DENEMELER: ÇOCUKLARIN BABALARIYLA BENZERLİĞİ ÜZERİNE – MONTAİGNE

Denemeler’i yazmaya başladığımdan beri yedi ya da sekiz yaş ihtiyarladım. Bu arada yeni şeyler de kazandım. Yıllarla birlikte türlü sancılarla tanıştım; ticaret ve bununla uzun süre içli dışlı olma bu tarzda birkaç meyve üretmeden hemen hemen hiç geçmez. Kafasına uzun süre musallat olanların edinmeye mecbur oldukları çok sayıdaki armağan, aralarından bana kabulü daha kolay olan birini seçebilirdi; zira çocukluğumdan beri en fazla dehşete düştüğüm birini bana armağan etmeyebilirlerdi. İhtiyarlığın tüm can sıkıcı olayları arasında, kesinlikle en fazla korktuğumdu bu. Benim katımda fazlaca ileri gittiğimi, pek uzun bir yol sonunda karşılaşmaktan geri kalamadığım kötü bir rastlantıyı pek sıkça düşünmüştüm. İyice hissediyor ve yola çıkma zamanının geldiğini, bir uzvu kesmek zorunda olduklarında cerrahların kuralına göre “sağ ve salim”ken yaşamı kesmenin gerektiğini, doğanın yaşamı zamanında geriye vermeyen kişiye tefeci faizleri ödettirdiğini gönüllü olarak bildiriyorum. Ama bunlar beyhude itiraflardır. Bu durumda oluşum on sekiz ay ya da yaklaşık bu kadar olduğuna ve şimdiden buna uyum sağlamayı öğrendiğime göre o derece yola çıkmaya hazır olmam gerekiyordu. Şimdiden bu sancılı duruma kendimi hazırlamaya başlıyorum; bunun için kendimi avutmak ve umut etmek için bazı şeyler buluyorum. İnsanlar bir şey yapacak durumda olmayan yoksul varlıklarına, pek zahmetli de olsa o kadar bağlıdır ki, bunu ancak muhafaza etmek için kabul eder.

Mæcenas’a kulak verin:

“Çolak, damla marazlı, kesik bacaklı olayım, sallanan dişlerim sökülsün, yeter ki yaşam bende kalsın, hoşnutum.” (Seneca tarafından muhafaza etilen Mecene’in dizesi, Ep., CI)

Timurlenk, bildiği tüm cüzzamlılara karşı, kendilerine pek acılı gelen bir yaşamdan kurtarmak için onları ölüme gönderterek – o, böyle diyordu – aptalca bir insanlık gereği gizlediği korkunç bir acımasızlık yapıyordu. Bunların arasında tümden yok olmaktansa yine de üç kez cüzamlı olmayı yeğlemeyecek yoktu.

Stoacı Anthistenes çok hasta olduğunda, “Bu ağrılardan beni kim kurtaracak?” diye haykırıyordu. Onu görmeye gelmiş olan Diogenes, bir bıçak uzatıp, “İstersen, bu hemen yapar” dedi. Öteki yanıtladı: “Ben yaşamdan değil, ağrılardan söz ediyorum!”

Sadece ruhumuza ulaşan ağrılar beni çoğu kişiye olduğundan çok daha az etkiler. Kısmen onların hakkındaki yargıma bağlıdır bu; zira insanlar birçok şeyi korkunç sayar ve hatta yaşamı pahasına kaçınılması zorunlu olan bunlar bana aşağı yukarı ilgisiz gelir. Ama bu, beni doğrudan ilgilendirmeyen kötülüklere karşı biraz ilgisiz ve duygusuz olma tarzıma bağlıdır – doğamın en iyi öğelerinden biri saydığım varoluş tarzıdır bu. Ama doğrudan gerçek ve bedensel acıları şiddetli bir şekilde hissederim. Ve bununla birlikte, Tanrı’nın bana ömrümün büyük kısmında bağışladığı şu uzun ve iyi sağlık, dinginlik sayesinde yumuşamış zayıf ve nazik görüşle bir zamanlar önceden gördüğüm gibi, bunları hayalimde pek dayanılmaz tasarlamıştım; aslında, onlardan bana neden oldukları ağrıdan daha fazla korkuyordum. Bu ise, ruhumuzun yetileri içinde sadece inancımı pekiştirdi; onları kullanma biçimimizden dolayı yaşamımıza hizmet etmekten çok yaşamımızın huzurunu bozuyorlar.

Tüm hastalıkların en beterinin, en anisinin, en ağrılısının ve en onulmazının kıskacındayım. Daha şimdiden hayli uzun ve zahmetli beş ya da altı kriz geçirdim; ama yine de, ya böbürleniyorum ya da ruhun ölüm korkusundan boşalmış olduğu, tıbbın kulaklarımıza indirdiği tetikte oluş, peşin teşhis ve sonuçlardan boşalmış olduğu bu orta halli direnme hâlâ mevcut. Ağrı gerçeği bizzat pek keskin, pek korkunç ve dayanılması güç değil, ki duyguları temkinli bir adam büyük öfke ve umutsuzluk içinde onu kesinlikle yok edebilsin. Kendiliğimden yapamamış olduğumu kusursuzca yapacak sancılarımdan en azından bu kazancı sağladım. Zir, ağrı bana saldırıp, beni bezdirdikçe ölüm benim için daha az korkulur olacak. Bunu şimdiden kazandım; yaşamda olduğum için sadece yaşamda kalmayı. Hatta ağrılar bu güzel antlaşmayı bozup da sonunda Tanrı’nın isteğiyle şiddetleri gücüme muzaffer gelirse beni ancak ölümü sevmenin ve arzulamanın daha az kötü olmadığı şu öteki uca iter!

“Son gününüzde ne korku, ne de arzu duyun.” (Martial, X, XLVII, 13)

Korkulması gereken iki tutkudur; ama biri çaresini ötekinden çok daha iyi hazır tutuyor.
Sonuçta, hastalık karşısında pek titizlikle ve sıkıca itidalini bozmamayı, ona küçümseyen ve sakin bir tutumla katlanmayı dayatan bu kuralı her zaman hayli iddialı buldum. Sadece olguların gerçek özüyle uğraşan felsefe neden zamanını dış görüntülerle kaybetsin ki? Bu özeni hareketlerimizi büyük mesele yapan oyunculara ve güzel söz söyleme (retorik) uzmanlarına bıraksın! Eğer ne yürekten, ne de içten geliyorsa felsefe ağrıya seslenme korkaklığına izin vermeyi göze alsın ve bu istemli yakarışları doğanın bizim erimimizin dışında tuttuğu inleme, hıçkırık, çarpıntı ve solgunluk tarzına dayandırsın. Yeter ki yürek korkusuz, sözler umutsuzluktan azade, felsefe hoşnut olsun! Kolumuzu burkmanın ne önemi var, yeter ki düşüncelerimizi burkmayalım! Felsefe bizi başkaları için değil, kendimiz için yetiştirir; olmak için ve görüntü vermek için değil. O, zekâmızı yönetmekle sınırlı kalsın, eğitmek görevine koyulsun. Krizlerde, felsefe öyle yapsın ki ruh bununla birlikte kendini tanıyabilsin, alçakça ayaklarına kapanmak değil acıyla savaşarak ve acının saldırılarına göğüs gererek alışıldık yürüyüşünü sürdürebilsin; yenik ve devrik değil, savaşla coşmuş ve kızışmış, biriyle konuşabilme ve başka uğraşlarla – belirli bir ölçüde – meşgul olabilme yetisinde bulunsun. Bu kadar zor koşullarda, bizden bunca yapmacıklı bir tavır almayı istemek merhametsizliktir. Eğer oyunun hâkimiysek, yüzümüzün asık olması pek önemli değildir. Eğer beden yakararak rahatlıyorsa, varsın yapsın! Eğer çırpınma ona uygun geliyorsa, dönsün ve yeniden dönsün, hoşuna gittiğince didinsin; eğer en şiddetli çığlıklar atarak ağrı ona buharlaşır gibi geliyorsa (bazı hekimlerin hamile kadınlarda bunun doğurmaya yardım ettiğini söylemeleri gibi) ya da bu ağrısını biraz yatıştırıyorsa, bağırsın o zaman! Bu sese kendini duyurmasını tavsiye etmeyelim, ama ona bunu yapmaya izin verelim. Epikuros, acılar içindeki bilgesine sadece bağırma izni vermez, bunu ona tavsiye eder. “Güreşçiler de rakiplerine vurarak ve zırhlı eldiveni sallayarak inler; çünkü sesin çabası altında tüm beden katılaşıp, darbe daha bir güçlü indirilir.” (Cicero, Tusculanes, II, XXIII). Kendimize bu yersiz kurallarla işkence etmeden, ağrıyla yeterince işkence görüyoruz. Bunu bu hastalığın şokları ve saldırıları altında çılgınca debelendiği görülen kişileri hoş görmek için söylüyorum; zira ben bu hastalığa buraya kadar en iyi bir tavırla dayanıp, avaz avaz bağırmaksızın inlemekle yetindim. Bu, edepli bir görüntüyü korumak için zahmete girmemden değil; zira bunun benim için pek önemi yok. Hastalığın benden tüm beklediğine uyuyorum; ama ya ağrılarım pek dayanılmaz olmadığından ya da ölümlülerin geneline nazaran ağrılarımı daha sarsılmazlıkla taşıdığımdan. Keskin ağrılar bedenimi baştan başa geçtiği zaman sızlanıyorum, perişan oluyorum; ama şu kişi gibi umutsuzluğa düşmüyorum;

“Bunlar, onun ağlamaklı sızlanışlarıyla çınlayan iç çekmeler, feryatlar, iniltiler, yakarışlardır.” (Atticus’un Philoctete’inden Ciceron tarafından dile getirilmiş dizeler, De finibus, II, XXIX; Tuscalanes, II, XIV)

Hastalığımın en güçlü anında acıyı çekip, hep diğer zamanlara göre aynı sağlıkla konuşma, düşünme, yanıt verme yetisinde olduğumu gördüm; ama ağrı beni rahatsız ve tedirgin ettiğinden aynı metaneti gösteremiyorum. İyice yenik düştüğüm sanılıp da çevremde toplananlar benimle uğraşırken, sıkça gücümü topluyor, bunu kendiliğimden durumumdan en uzak konular üzerine yöneltiyorum. Her şeye ani bir çabayla ulaşıyorum; ama bunun devam etmemesi koşuluyla.

Ah! Niye rüyasında bir kızla yattığını görürken “taşlar”ından çarşafların arasında kurtulduğunun farkına varan şu hayalci Cicero gibi yapma yetisine sahip değilim! Benimkiler aksine beni özellikle kızlardan uzaklaştırıyor!

Bu çok şiddetli ağrıların aralarında idrar kanallarım sakinleşip beni kemirmeye ara verdiklerinde birden alışılmış halime yeniden dönüyorum; kuşkusuz benzer olaylara hazırlanma kaygısına bağlı olan, duygusal ve bedenden gelen uyarılarla ruhumun coşkululuğu dışında,

“Bundan böyle benim için sadece yeni ve beklenmedik ağrılar var; hepsini tahmin ettim ve hayalimde hepsini önceden adım adım geçtim.” (Virgilius, Aeneas, VI, 103)

Bir çırak için bir parça aşırı sertlikte etkilendim yine de; değişiklik oldukça ani ve iyice zahmetli oldu; çok dingin ve çok mutlu bir yaşamdan, birdenbire hayal edilebilecek en acılı ve en zahmetli yaşama düştüm. Zira bu, kendiliğinden çoktan ağır bir hastalık oluşunun ötesinde, bende alışılmıştan daha şiddetli ve daha güç bir biçimde başladı. Krizler beni o kadar sıkça tutuyor ki, artık hemen hemen hiç sağlıklı değilim. Bununla beraber, şimdiye kadar aklımı sebatımı eklemek üzere dengeli bir durumda tuttum; daha doğrusu, kafalarında hastalığın ham hayallerine kendilerini adayan ne ateşi, ne de hastalığı bulunan binbir kişinin yaşamından daha iyi koşullarda buluyorum.

Görünüşe dayanan kanıdan kaynağını alan bir tür ince alçakgönüllülük vardır ki, o da şudur: Birçok şey üzerinde cahilliğimizi kabul edip, bilgimizin yollarını ve nedenlerini bulmaya ulaşamadığı doğanın eserleri içinde nitelikler ve varoluş biçimleri olduğunu itiraf etmek için yeterince dürüst olduğumuz zaman, bu doğru ve akıllıca bildirimde aynı zamanda anladığımızı öne sürdüğümüz şeyler konusunda bize inanılmasını elde etme umudu vardır. Bize yabancı olan mucizeler ve zorlukları araştırmakta pek uzağa gitmek neye yarar? Bana öyle geliyor ki, her gün gördüğümüz olaylar arasında pek garip ve pek anlaşılmaz şeyler bulunup, bunlar mucizelerin tüm karanlığını uzağından aşıyor. Hasıl olduğumuz şu bir damla döl sadece bedensel biçimde değil, ama düşünme ve eğilimler biçimlerinde de babalarımızla benzerlikler içermesi ne harika! Bu bir damla suda, bunca sonsuz sayıda biçimi nereye yerleştiriliyor?

Ve bu biçimler benzerlikleri nasıl pek gelişigüzel ve pek kuralsız iletebiliyor da, torunun torunu dedenin babasına anasına, yeğen amcaya benzeyecektir? Roma’da Lepidus ailesi fertleri aynı göz kıkırdakla kaplı, ama birbirlerinin peşi sıra değil de aralıklarla doğdu. Thebes’de fertlerinin annelerinin karnından kaynaklanan bir mızrak ucu işaretini taşıdığı bir aile vardı; bu işareti belirgin olmayan kişi gayrimeşru addedilirdi. Aristoteles, kadınların ortaklaşa olduğu bir ahalide, çocukların babalarının benzerlik oranıyla saptandığını söyler.

Bu “taş hastalığı”na yatkınlığımı babama borçlu olduğuma inanmak lazım; zira o da idrar kesesinde bulunan koca bir böbrek taşı yüzünden öldü. Babam altmış altı yaşına kadar hastalığının farkına varmadı ve bundan önce de ne böbreklerinde, ne böğründe, ne de başka taraflarında baştan gelen hiçbir rahatsızlık ya da belirti hissetmişti; o zamana kadar, hastalıklara pek az yakalanarak mutlu, sağlıklı yaşamıştı ve hastalığa tutulunca da, ömrünü yedi yıl daha çok ağrılı bir biçimde sürdürdü. Ben onun hastalığından yirmi beş yıl önce, yaşamının en iyi bölümü sürecinde üçüncü çocuğu olarak doğdum. Şu halde bu zaman süresince bu marazın yatkınlığı gizlice nerede yuvalanabilirdi? Ve o sırada kendini bekleyen hastalıktan pek uzakken, tözünün beni hasıl eden pek küçük bir parçası bunca güçlü bir belirtiyi nasıl taşıyabiliyordu? Bu belirti o zaman nasıl pek iyi saklanmıştı ki, ancak kırk beş yıl sonra ve tek bu günde hepsi bir anadan bunca erkek ve kız kardeş arasında ben etkisini duymaya başladım? Beni bu vasiyetin iletiliş biçimi konusunda aydınlatacak kişinin başka herhangi bir mucize üzerine her söyleyeceğine inanacağım… yeter ki, her zaman yapıldığı gibi, bana çok daha akıl almaz ve olayın kendisi kadar kabul edilmesi zor bir açıklama sunulmasın!

Hekimler, pervasızlığımı bir parça affetsin; kısmete bağlı damla damla akıtmaya duyduğum tiksinti ve bilimleri hakkında beslediğim küçümsemedendir bu. Sanatlarına karşı soğukluğum soya çekimime bağlıdır. Babam yetmiş dört, büyükbabam altmış dokuz, büyükbabamın babası yaklaşık seksen yıl yaşadı ve hiçbiri ilaca asla el sürmemişti. Onlar için, sıradan kullanımdan çıkan her şey bir uyuşturucu madde yerine geçerdi. Tıp, örneklerden ve deneyimlerden oluşuyor; benim kanaatimde bu şekildedir. Ve buradaki iyice açık ve inandırıcı bir deneyim değil midir? Hekimlerin nüfus kayıtlarında aynı yuvada, aynı çatı altında doğmuş, büyümüş ve onların kurallarına tamamen uyarak pek uzun süre yaşayıp da ölmüş üç kişi bulup bulamayacaklarını bilmiyorum. Onların bu konuda kesinlikle bana katılmaları gerekir; akıl değilse bile, en azından talih benden yanadır. Oysa, hekimlerde talih akıldan daha fazla öneme sahiptir. Ve onlar, şimdi içinde olduğum noktada beni kendi lehlerine bir örnek olarak almasın; bu durumu kötüye kullanmak olacaktır. Aslında, bende kesilip dursalar bile ailevi örneklerimle onlardan yeterince ileri yol aldım. İnsani gerçekler pek uzun sürmezse de, ilk ferdimiz bin dört yüz ikide doğduğuna göre iki yüz yıl oluyor ki – buna sadece on sekiz yıl daha gerek – bu şekilde yaşamaya çalışıyoruz. Şu halde bu deneyimin sonuna yaklaşmaya başlaması oldukça normaldir. Hekimler böylece şu an için gırtlağıma sarılan acılardan dolayı beni kınamaya kalkışmasınlar; kırk yedi yıl boyunca sağlıklı yaşamış olmak benim bakımımdan yeterli değil midir? Ve yolun sonuna geldiğimde, yeterince uzun oldu bu.

Atalarımın bazı gizli ve doğal hükümlerle tıbba tiksintileri vardı; ilaçların sadece görüntüsü bile babamı dehşete düşürüyordu. Baba tarafından amcam, kilise adamı, Gaviac senyörü doğuştan hasta yapılı olarak, her şeye rağmen bu dermansız yaşamı altmış yedi yaşına kadar sürdürüp, günün birinde çok vahim ve şiddetli bir sürekli hummaya yakalandı; hekimler ona kendine yardım edilmesini istemezse (onlar müdahaleye pek sıkça “yardım” adı takar) kesinlikle öleceğini söylenmesinde karar kıldı. Bu yiğit adam, bu korkunç hükümden korkmuş olmasına rağmen, yine de “Şu halde ben öldüm!” dedi. Ama çok geçmeden Tanrı bu kerameti boşa çıkardı.

Dört kardeşten sonuncusu, hem de yaşça oldukça uzak sonuncusu Bussaguet beyi, sanırım bu da onun Parlamento sarayı danışmanı oluşundan dolayı öteki sanatlarla ilişkisi yüzündendir, tıp sanatına kendini teslim eden tek kişi oldu. Bu onda o kadar kötü bir başarı gösterdi ki, görünüşte daha güçlü yapıya sahip olmasına rağmen Saint-Michel beyi dışında ötekilerden iyice uzun bir zaman önce öldü.

Tıp için bu doğal tiksintiyi atalarımdan almış olmam mümkündür; ama bu olmasaydı da, tıbbı alt etmeye çaba gösterirdim. Zira bizde nedensiz zuhur eden tüm eğilimler kötüdür; bu, mücadele edilmesi gereken bir tür hastalıktır. Eğer bu eğilimde olmam mümkünse, bunda bana şimdi sahip olduğum kanıyı yerleştiren uslamlamalarla daha az desteklenmiş ve güçlendirilmiş değilim. Zira aynı zamanda bazılarının ilaçları acılığından dolayı bu geri çevirme şeklinden de nefret ediyorum; daha doğrusu, sağlığın yapılabilen en acı veren tüm dağlamalar ve cerrahi müdahalelerle tekrar kazanılmayı hak ettiği eğiliminde olurdum.

Epikuros’a göreyse, bana öyle geliyor ki, eğer peşlerinden en büyük acıları getiriyorsa zevklerden kaçınılmalıdır; eğer ardından en büyük zevkleri sürüklüyorsa ağrılar aranmaya değerdir.

Sağlık öyle değerli ve tek bir şeydir ki, onsuz yaşamın zahmetli ve taşınmaz hal aldığı kadarıyla ona ulaşmaya çalışmak için uğruna sadece zamanını, terini, zahmetini, mülklerini değil, bizzat yaşamını bile kullanmaya değer. Aracılığıyla felsefenin bizi aksine inandırmaya çalıştığı haz, bilgelik, bilgi ve erdem onsuz donuklaşır; sara ya da beyin kanamasına uğramış olan Platon’un görüntüsünü ve onun bu durumda ruhunun değerli yetilerini imdadına çağırarak buna meydan okumasını karşı çıkarmalıyız sadece. Bizi sağlığa götüren her yol benim için ne sarp, ne de masraflıdır. Bunu sadece bundan bir şeyler elde edilsin diye söylemiyorum; doğanın sayısız eserinin içinde sağlığımızın korunmasına elverişli şeyler olduğu kuşkusuzdur, buna şüphe yok.

Bazı nemlendiren bitkilerin, kurutan bazı başkalarının olduğunu kesin olarak işittim. Karaturpun bağırsak gazlarına neden olduğunu, sinameki yapraklarının müshil etkisi yaptığını deneyimimle biliyorum. Aynı biçimde birçok başka şeyi daha biliyorum; örneğin, koyun beni besler, şarapsa ısıtır. Solon da, besinlerin öteki uyuşturucular gibi açlık marazına karşı bir ilaç olduğunu söylüyordu. Doğadan elde ettiğimiz şeylerden yapabileceğimiz kullanımı inkâr etmiyorum; onun gücünden ve verimliliğinden, ne de gereksinimlerimize uygun olabildiğinden kuşku duyuyorum. Örneğin, turna balıklarının ve kırlangıçların doğadan yarar sağladıklarını kesinlikle görüyorum. Ama aklımızın, bilimimizin ve becerikliliğimizin icatlarını küçümsüyorum; tüm bunların sayesinde doğayı ve kurallarını terk ettik; bunda ne ılımlılıkla, ne de belirli sınırlar içinde durmayı biliyoruz.

Elimize geçen ilk yasalardan yarattığımız üstünkörü onarıma “dürüstlük” diyoruz; bunun uygulamaya konması sıkça aptalca, hatta insafsızcadır. Bununla alay eden ve bunu ayıplayan kişiler bu soylu erdeme hakaret edildiğinin pek farkında olmayıp, sadece bu kutsal sözcüğün kötüye kullanımını, değerinin bilinmemesini kınıyor. Ben de hekimlik hakkında aynını yapıyorum; insan türüne pek yararlı bu şerefli sözcüğe öne sürdüğüyle, vaat ettiğiyle saygı gösteriyorum; ama tüm bunlardan gerçek biçimde bize gösterdiğine ne saygı duyuyor, ne de değer veriyorum.

Öncelikle deneyimim bana ürküntü veriyor; zira öğrenebildiğim kadarıyla, tıbbın yargılama alanına boyun eğmiş olup da pek erken hasta olan ve pek geç iyileşen kimseyi görmüyorum. Onun sağlığı perhizlerin dayattığı zorlama olgusuyla bozulur ve çürükleşir. Hekimler, yetkelerinden mutlak kaçıp kurtulunmasın diye hastalık üzerinde egemen olmakla yetinmiyor, sağlığın bizzat kendisini marazlı kılıyor. Onlar gelişen ve sürekli bir sağlık içinde gelecekteki büyük bir hastalığın belirtisini görmezler mi? Ben oldukça sık hasta oldum; onların yardımı olmaksızın, hastalıklarımı (bunlardan hemen hemen her türlüsünü çektim) dayanılması daha ılımlı, bir başkasınınkinden daha kısa buldum. Hiç değilse onların iksirlerinin acılığını eklemedim bunlara! Sağlık bende alışkanlıklarımın ve keyfimin disiplininden başkası olmaksızın, kuralsız, özgür ve bütündür. Her yer durmam için iyidir bana; zira, hasta olduğumda her şeyin yolunda gittiği zaman bana gerekenden başka rahatlığa gereksinim duymam. Kendimi doktorsuz, eczacısız ve yardımsız bulmaktan kaygılı değilim; çoğu başka kişinin hastalıklarından çok bundan etkilendiğini görüyorum. Ne yani! Bilimlerinden bize bazı açık kanıtlar gösterebilen hekimler, kendi yaşamlarında bize mutluluk ve ömür uzunluğu gösteriyorlar mı?

Yüzyıllardır tıp olmaksızın yaşamış olan hiçbir halk yoktur; demek ki, ilk yüzyıllar en iyi ve en mutlu olanlarıydı. Bugün dahi dünyanın onda biri tıp uygulamasında bulunuyor. Birçok halk tıbbı bilmiyor ve onlarda burada olduğundan daha sağlıklı ve daha uzun yaşanıyor. Bizim aramızda halktan kişiler buna pek önem vermiyor. Romalılar, tıbbı kabul etmeden önce altı yüz yıl geçirmişti; ama denedikten sonra, buna önem vermemenin ne kadar kolay olduğunu bizzat seksen beş yıl yaşayıp, karısını çok ileri bir yaşa kadar ilaçsız değil de, doktorsuz yaşatarak gösteren Yargıç Cato’nun girişimiyle tıbbı kentlerinden kovdular; zira varoluşumuz için sağlığa yararlı görünen her şeye ‘ilaç’ denebilir. Plutarkhos’un, “o, ailesinin sağlığına tavşan eti tüketerek bakıyordu” der sanırım. “Arcadie’nin insanlarının tüm hastalıkları inek sütüyle iyileştirdikleri gibi” der Pline. Herodote da, Libyalılar’ın ortaklaşa ender bir sağlığın keyfini işte şu âdet olgusuyla sürdürdüğünü söyler: “Onlar çocukları dört yaşına bastığı zaman, baş ve şakak damarlarını dağlayıp yakarak, tüm yaşamları boyunca nezlenin yolunu keser.” Bu ülkenin köylüleri herhangi bir rahatsızlık durumunda sadece ellerinde bulunabilen en keskin şaraba safran ve baharat katıp hep aynı başarıyla kullanır.

Gerçeği söylemek gerekirse, reçetelerin çeşitliliğinde ve karmaşasında karnı boşaltmaktan değil de başka hangi amaç, başka hangi etki bekleniyor? Bizde yetişen binbir şifalı ot dahi bunu yapabilir.

Hatta ben, şarabın kendini muhafaza etmek için tortusuna gereksinim duyuşu gibi, bedenimizin de atıklarını belki de belirli bir dereceye kadar saklamak gereğinde olmadığını söylemekte onların haklı olup olmadıklarını bile bilmiyorum. Sağlıklı kişilerin rastlantısal ve bilinmeyen bir nedenle kusmalara ya da ishale tutuldukları ve o sırada gereksiz, ne de ardından pek yararsız büyük miktarda atık boşalttıkları, hatta aksine, durumlarında olası bir bozulma ve ağırlaşmayla sıkça görülür. Geçenlerde yüce Platon’dan organizmamızın merkezi olduğu üç tür hareketten sonuncusunun ve en beterinin ilaçla iç söktürme olduğunu öğrendim; aklı başında olan hiç kimse son derece gerekli olmadıkça buna kalkışmamalı. Hastalık, ona karşı koymakla uyandırılır ve kışkırtılır. Bunun yavaşça uyuklatan ve sonuna vardıran bir yaşama biçimi olması gerekir. Uyuşturucu ilaçla hastalığın şiddetli çatışmaları, kavga içimizde cereyan ettiği içindir ki her zaman zararımıza olur ve uyuşturucu ilaç hesaba katılabilen bir kurtarıcı değildir; o, kendi doğası gereği sağlığımızın düşmanı olup, içimize rahatsızlıklarımızın aracılığıyla girer. Şu halde olguları bir parça kendiliklerinden oluşmaya bırakalım; pirelere ve köstebekleri gözeten düzen, pirelerle köstebeklerle kendilerini yönettirmek için aynı sabrın kanıtını veren insanları da gözetir. İstediğimiz kadar ‘deh!’ diye bağıralım, bu bizi ilerletmez sesimizi kısar. Bizi yöneten düzen kibirli ve acımasızdır. Korkumuz, umutsuzluğumuz onu davet etme yerine yolundan çevirir ve bize yardım etmeye caydırır. O, sağlık için yaptığı gibi, hastalığı seyrini izlemeye bırakmalıdır. Kendini birinin lehine, diğerinin zararına bozmaya kaptırmayacaktır; zira, artık onda düzen değil, düzensizlik olurdu. Bunu izleyelim; Tanrı adına, bunu izleyelim! O, kendisini izleyenleri ve izlemeyenleri yönetir, kızgın öfkeleriyle ve hekimleriyle birlikte onları zorla sürükler! Beyninize bir müshil yazdırın; bu, orada midenizden çok daha iyi kullanılmış olacaktır!

Bu kadar uzun süre sağlıklı yaşamış olmasını neyin yol açtığı sorulan bir Lakedemonyalı, “Tıp cahilliği” diye yanıt verir. İmparator Adrian ise, ölürken hiç durmaksızın onu doktor kalabalığının öldürmüş olduğunu haykırıyordu.

Kötü bir güreşçi hekim olunca, Diogenes ona, “Cesur ol, haklısın; şimdi artık bir zamanlar sırtını yere getirmiş olanları yere sereceksin” dedi.

Ama Nicocles’e göre, hekimler güneşin şu başarılarını aydınlatması ve toprağın hatalarını saklaması talihine sahipler. Üstelik de, onların her türlü olayı iyice üstünlükle kullanma tarzları var; zira kader, doğa ya da garip nedenler (bunların sayısı sonsuzdur) bizde iyiliği ve selameti meydana getiriyor ki, tıbba liyakat atfedilmesinin ayrıcalığıdır bu. Tıp, perhizine teslim olmuş hastaya gelen tüm mutlu başarıları üstlenen oluyor. Beni iyileştiren ve hekimi imdada çağırmadan bundan şifa bulan binbir kişi bunu onların itibarına taşıyarak ele geçiriyor. Ve can sıkıcı olaylar söz konusu olduğu zaman, onlar hatayı hastaya bulmaktan yoksun olmadıkları pek az inandırıcı nedenlerle, şöyle kolunu sıvadı, bir arabanın gürültüsüne kulak kabarttı,

“Sokakların dar dönemeçlerinden arabaların geçişinde.” (Juvenal, III, 236)

penceresi aralandı, sol yanına yattı, aklından sıkıcı bir düşünce geçti gibi kusur yükleyerek bunları ya tamamen inkâr ediyor… Sonuçta bir söz, bir rüya, bir göz kırpma, bunun kendi hataları olmadığını öne sürmek için onlara yeterli bir özür gibi geliyor. Ya da hoşlarına giderse, hiçbir zaman boşa çıkmayan şu yoldan yararlanarak bu kötüleşmeyi kendi yararlarına çevirip, hastalık kendi tedavileri altındayken ilaçları olmazsa çok daha beter bir hal alacağına bize teminat veriyorlar. Sanki ağır bir soğuk algınlığından günlük humma krizlerine geçirttikleri kişi, onlarsız sürekli bir hummaya yakalanacaktı. Neden oldukları zararlardan çıkar sağlamaya eriştiklerine göre, işlerini kötü yapmaktan kaygılanmak zorunda değiller. Onlar, hastadan tam bir güven dilemekte haklılardır; inanılması pek güç buluşların uygulanması için bu güvenin gerçekten de kısıtlamasız ve iyice esnek olması gerekir!

Platon, selametimiz vaatlerinin boşluğuna ve sahteliğine bağlı olduğuna göre, tam özgür biçimde yalan söylemenin sadece hekimlere ait olduğunu demekte iyice haklıydı. Ender bulunan kusursuzlukta, tüm güzelliklerini pek az kişinin keşfettiği yazar Æsope, hastalık ve korkunun ezdiği ve zayıflattığı şu yoksul ruhlar üzerinde kendini gösteren bu zorbaca yetkeyi güzel bir biçimde tasvir eder. O, vermiş olduğu ilaçların üzerinde gösterdiği etkiyi soran hekime hastanın, “Çok terledim” diye yanıt verdiğini anlatır. “Bu iyi” der hekim. Bir başka defa hekimin o zamandan beri nasıl olduğunu sorduğu hasta, “Son derece üşüme hissettim ve çok titredim” der. “Bu iyi” diye yineler hekim. Ve üçüncü kez, durumunun nasıl gittiği sorulan hasta yanıt verir: “Bedenimde su birikmiş gibi kendimi şişip kabarmış hissediyorum.” Hekim yeniden, “İşte bu da iyi!” der. Hizmetçilerden biri daha sonra gelip de durumunu sorduğunda hasta adam yanıtlar: “Aslında, dostum, iyileşmeye gitme sayesinde ölüyorum.”

Mısır’da en adil bir yasa vardı; buna göre hekim ilk üç gün tüm sorumluluk hastanın üzerine olmak üzere görev alıyordu; ama üç gün geçince tüm sorumluluk hekimin üzerinde oluyordu. Zira, onların koruyucusu Æsculapius’un Heleine (doğrusu Hippolyte)’i ölümden yaşama döndürmüş olduğu için şimşekle vurulmasının hangi nedeni olacaktı,

“Zira tanrıların her şeye muktedir babası, bir ölümlünün cehennem gecesine yaşamın ışığını çağırmasına kızmış olarak, bu küstahça sanatın mucidi, Apollan’un oğlunu şimşekle vurdu ve onu Styx’in kıyısına fırlatıp attı.” (Virgilius, Aeneas, VII, 770)

ve de onun ardından bunca ruhu yaşamdan ölüme gönderen sonrakilerin affedilmiş olmalarının?

Hekimin biri kendini Nicocles’in yanında çok büyük etkililiği olmakla övüyordu. “Gerçekten de doğru bu; mademki, ceza görmeksizin bunca kişiyi öldürebiliyor!” dedi Nicocles.

Zaten ben de onların çarkına dahil olduysam, kendi bilimimi daha kutsal ve daha gizemli kılmış oldum. Onlar yine de iyi başlamışlardı; ama kötü bitirdiler. Tanrıları ve cinleri kendi bilimlerinin yapımcıları yapmış olmaları, özel bir dil, özel bir yazım kullanmış olmaları iyi bir başlangıçtı. Felsefe birisinin yararına anlaşılmaz bir biçimde tavsiyelerde bulunmanın bir çılgınlık olduğunu düşünse bile,

” ‘Sanki bir hekimin hastasına reçete yazması gibi:’ Kansız çocuğu yerden alın, çimende yürütüp, sırtta eve taşıyın” (Cicero, De divinatione, II, LXIV.)

Bu onların sanatında bir temel kural olup, zaten tüm düşsel, aldatıcı, doğaüstü sanatlarda mevcuttur ve hastanın inancı onların işlemlerinin etkisine umut ve kesinlikle bakmak zorundadır. Ve onlar bu kurala hekimlerin en cahil ve en yontulmamış olanının kendine güven duyan hasta için tanımadığı en deneyimli hekimden daha etkili olduğuna inanma noktasına kadar dikkat eder. Hatta uyuşturucu ilaçlarında yaptıkları seçimde gizemli ve tanrısal bir şeyler vardır. Bir kaplumbağanın sol ayağı, bir kertenkelenin sidiği, bir filin pisliği, bir köstebeğin karaciğeri, bir beyaz güvercinin sağ kanadının altından çekilen kan… Ve biz diğer karın ağrısı hastaları için (zavallılığımızı ne kadar kötüye kullanıyorlar), toz haline getirilmiş fare pisliklerini ve sağlam bir bilimden daha fazla sihirbaz büyüsünü düşündüren aynı türden başka maskaralıklar. Onların ilaçlarının saçma sapan çokluğunu, yılın bazı günlerinde ve belirli bayramlarında kötülük getiren değeri, bileşimleri için toplanan otlarda dikkat edilecek saatleri, Pline’in bile bizzat alay ettiği şu abus yüz ifadesini ve şu ciddi tutumu bir kenara bırakıyorum. Ama bu güzel başlangıçta kanımca, hata edip gizemi ve dindarlığı topluluklarına ve danışmalarına katmamakla hata ettiler. Hiçbir dine yabancı bunda buhrana düşmemeliydi; üstelik de Æsculape’ın gizemli törenlerinde. Bu hata onların kararsızlığını, kanıtlarının, tahminlerinin ve ilkelerinin zayıflığını, kin, kıskançlık, kişisel kavga dolu tartışmalarının yapmacıklığını yarattı – tüm bunlar herkesin gözü önünde olup, onların elinde bulunulduğu zaman kendini tehlikede hissetmemek için akıl almaz biçimde kör olmak gerekir. Hiçbir zaman bir hekimin bir şeyler çıkarmadan ya da eklemeden meslektaşının ilacını kullandığını kim gördü? Bunda da onlar kendilerini ele verip, hastalarının çıkarındansa kendi ünleriyle, dolayısıyla kazançlarıyla daha fazla meşgul olduklarını iyice gösterir. Bir zamanlar hastayla bir tek hekimin meşgul olması gerektiğini onlara öğreten büyük hocalarından biri bir bilgeydi. Çünkü bu dişe dokunur bir şey yapmasa da, tek bir kişinin hatası olacağı içindir ki, bundan dolayı tıbba büyük kınamada bulunulamayacaktı; aksine, başarırsa bu ona büyük şan olacaktı. Kalabalık oldukları zaman, başlarına iyilikten fazla kötülük gelerek her adımda mesleğin itibarını düşürüyorlar. Onlar, başlıca üstatların ve bu bilim üzerine yazmış yazarlar arasındaki sürüp giden fikir uyuşmazlığına – ki bu uyuşmazlık onların arasında görüşülen sürekli fikir çelişkilerinden ve değişmelerinden halkın haberi olmaksızın sadece kitaplara gömülmüş kişiler tarafından bilinir – en sonunda razı olmak zorunda kalır.

Antik çağdan beri tıbbın tanıdığı tartışmalardan bir örnek mi vermek gerekiyor? Hierophilus hastalıkların başlangıçtan gelen nedenini mizaçlara, Erasistratus atardamarlardaki kana, Asclepiades gözeneklerimizden akan görünmez atomlara, Alcmæon bedensel güçlerin aşırılığına ya da yokluğuna, Diocles beden öğelerinin eşitsizliğiyle soluduğumuz havanın niteliğine, Straton besinlerimizin bolluğuna, çiğliğine ve bozulmasına, Hippocrates ruhlara yerleştirir. Benden daha iyi tanıdıkları dostlarından biri, bu konuda sağlığımızı korumayla görevli kullanımına sahip olduğumuz en önemli bilimin ne yazık ki en güvenilmez, en karanlık ve değişikliklerle en fazla çalkalananı olduğunu haykırdı. Güneşin yüksekliği ya da belirli bir yıldızbilim hesabı üzerinde yanılmakta büyük bir tehlike yoktur; ama tüm varlığımızın söz konusu olduğu burada, kendini gelişigüzel esen rüzgârlara terk etmek ciddiyet değildir.

Peloponez savaşlarından önce bu bilimden hemen hemen hiç söz edildiği duyulmuyordu. Hippocrates buna itibar kazandırdı. Onun tüm kurumsallaştırdıklarını Chrysippus yıktı. Sonra, Aristoteles’in torunu Erasistratus, Chrysippus’un bunun hakkında yazmış olduklarına aynısı yaptı. Onların ardından ampirikler (deneye dayananlar) geldi; onlar da bu sanattan yararlanmada eskilerle tamamen farklı bir yol izledi. Bu sonuncuların yıldızı da sönmeye başlayınca Herophilus (Hierophile) başka türlü bir hekimliği yaydı; sırasıyla Asclepedias mücadele edip bunu ortadan kaldırdı. İtibar, bunun ardından Themison’un fikirlerine, sonra Musa’ninkilere, en sonunda da Messalina’yla ilişkileriyle ünlü hekim Vexius Valens’in fikirlerine geçti. Tıp imparatorluğu, kendisine kadar doğru kabul edilmiş olan ne varsa Tessalus’da iptal ve mahkûm eden Neron’un zamanında başarısızlığa uğradı. Bunun öğretisi, tüm tıbbi işlemleri yıldız takvimlerine ve yıldızların hareketlerine göre düzenlemeye, Ay’a ve Merkür’e uygun gelen saatte yemeye, uyumaya ve içmeye dayanan yöntemi yeniden koyan Marsilyalı Crinas tarafından yıkıldı. Bununla beraber onun yetkesinin yerini de çok geçmeden aynı Marsilya kentinden, yalnızca eski tıpla kalmayıp, aynı şekilde genel kullanımda ve son derece eski sıcak banyolarla mücadele eden Charinus’unki aldı. O, kışın bile insanları soğuk suda banyo ettiriyor, hastaları derelerin doğal sularına daldırıyordu.

Pline’in zamanına kadar hiçbir Romalı henüz tıbbı uygulama lütfunda bulunmamıştı; hekimlik, biz Fransızlar’da yalnız Latince konuşan kişiler tarafından uygulandığı gibi yabancılar ve Grekler tarafından yapıldı. Zira, büyük bir hekimin dediği gibi, biz aklımızın erdiği hekimliği, topladığımız şifalı otlardan fazla kolaylıkla kabul etmeyiz. Eğer peygamberağacı, saparna ve Çin saparnası kökü odunu aramaya yurtlarına gittiğimiz halkların kendilerinin de hekimleri varsa, enderlik, tuhaflık ve pahalılık olgusundan dolayı bizim lahanalarımıza ve maydanozlarımıza hangi önemi verdikleri düşünülebilir? Zira, bunca uzaktan aranmaya, pek uzun ve pek netameli bir yolculuğun tehlikeleriyle birlikte gelinen şeyleri kim küçümsemeye cesaret edebilirdi? Daha yukarıda sözünü ettiğim eski kılık değiştirmelerinden beri hekimlik zamanımıza kadar bunlardan sonsuz sayıda, pek sıkça da kökten ve genel, zamanımızda Paracelse, Fioravanti ve Argentterius’a bağlı olanlarını tanıdı. Zira, onlar sadece bir ilacın terkibini değil, bana söylendiğine göre, kendilerine kadar mesleği icra edenleri cahillik ve düzenbazlıkla suçlayarak tıbba değgin tüm topluluğun düzenini değiştiriyor. Tüm bunların içinde zavallı hastanın nerede olduğunu düşünmeyi size bırakıyorum!

Eğer aldandıkları zaman hâlâ kuşkusuzsak, bu bize zarar vermiyor, yarar sağlamıyorsa hangisi olursa olsun tehlikeye atılmaksızın bir iyileşme riskini göze almak daha iyisi olurdu.

Æsope, bir koyu esmer renkli köle satın almış olan bir kişinin, derisinin renginin bir kazanın ardından ve ilk sahibinin kötü tedavisi sonucu hasıl olduğunu düşünerek ona ilaç terkipleri ve banyolarla çok sıkı bir tedavi uygulayışının öyküsünü anlatıyor. Olansa kara derili adamın meşin gibi derisinin düzelmeyeceği ve sağlığını tamamen kaybettiğidir.

Hekimlerin hastalarının ölümlerinin sorumluluğunu birbirlerinin üzerine atışlarını görmek kaç kez başımıza geliyor? Birkaç yıl önce, civar kentlerde çok tehlikeli, hatta ölümcül bir hastalık salgınının ortalığı kırıp geçirdiğini hatırlıyorum. Bu fırtına sayısı bilinmeyen insanı da birlikte götürerek geçince, bölgenin en ünlü hekimlerinden biri sorun üzerine küçük bir kitap yayınladı; kitapta olaydan sonra kendisinin ve meslektaşlarının uygulamış oldukları belli başlı tedaviyi gözden geçirip, meydana gelen zararın başlıca nedenlerinden birinin bu olduğunu itiraf ediyordu. Zaten tıp yazarları da zararlı bir yanı olmayan hiçbir ilaç bulunmadığını doğrulamaktadır; ilaçların bize yararlı olanları bile zarar veriyorsa, kesinlikle bize konu dışı uygulananların zararına ne demeli?

Bana gelince, söz konusu olacak sadece buysa, ilaçların tadından tiksinenler için bunlardan kötü zamanda ve son derece istemiye istemiye almanın tehlikeli ve zarar verici bir çabada bulunmak olacağını düşünüyorum. Bu, hastayı fazlasıyla, özellikle de dinlenmeye bunca gereksiniminin bulunduğu zaman iyice bitkin düşürür sanırım. Bunun ötesinde, hekimlerin hastalıklarımızın nedenlerini genelde dayadıkları koşullar incelendiği zaman, bunların pek kıldan ince ve pek hassas oldukları görülür; bundan da ilaç reçetelerinin yazılışında en ufacık bir hatanın bizim için çok zararlı olabildiği sonucuna varıyorum.

Öyle ki, hekimin hatası tehlikeliyse, işte bizim için kötü olan; zira, onun bu hataya sıkça düşmesinden kaçınmak oldukça zordur; onun hareket tarzını ayarlaması için çok fazla öğeye, görüşlere ve koşullara gereksinimi bulunur. Hastanın beden yapısını, ateşini, huylarını, eğilimlerini, eylemlerini, hatta düşüncelerini, fikirlerini bilmek zorundadır. Dış koşulları, yerin doğasını, havanın ve iklimin durumunu, gezegenlerin ve etkilerinin durumunu öğrenmesi, hastalığın nedenlerini, belirtilerini, gösterilerini, kritik günlerini, ilaç için ağırlığını, gücünü, kökenini, eskiliğini, dozunu ayarlamayı tanıması gerekir. O, kusursuz bir bakışım elde etmek için tüm bu öğeleri doğru oranları içinde birbirlerine bağdaştırma yetisinde olmalıdır. Ve az olsa da onun bir parça yanılması yeterlidir; kaybımıza neden olmak için bunca ilişkili öğeden bir tekinin azıcık doğru yönden sapması yeter. Tüm bu şeylerin çoğunu tanımanın nasıl zor olduğunu Tanrı bilir! Zira, örneğin, herkes sonsuz sayıda kapsayabildiğine göre bir hastalığın türsel belirtisini nasıl meydana çıkarmalı? İdrarların yorumlanması hakkında hekimler aralarında çelişkilere ve kuşkulara düşmüyorlar mı? Zira başka türlü, bu durumda hastalığın belirlenmesi üzerine bu tartışmalar nereden çıkacaktı? Onların pek sıkça işledikleri “şeşi beş görme” hatasını nasıl affedebilecektik? Pek azında bazı güçlükler çektiğim hastalanmalarımda, onların aralarında üçünün aynı fikirde olduğunu hiçbir zaman görmedim. Beni yakından ekliyen örnekleri çok daha gönüllü kaydediyorum. Son olarak, hekimlerin taş teşhisiyle Paris’de soylu bir kişi ameliyat edildi; idrar kesesinde elle tutulur hiç taş bulunmadı. Yine Paris’de, yakın dostu olduğum bir piskopos, danışma için çağırılmış olan hekimlerin çoğu tarafından anında ameliyat olmaya razı edilmişti; başkalarının isteği üzerine, ben de onu buna ikna etmeye katılmıştım. O ölüp de karnı açıldığı zaman, sadece böbreklerinden hasta olduğu görüldü. Bu nedenledir ki, bana cerrahlık hekimlikten çok daha güvenli gibi geliyor; cerrahlık müdahale ettiği şeyi görüp ona eliyle dokunabiliyor ve bilmeceyle tahmin bunda daha az yer tutuyor. Hekimlerse, onlar beynimizi, akciğerlerimizi, karaciğerimizi görmelerine izin veren “speculum matricis (kavite aralayıcı aygıt)”e sahip değiller.

Tıbbın bize bulunduğu vaatler, zaten az güvenilirdir. Zira, tıp bizi sıkça birlikte yakalayan ve aralarında hemen hemen gerekli bir ilişki olan, örneğin karaciğerin sıcaklığı, midenin soğukluğu gibi, çeşitli zıt etkenlere karşı çıkmak zorundadır. Hekimler terkiplerinin katkı maddeleri içinde filanın mideyi ısıtacağını, falanın karaciğeri serinleteceğini, birinin idrar torbasına kadar, gizemli niteliğinin tahsis edildiği yere uzanan dönemeçlerle dolu yolda hassasını ve gücünü koruyarak doğrudan böbreklere gitmekle yükümlü olduğuna, bir başkasının beynin suyunu alacağına, bir başkasının da akciğeri nemlendireceğine bizi inandırır. İçilebilir bir karışım yaptıkları tüm bu gelişigüzel birikimin içinde bu erdemlerin sonradan ayrılacakları, bölünecekleri ve pek çeşitli görevleri yüklenmek üzere tekrar harekete geçeceklerini ummak için belirli bir yanılsama yok mudur? Ben olsam bunların yolu yitirmelerinden ya da etiketlerinin değişmesinden ve hedeflerini karııştırmalarından son derece korkardım. Ve de bu sıvı karmaşanın niteliklerinin bozulmadığını, birbirine karışmadığını, birbirini değiştirmediğini kim hayal edebilirdi? Reçetenin hazırlanışının başka birine daha bağlı olduğundan söz etmesek de, yaşamızı bir kez daha onun iyi niyetine ve merhametine bağlıyoruz!

Giyinmemiz için hırka ve tozluk, potur yapımcılarına sahibiz; her birinden özgün işleriyle uğraşması, bir terzinin hepsini birden bilmek zorunda olduğu bir bilgiye nazaran daha kısıtlı ve daha sınırsız bir bilgiye sahip olması sayesinde çok daha iyi hizmet alıyoruz. Aynı şekilde, daha rahatça beslenmemiz için büyük kişiler ayrı kızartma yerleri ve çorba ustası kullanıyor; çünkü ödevi daha genel olan bir aşçı hepsini birden bu kadar kusursuz biçimde yapamaz. Yine aynı şekilde, Mısırlılar kendilerine baktırmak için genel hekimlik mesleğini reddetmekte ve bu mesleği her hastalıkla bedenin her bölümünü uzmanına vererek ayırmakta haklıydı; çünkü özellikle ilgilenilmesi olgusuyla bedenin bu bölümü bu türlü çok daha özgül olarak ve daha az karmaşık bir biçimde tedavi ediliyordu. Bizde hekimler her şeyle uğraşanın, hiçbir şeyle layıkıyla uğraşmadığını ve bu küçük evrenin toptan yönetimin kendilerine imkânsız olduğunu anlamıyor. Ateşlenmesini önlemek için bir dizanterinin seyrini durdurmayı göze alamayan hekimler, değeri tümünün sahip olduğu değeri aşan bir dostumu öldürdü. Onlar tahminlerini mevcut hastalıklarla dengeliyor ve beyni midenin zararına iyileştirmemek için mideye kötülük yapıp, beyne uyaran ve karıştıran uyuşturucu ilaçlarıyla zarar veriyor.

Bu sanatın kanıtlarının çeşitlemeleri ve zayıflığı, bir başka sanatınkinden daha görünürdür. Böbrek kumu hastalığına yakalanmış bir kişiye kanal genişletici karışımlar yararlıdır; zira, bunlar kanalları açıp genişleterek “kumlar”ın ve “taşlar”ın oluştuğu şu yapışkan maddenin yol alışını kolaylaştırıp, böbreklerde sertleşmeye ve birikmeye başladığı aşağıya doğru yöneltir. Ama bunlar böbrek kumu hastalarına tehlikelidir de; kanalları açıp genişleterek ‘taş’ yapmaya özgü maddenin böbreklere gidişini kolaylaştırır. Böbrekler imal etmeye doğal eğilimleri nedeniyle bu maddeyi kazanırlar; onların bunun en büyük kısmını tutması engellenemeyecektir. Üstelik de, eğer tesadüfen o sırada kanal genişleticiler tarafından harekete geçirilmiş, tüm bu sıkışık kanalları aşması gereken biraz daha büyük bir kitle dışarıya atılmadan önce orada bulunursa ve bu dar kanallar içinde itilirse bunları tıkama tehlikesi doğurur; kesin ve pek ağrılı bir ölüme götürecektir bu.

Hekimler, yaşam düzenimiz üzerinde bize verdikleri tavsiyelerden emindir. Sıkça “su dökmek” (işemek anlamına) iyidir; zira, deneyimle tespit ettiğimize göre idrarı durgun bırakmakla ona idrar kesesinde “taş” oluşturmaya yarayan maddeler için çökeltilerini ve tortusunu boşaltma fırsatı veririz. “Su dökme”nin sıkça olmaması da iyidir; zira idrarın sürüklediği ağır çöküntüler şiddetli bir akıntı olmadıkça dışarıya atılamayacaktır; aynen ağır ve cılız bir dere akıntısının yapamadığını güçlü akıp, geçtiği yeri çok daha iyi süpüren bir selin yaptığı gibi. Aynı şekilde, bunun sıkça kadınlarla da ilgisi olmalıdır; zira, kanalları açıp, “kum” ve “taş”a yol verir. Ama aynı zamanda da kötüdür bu; zira, böbrekleