç olduğunun anlaşılıp askerî okula yollanmadan önce Birinci Dünya Savaşı’na katılmayı başardı. Kendisi ve ilk takipçileri için savaş olağanüstü bir önem taşıyordu: Modem Rumenlerin ilk büyük savaş başarısı. O yaş grubunun milliyetçi coşkusu sonra, “cephe” ve “yuva” kuşaklarının toplumsal sorunlara yönelik ulus-devletçi çareleri hararetle tartıştığı, 1920’lerin başlarının üniversitelerine sıçradı. Ulusal Köylü Partisi’nin yükselişi esnasında yaşanan durgunluktan sonra, lejyoner yayılma 1930’larda, önce kırsal alanda sonra kasabalarda ve yine genelde Dünya Savaşı bittikten sonra doğan gençler arasında yaşandı. 30’lu yaşlarında olup sonraları 40’larına gelen ve gerçekten askeri ya da silahlı paramiliter şiddetin keskin hatlarından mahrum adamlar l930’lar boyunca gençlere faşizmin oldukça çocuksu bir biçiminin faziletlerini öğretiyorlardı.

Lejyon, kadınları da örgütledi. 1933’ün 34 parti hücresinden üçü, “iç kale” denilen kadın gruplarından oluşuyordu ve o zamanın üyelerinin yüzde 8’ini teşkil ediyorlardı. Partinin 1936’daki bir çalışma kampına katılan 842 üyenin yüzde lO’u kadındı (erkekler Ekler’deki Tablo 8.l’in 2. satırında çözümleniyor); yüzde 6’yı da günlük bakım üzerinden “çocuklar” temsil ediyordu. Kadınlar eşit olarak ev hanımları ve öğrenciler olarak ikiye ayrılırken, aralarında bir de kuaför vardı (He-inen 1986: 385-387). Önde gelen liderlerden hiçbiri kadın olmasa da, lejyonerlerin 1941 ayaklanmasına dair fotoğraflan silahlı isyancıların arasında bir avuç genç kadın ve çocuğun da olduğunu gösterir (Veiga 1989: 265; Ioanid 1990: 72). Kadın ve çocukların gerçekten savaşma gerekliliğinin faşist hareketler içinde başka bir benzeri yoktur. Çalışma kampları ve ideoloji de, aile ve feminist temaları, o dönem için pek de alışılmadık biçimde birleştirdi. Codreanu’nun itakadı bir nevi faşist feminizm ilan etmişti: Hareket, “erkek ve kadınlara… eşit hakların bahşedicisi” ve “ailenin koruyucusu[ydu]”. Bu, Rumen faşizminin içinde “ilerici” sayılabilecek ilk öğeydi. Başkaları da var. Bunun neden birçok diğer hareketten daha az cinsiyetçi olduğu açık değil; gerçi Rumenler büyük bir geleneksel yükten yoksun bir ulustu ve mistisizmi muhtemelen maçoluğu sınırlayan askerî deneyimden yoksun bir hareketti.

Lejyon, eski subay ve öğrencilerin başını çektiği şehirlerde ortaya çıktı – bu da hareketi oldukça orta sınıf kılıyordu; gerçi bazıları içlerinde zanaatkarları da buluyordu. Aydın camiasını hızla cezbeden hareket daha sonra ortaöğretim okullarında yayıldı. Bu ortam romantik köylücülüğü oluşturdu:

Bir tarafta şehirlerin Romanyası, rahatın ve refahın, materyalist uygarlığın, batının, sanayi ve makinenin, burjuvazi ve proletarya arasındaki karşıtlığın Romanyası esasında yabancı bir Romanya’dır. Öte yanda, köylerin Romanyası, Rumenlerin Romanyası, bu dünyada, Darius’tan beri neredeyse değişmemiş biçimlerde bu ulusu koruyan kadim yapılanışın, maneviyatın Ro^nyası… Hayırî”Bu kuşak içindeki toplumsal eğilimlerin gerçek karşıtlığı, ne diktatörlük ve demokrasi arasındaki karşıtlık. .. ne de burjuvazi ve proletarya arasındaki karşıtlıkur, çünkü ne burjuvazi, ne de proletarya Romanya’nın birçok yöresi için değil…Gerçek karşıtlık. . .iki Romanya arasında [dır)” (aktaran Ioanid 1990: 149-150).

Lejyoner önderlerin bir kısmı önde gelen valilerin ve polislerin oğullarıydı ve genelde, babalarının meslektaşlarının kötü muamelesine maruz kalma deneyimine sahiptiler. Diğerleri kırsal yörelerdeki köylülerin ya da papaz ve öğretmenlerin oğullarıydılar (Weber 1966b: 569; Heinen 1986: 383; Vei-ga 1989: böl. 4). Verdery (1983), sözlü tarihlerden hareketle, ılımlı Transilvanya köylülerinin, uzmanlık mesleklerine ya da kamusal istihdama giden yüksek öğrenimi büyük oğullarının ilerleme yolu olarak gördüklerini ileri sürer. Bu da babanın tarlayı bölünmeden ikinci oğlana bırakmasını sağlayabiliyor olabilir. Büyük oğlan kariyerinde ilerlerken bir yandan ulus-dev-letçiliği massedip, öte yandan içinden geldiği köylülük ve toprağı idealize etme eğiliminde oluyordu. Elbette ki, Rumen üniversitelerindeki köylü kökenlere yönelik ısrar, 1960’ların radikal öğrencileri arasındaki işçi kökenleri ile aynı toplumsal alamete sahip olmuş olabilir. Bazı öğrenciler kendi köylü kökenlerini uydurmuş olabilirler. Yine de, köylücü bir faşizmi oluşturmaya yatkın bir çevreydi.

Bu ilk dönem faşistlerinin çoğu toplumsal hiyerarşide tırmanmaya yatkın olsalar da, erken dönem faşizmine yönelik materyalist “fazladan-üretim” açıklamaları yine de yaygındı. Savaşın, istihdam edilemeyen eski askerler ortaya çıkardığı ve öğrenci sayılarını orta sınıf işlerde istihdam edilemeyecek sayılara çıkardığı söylenir. Mezun olmanın pek bir anlamı yoktu, dolayısıyla çok azı mezun oldu – muhtemelen 1921-1932 arasında sadece yüzde 8 (buna inanmakta zorlanıyorum). Köksüz, yerinden edilmiş insanlar, toplumsal olarak yukarı tırmanmalarının önü kesilmiş ve kronik olarak gayri memnun halde faşizmin yeni mensuplarıydılar (diyor Weber 1966b: 514; Barbu 1980 ve Vago 1987: 286). Tüm bunlardan bütünüyle kuşkudayım. Romanya’nın toprakları barış antlaşmaları ile ikiye katlanmıştı. Macar, Avusturya-Alman, Rus ve Bulgar kamu görevlileri ülkeden kaçmıştı. Eğitimli Rumenler için diğer herhangi bir Avrupa ülkesinden çok daha fazla kamusal istihdam olanakları vardı. Eğer öğrenciler üniversiteden mezun olmadan aynlı-yorlarsa, (Vago’nun 1987: 287, öne sürdüğü gibi) muhtemelen diploma olmadan da iş bulabiliyorlardı. Şişmiş kamu sektöründe işler, ücret kesintilerine ve geçici personele başvurulan Büyük Buhran zamanında güçleşti. Fakat 1935 sonrasında, büyük faşist dalga ortaya çıktığında, toparlanma başlamıştı. Gözlemciler, lejyonerleri lümpen-burjuvazi olarak değil, nesillerinin en “iyileri” olarak nitelerler. Polonya konsolos yardımcısı lejyonun 1938’deki acımasız zulmünün sonuçlanna hayıflanırken, “Hareket artık üniversite ya da başka bir idealist gençliğin veya aydın seçkinlerin hakimiyetinde değil,” diye yazıyordu (Watts 1993: 186).

“Aşırı-üretim” tezi açısından, Macaristan’ın orta sınıf işlere yönelik muhtemelen kötü, Romanya’nın da en iyi beklentilere sahip olması beklenmedik olmalı – yine de ikisi de en çok etkilenenler, yani öğrenciler ve kamu işçileri arasında faşizmin yayılmasına sebep oldu. Bu, faşizmin orta sınıfın yoksullaşmasına tepki olduğu şeklindeki düşünceyi sarsmalı. Bundan ziyade, yüksek eğitimlilerin ve kamu sektörünün, beklentilerinden bağımsız olarak, verdikleri bir tepki gibi görünüyor. Faşizm artık, modem toplumun sorunlarını çözebileceği iddiasına sahip yükselen bir ideolojiydi. Kurtuluşun, güçlü bir ulus-devletten geleceğini ileri sürdüğü için, özellikle ulus-devletin kalbindekilere hitap etti. Romanya’da sadece köylüler ulusu vücuda getirebileceği ve köy çevrelerinin liderlerinden en azından bazıları toplumsal hiyerarşide tırmanma şansına sahip olduğu için faşizm köylücü de olacaktı. Faşizm bu kuşağın, sadece yakınlardaki düşüşüne (ya da yükselişine) değil, süregitmiş toplumsal deneyimine açık bir anlam kazandırdı.

Subayların durumu da kötüleşmemişti. Romanya, ordusunun, diğer ülkelerin çoğundan daha azını terhis etmişti (çünkü etrafı topraklarını geri isteyen-ülkelerle çevrilmişti). Köksüz asker sürülerine dair (savaş sonrası Almanya veya Macarista-nı’nın aksine) o döneme ait hiçbir gönderme yok. Eski subaylar faşizmin ilk safhasında görüldüler. Fakat savaş yaklaştıkça ve Kral Carol’un popülerliği azaldıkça, sınırlardaki Rus, Macar ve Alman baskılarıyla beraber sağa yönelik ikinci bir dönüş oldu. Çok az asker lejyonun resmî üyesiydi, yine de savaş dönemi hükümetlerinin, lejyon sempatisi duyan (öyle inanıyorlardı) subay ve askerlerin sadakatine dair kuşkuları vardı (Va-go 1987: 300; Watts 1993: 242, 284, 296). Lejyon, 1940’ta Ca-rol’un hükümetine katıldığında, kabine üyeleri arasında iki general vardı. Faşizm askerler arasında ve militarizm faşizm içinde yankı buluyordu. Codreanu lejyonunu (ve onun ismini) kendi asker eğitiminin romantik bir türü üzerinde kurguladı: “Çok genç yaşlarımda kanıma işleyen düzen, disiplin, hiyerarşi ve bunların yanı sıra asker asalet duygusu tüm varlığımın rehberi oldular.” Başka bir lejyoner de “Tabii ki askerî diktatörlük. Yani, gerçek Rumen kanının diktatörlüğü, askerî disiplin ve ahlakın diktatörlüğü, kahramanlık maneviyatının diktatörlüğü,” diye yazıyordu (Ioanid 1990: 134, 114). Her zamanki gibi, faşizme yönelen, maddi olarak yoksullaşan bir askeriye değil, sadece askeriyeydi.

1930’lann liderlik kadrolarının bir kısmına dair ayrıntılara sahibiz. 1937’ye ait bir listede adı geçen liderlerin yansı yedek ya da eski subaylardan (muvazzaf subaylar bu konumda alenen olamazlardı), geri kalanı da muhtelif orta sınıf mesleklerinden oluşuyordu. Bu, herhangi bir kapitalist -bir sanayici ve bir banka müdüıü- içeren tek liste. Diğer yılların liderlerinin çoğu öğretmen ve öğretim üyesi, Rumen Ortodoks rahipler ve avukatlardı. Demir Muhafızlar’ın 1937 yılındaki parlamento adaylarının yüzde 98’i başını rahiplerin (%33) ve öğretmenlerin (%31) çektiği uzmanlık mesleklerindendi. Diğer partiler daha geleneksel muteberlerden müteşekkil liderlik kadrolarını korudular: Parlamentonun tüm üyelerinin yüzde 40’ı avukat ve yüzde 18’i büyük toprak sahibiydi (Ioanid 1990: 39, 70-72). Ekler’deki Tablo 8.l’in ilk satın, eski bir başbakanı öldürme suçlamasıyla 1934’te yargılanan bir kentsel lejyoner liderler listesini çözümler. Bu kişilerin üçte biri öğrenci, dörtte biri kamu çalışanıydı (ki bunlahn yansı da öğretmendi) ve dörtte biri de uzmanlık mesleklerine sahipti (genelde gazeteciler, rahipler ve subaylar).

Görünen, bir orta sınıf liderliği, ama onun da özgün bir türü. Lejyonun dindarlığından etkilenen çok sayıda Ortodoks din adamı vardı (Nagy-Talavera 1970: 287). Rahipler hemen hemen tüm lejyoner listelerinde, özellikle de kırsal alanlannkiler-de görülüyorlardı. Ortodoks Kilisesi artık ülkenin “resmi” kili-sesiydi, ama 19. yüzyılda ezilen ulusu simgelemek durumunda kalmıştı ve şimdi de proletaryan milliyetçiliğe sıcak bakıyordu – ki bu, Patrik’in aşağıda alıntıladığımız gibi ifade ettiği antise-mitizmi de içeriyordu:

Yahudilerin çoğu… kolay şartlarda, ülkenin tüm zenginliklerini; ticareti, gayrimenkulleri, kasabaları vb. tekelleştirerek yaşadılar. Büyük bir nezaket içinde, toplumsal yozlaşma ve diğer musibetlerin mikrobunu atıp onları yeşerttiler; Romanya’nın tam da ruhunu hedef almış sinsi bir kampanyayı bariz dış yardımlarla yürüten basının tekeline de sahip oldular. [.. . ] Savaş esnası ve sonrasında, çok sayıda Yahudi… ülkeye akın edip tüm Rumenlerin ve Hıristiyanların gerçek varlıkların tehdit etmeye başladı. .. Yahudilerin, iliklerini bile kemiklerinden ayırdığı yoksul Rumen halkının kaderi, merhamet için ağlamaktaydı. Birinin kendini savunması, ulusal ve yurtsever bir görev olup, antisemitizm değildi.

Patriark Yahudileri Afrika, Avustralya, Asya ya da “başka diğer adalara” yerleştirecek tehciri öneriyordu (Vago 1975: 235 ve devamı).

Codreanu, rahiplerin çoğunun başlarda karşı olsalar da, 1930’ların ortalarından itibaren lejyonu köylerine buyur ettiklerini ve pankartları ile geçitlerini takdis etmeyi kabul ettiklerini söyler (Vago 1975: 209; Veiga 1989: 264; Ioanid 1990: 71, 139-148). Avukatlar da bazı lider listelerinde fazladan temsil ediliyorlardı. Yargı meslekleri şişmişti – bu sorun da (lejyonun önerdiği gibi) Yahudi avukatların defedilmesiyle muhtemelen çözülebilirdi. Fakat faşist avukatların hemen hemen yansı aslında hükümet görevlisiydi -“‘ki bu da bizi en fazla temsil edilen orta sınıf grubuna, kamu görevlilerine getiriyor. Başka yerlerde olduğu gibi, kamu görevlilerinin faşist üyeliği Romanya’da da yasak olmasına rağmen, burada pek de caydırıcı bir rol oynamış gibi görünmüyor. Bir “gizli militanlık” ağı, lejyona ülkenin her yerindeki hükümet konaklan ve karakollarda yardım etti. Devlet derinden bölünmüştü (Veiga 1989: 125-126) – ama bu farklı bir ikili devletti. Britanya büyükelçiliği, yargı ve polisin lejyonu 1930’lar boyunca desteklediğini rapor etmişti (Vago 1975: 181, 191, 209). Kamu görevlilerini faşizme çeken, zor zamanlardan öte bir şeydi.

Heinen (1986: 458) lejyonerlerin çekirdeğinin “devlet odaklı orta tabaka” olduğunu söyler. Sugar (1971: 150-153) tüm Habsburg “halefi devlet” faşizmleri içinde askerlerin, memurların, öğretmenlerin, üniversite hocalarının ve ruhban sınıfının önemli yer tuttuğuna vurgu yapar. Yazar bunun, tüm bölgede gözlenen, faşizm ile “şişmiş” bürokratik devletler, aşırı milliyetçi okullar, “korporatif-Hıristiyan” kiliseler ve eski askerler arasındaki güçlü bağa işaret ettiğini söyler. Aynı çekirdek çevreyi tüm Avrupa faşizmlerinde gördüysek de, Romanya gerçekten bunun doruğu gibi duruyor. Memurları, kamudaki öğretmenleri ve avukatların yarısını bir araya getirdiğimizde, 194 l’deki (aşağıda ele alacağımız) daha ziyade proletaryan isyancıları istisna olmak üzere, tüm lejyoner listelerindeki kişilerin yüzde 25 ila 5O’sini bulmuş oluyoruz. Kamu çalışanları Romanya’nın işgücünün yüzde lO’undan azını temsil ediyordu. Buna karşın lejyon, üretici burjuvazi ya da küçük burjuvazinin sadece birkaç temsilcisini içeriyordu: Girişimciler, yöneticiler, özel işletmelerdeki beyaz yakalı işçiler ve küçük esnaf (gerçi zanaatkarlar da nadiren görülüyordu). Bir kez daha, faşizmin çekirdek çevresinin derinden devletçi olduğunu görüyoruz.

Lejyon, aydınlar arasında da yaygın bir destek görüyordu. Antisemitizm, ülkenin, Yahudileri ve Rumen ulusunu taban tabana zıt gören aydın kesim içinde halihazırda oldukça mevcuttu. Rumen “üretici sınıfları” ile “tefeci”, “bankacı”, “başıboş” Yahudi sermayesinin himayesindeki “kirli iş dünyası” arasındaki ayrım, tıpkı -Yahudilerin “yükünden kurtulmuş” ya -da dezenfekte edilmiş bir Romanya şeklindeki- çözüm gibi ortaktı. Lejyon tüm bunları benimsedi ama antisemitizme, Sovyet komünizmi ve Batı sömürgeciliğine karşı verilen daha geniş ulusal mücadele içinde bir yer verdi. Diğer ülkelerde olduğu gibi, faşistler modem propaganda tekniklerine başvurarak vakit kaybetmediler. Lejyoner ikonografisi içindeki Musevilik simgeleri özenle seçilmişti: “Önce haham, gizli güç geldi, ardından bankacı ve sonra da gazeteci” (Volovici 1991: 66).

Faşizm yayıldıkça, daha önde gelen aydınlar da onun cazibesine kapıldı. Mihai Manoilescu yüzyılın en çok tanınan iktisatçılarından biriydi. Varlıklı bir ailenin oğluydu, Merkez Banka-sı’nın yöneticisiydi ve savaşlar arası dönemin bazı hükümetlerinin sanayi bakanıydı. Başlangıçta liberal olan Manoilescu, Koruma ve Uluslararası Ticaret Kuramı (1931) başlıklı kitabında açıkladığı gibi, Romanya’nın gümrük vergilerini ve ithal ikameci politikalarını geliştirdi. 1933’te Ulusal Korporatist Birlik adlı bir parti kurdu ve felsefesini Korporatizm Çağı (1934) başlıklı kitabında açıkladı. Orada çok meşhur olan şu iddiayı dile getirecekti: “Nasıl ki, 19. yüzyıl liberalizmin çağıysa, 20. yüzyıl da korporatizmin çağı olacak.” “19. yüzyıl sınıfların iktisadi dayanışmasına tanık oldu. 20. yüzyıl da ulusların iktisadi dayanışmasını görecek” (günümüz sosyologlarının bugün tekrar eder göründükleri, oldukça basite indirgenmiş bir düşünce). Yazar, Alman ve İtalyan sağcılarına dayanarak, Avrupa’nın yoksul çevre uluslarının; özgürlük ve kalkınmayı, devlet güdümlü “saf ve bütüncül” bir korporatizm, “planlı bir mühendislik faaliyeti” ve tüm toplumsal çatışmaların otoriter biçimde düzenlenmesiyle başarabileceğini iddia ediyordu. Bu “ulusların sosyalizmi” diye adlandırdığı olguyu yürürlüğe koyacaktı. Suni ve geçici 19. yüzyıl sınıf çatışmaları, “ahlaki ve toplumsal değerlerin ölçeğinin” ulusal dönüşümü ile aşılacaktı. Korporatizm “ulusun tüm manevi, ahlaki ve maddi güçlerini” nihayetinde bir araya getirecekti.

Manoilescu, küçük partisiyle beraber sağa kaymaya devam etti. 1936 tarihli Tek Parti başlıklı kitabında bu oldukça masum korporatist bakışfierk etti. Artık korporatizm “tek parti[nin] … vesayetinde tutulmalıydı”, çünkü “tüm insanların hayatını bu hayatın bütünlüğü içinde düzenlemesini buyuran biyolojik gereklilik, yüce iktidarın siyasal ulamda da bu tekillik fikrine işaret eder.” Artık temel referansı Alfred Rosen-berg ve (artık bir Nazi olan) Cari Schmitt’tir ve ayrıca Musso-lini, Hitler, Goebbels ve Salazar’dan da alıntılar yapar. Mano-ilescu’nun gerçekten lejyona katılıp katılmadığı pek açık değil, fakat herkes onu artık lejyonun bir destekçisi olarak görüyordu. 1940’ta “yeni bir gelenekselciliği” ve “ata gerçeklerine bir dönüşü” izah ediyordu: “[A]ynı kanın ve öğretinin kardeşleri arasında hiyerarşi, birlik ve sevgi” “totaliter milliyetçiliğin” yeni bir çağına yol açacak. “Yahudi iktidarına” ve “yabancı sermayesine” karşı sermayenin “Rumenleştirilmesini” önerdi (Volovici 1991: 159-162; Heinen 1986: 180-182).’ Artık bir faşistti. Bir süre lejyonun kendisi ile belirsiz bir ilişkisi oldu; çünkü 1940’ta Hitler’in Romanya’yı 1918’de kazandığı toprakların çoğundan mahrum bırakan antlaşmayı imzalamış olma ayıbını taşıyorlardı. Fakat 194 l’de, lejyoner hükümetin yeni “Genel iktisat Ekibine” başkanlık yapmak üzere görevlendirilmişti (Ianciu 1998: 108).

Karşılaştırmalı din kuramcısı (daha sonra Birleşik Devlet-ler’de saygın bir kariyeri olan) Mircea Eliade, Romanya’nın en önemli edebiyatçısıydı. 1934’te “organik, üniter, etnik ve adil bir devlete sahip olma arzusunu”, “Rumenciliği” benimsiyordu. 1936’ya gelindiğinde, kendisi belirgin bir şekilde daha az adil olmuştu: “[M]illiyetçi, coşkulu ve şovenist, silahlı, haşin, acımasız ve kinci bir Romanya’yı bekliyoruz.” Ertesi yıl, “Lejyoner Hareketin Zaferine Neden lnanıyorum’u” yayımladı:

Günümüzdeki tüm devrimlerin amacı toplumsal bir sınıf ya da bir kişinin iktidan ele geçinnesi iken, Lejyoner devrimin yüce hedefi, Kaptan’ın kendisinin de söylediği gibi, halkın kurtuluşu, Rumen halkının Tannyla buluşmasıdır. Bu yüzden Lejyoner hareketin anlamı sadece halkın faziletlerinin yeniden tesisine, yiğit, asil ve muktedir bir Romanya’ya yol açmayacak, aynı zamanda Avrupa’daki yeni bir yaşam biçimiyle uyumlu yeni bir insanı yaratacaktır (Volovici 1991: 85; Eliade’nın kendi vurgulan).

Polonya’nın 1939’da Almanya tarafından işgal edilmesinden sonra, bir arkadaşı günlüğünde “Mircea’nın hiç olmadığı kadar Almanperver, Fransız karşıtı ve antisemit” olduğunu vurguluyor; “yazarın, ‘Romanya’nın Musevilerce işgal edileceğine, Alman mandasında olmasının yeğ’ olduğunu söylediğini” yazıyordu. (lanciu 1998: 17). Eliade’nın Batı’daki çoğu hayranı yazarın faşizmini zarifçe görmezden gelmiştir.

Diğer bir önemli Rumen yazar olan Emil Cioran da aşın düşüncelere sahipti. Nazilerden çokça etkilenmiş bir şekilde, şunu beyan ediyordu:

Yabancı düşmanlığı Rumen ulusal duygusunun öylesine bir niteliğidir ki, bu ikisi hiçbir zaman aynlamaz. Rumenlerin ilk ulusal tepkisi… Fransız yurtseverliğinde [olduğu gibi ] … Romanya’dan gurur duymak ya da bir şeref duygusu değil, genelde bir küfür gibi dile getirilen ve bazen de daimi bir nefret içinde açık edilen, yabancılara karşı ayaklanmaktır… yabancıların boyunduruğunda 1.000 yıl yaşadık; onlardan nefret etmemek ve onlan yok etmemek, ulusal hissin eksikliğine delalet eder.

Gereken “ulusal bir devrimdi”; Cioran bu devrimin vahşi temizlik görevini hevesle dile getiriyordu:

Mantıksız güçlerin, fanatizm ve şiddetin serbest bırakılışı, ulusal kaderin emperyalist ifası. Bir halk kendisi için dünyada bir yol açarken tüm araçlar meşrudur. Terör, suç, zalimlik ve hainlik sadece bir içerik vakumunu savunurken, yani gerilerken, adi ve ahlâk dışıdır; öte yandan eğer bir halkın yükselişine yardım ediyorlarsa, onlar erdemlerdir. Tüm zaferler ahlâkidir… Romanya fanatizme varan bir coşkuya ihtiyaç duyuyor… Romanya’nın fanatikleşmesi Romanya’nın dönüşümüdür (Vo-lovici 1991: 128). “

Faşizm, Romanya’da diğer yerlerden çok daha fazla aydını cezbetmiş gözüküyor. Daha sonra önde gelen edebiyatçılar olacak bir grup edebiyat öğrencisi “1922 Kuşağı”nın çoğunu kendine çekmişti. Eliade ve Cioran bunlar arasındaki en bilinen faşistler oldular. Gruptan iki kişi harekete katılmadı ve diğerlerinin dönüşümlerine yönelik betimlemeler bıraktılar. Sebastien, Yahudi olduğu için katılmadı. Eski arkadaşlarının katılımından “bir din değişikliği” gibi bahsetti. Eugfene Ionesco katılmadı; çünkü kültürel olarak Rumenden çok Fransızdı. Daha sonra, faşizm ya da Romanya’yı hiç zikretmeden, arkadaşları hakkında harika bir oyun yazdı. Gergedanlar’da (1960), anlaşıldığı kadarıyla küçük bir Fransız kasabasının sakinleri anlamsızca gergedanlara dönüşürler. Bu sürrealist değişim mutantla-rın kendileri tarafından istenir; çünkü sırf sürüye uymak istemektedirler. Kararlarına dair tek açıklama “Zamana uymak lazım!” gibi banal sözlerden ibarettir. 1970’te lonesco hicvinin Romanya’daki eski arkadaşlarını hedef aldığını doğrular: “Profesörler, öğrenciler, aydınlar arka arkaya Nazi, Demir Muha-fızcı oldular… Başlarda Nazi değillerdi. .. arkadaşlarımızdan biri şöyle diyecekti: ‘Onlarla aynı fikirde değilim, gerçi bazı noktalarda, mesela Yahudiler konusunda falan, neyi kastettiklerini anlayabiliyorum.’ Ve bu bir işaretti. Üç hafta ya da iki ay sonra bu adam Nazi oldu. Üniformasını giydi, her şeyi ikrar etti ve bir gergedan oldu” (Ianciu 1998: 14-17). Modernitenin anlamsız sloganları tabii ki hâlâ siyasette ağırlıkta, fakat bunlar artık merkeziyetçi olma eğilimindeler – Bili Clinton’ın “21. yüzyıla yönelik köprüsü”, Tony Blair’in “yeni” her şeyi. Faşistler savaşlar arası dönemde böylesi banalliklere başvurmayı iyi bildiler.

1934-1937 arası dönemde, lejyon da saygınlığa erişiyor, diplomat Prens Michael Sturdza ve General Gheorghe Cantacuzi-no-Granicerul gibi cemiyet isimlerinin ilgisini çekmeye başlıyordu. Hükümetler onun söylemlerini çalmaya başlıyorlar, Ya-hudiler ve diğer yabancılara, ekonominin tüm alanlarına istihdam kotaları koyarak ekonomiyi “Rumenleştirmeye” çalışıyorlardı. Lejyon ve Ulusal Köylü Partisi arasında, toplumsal açıdan ilerici, ortak siyasi programlar bulmaya yönelik pazarlıklar bfle başlamıştı. Parti’nin lideri Iuliu Maniu, Codreanu’nun 1938’de-ki yargılanışı sırasında savunmanın bir tanığıydı. Aydınlar arasındaki etkisi faşizme, yönetici sınıfın tümü için etkili bir yeraltı nüfuzu kazandırdı. Böylesi hükümetler, gerçek faşistler bastırılırken bile, faşist fikirlere gitgide daha fazla kapıldılar.

Öte yandan lejyon gitgide popülistleşiyordu. Eylemliği, Harita 8.2’de gösterilen, sözde Halk Seferleri’ne odaklanmıştı. Sınırdaki Banat ilinden bir edebiyat profesörü olan Codreanu’nun halefi Horia Sima bunlan anılannda betimliyor (1967: 33, 199205). llk seferler genelde ülkenin kırsal kesimine doğruydu. Hiç kimse seferlere katılmadan hareket içinde hiçbir resmi paye alamıyordu. Lejyonun bazı “hücreleri” kırsal kalkınma projelerine destek veren çalışma kamplarına dönüşmüştü. Gençlik çalışma kampları 1930’larda Orta Avrupa boyunca pıtrak gibi çoğaldı. Kentli idealist genç insanlar kırsal yollan, okulları ve kiliseleri onarmak için harekete geçiyorlardı. Lejyonerler böylesi bir idealizmi pratik faşizm siyasetine çektiler. Kamplan öğrenciler ile orta sınıf ve zanaatkar vasıflarına sahip kişilerle doluydu – savaş sonrası ilk öğrenci grubu oluşmuştu. Bir kilise inşası projesi yüzde 69’u yerel köylü, yüzde ll’i işçi, yüzde S’i zanaatkar, yüzde 5’i öğrenci ve yüzde 4’ü uzman meslek sahipleri ile memurlardan oluşan 636 kişiden müteşekkildi.1 Bir başka kampın yerel olmayan katılımcıları öğrenci, uzmanlık mesleği sahipleri ve işçilerden oluşan oldukça denk bir dağılım sergiliyordu. Ekler’deki Tablo 8. l’in ikinci satırı, daha büyük bir çalışma kampının yerli olmayan katılımcılarına dair ayrıntılar verir. Buradakilerin üçte biri öğrenci, dörtte biri kamu çalışanıydı ve uzmanlık mesleği sahipleri, işçi ve köylü kümeleri mevcuttu. Köylüler, yozlaşmış eşrafça yürütülen hükümet projelerini bu genç erkek ve kadınların idealizmiyle karşılaştınyordu. Romantik bir retorik gibi görünen şey, burada pratik bir mevcudiyet kazanmıştı. Bu faşistler kendi bariz kişisel tatminleri bakımından iyi niyetli toplumsal reformculardı. Kendilerini ciddiye alıyorlardı.

İkinci sefer evresi 1936-1.937. ardında “Hadi işçilerin arasına katılalım” sloganıyla,r dikkatleri kentli işçi sınıfına döndürerek gerçekleşti. Rumen sosyalizmi zayıftı; yüzde 6’hk zirvesine 1931’de çıktı ve sonra inişe geçti. Yahudiler ve sonra da -Bessa-rabia’ya yönelik Rus savlannı destekleyen Komintem’le ilişki-lendirilmiş olması büyümesinin önünde engeldi. Faşizm, sosyalist seçmen tabanının büyük kısmını çalmıştı. Macaristan’daki gibi, sosyalizm bazı işçi sınıfı “gettolannı” bile faşistlere bıraktı (gerçi bu konudaki veriler derme çatmaydı. 1938’de, Bükreş Lejyoner İşçiler Kıtası’nın 3.000 kişilik bir “ölüm mangasıyla” birlikte 8.000 üyesi vardı. (Gerçek bir kanıta rastlamadıy-sam da) bu üyelerin özellikle silah sanayi ve ulaşım sektöründen (özellikle taksiler, kamu tramvaylan ve demiryollanndan) devşirildiği ve çoğunun kentlileşmiş köylüler oldukları iddia edildi (Weber 1966a: 548-549; Heinen 1986: 395-396; Vago 1987: 309; Ioanid 1990: 71, 169).

Bu proleter faşizm “yabancı” ve “Yahudi” biçiminde güçlü bir düşman algısına sahipti. Dorian (1982: 126) kısa zamanda hayal kırıklığına uğrayacağına inanıyordu:

işçi ve köylüler, Demir Muhafızlar’ın “sömürgecilerden” bahsederken, aslında sadece [ …) Yahudileri kastettiklerinden bihaber, şikâyetlerinin, kapitalizmin yok olması ile biteceği inancı çevresinde birleşmişlerdi.

Bazı komünist tarihçiler, lejyonun kapitalistlerden gelen yardımlara dayandığını öne sürdü, oysa bu pek olası değildi. Kapitalistlerin çoğu ya Yahudi ya da yabancıydı. Lejyon Almanya’dan (antisemit ve proto-faşist rakibi LANC’dan daha az miktarda) ve Alman taraftan kapitalistlerden biraz para yardımı aldı. Zaman zaman Kral Carol’un da aralannda bulunduğu diğer rejim gruplan, kendi amaçları uğruna lejyonu kullanmaya kalkıştıklarında ona yardım ettiler. Maddi desteğin kaynağı büyük oranda vefakar partililerden geliyordu (Heinen 1986: 337341; Watts 1993). Lejyonun üretici sınıflar arasındaki uyuma dair korporatist sloganları, sosyalizmin daha büyük bir tehdidi altında olsalardı kapitalistlere hitap edebilirdi, ama üst sınıf-lann geri kalan kısmı daha muhafazakar otoritarizmi destekliyordu. Kısa ve kanlı yaşamı boyunca lejyon, Mussolini ve Hitler’in darbelerinden ders alan hakim seçkinler tarafından bir kullanıldı, bir bastırıldı.

Faşistler
Michael Mann
İletişim Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz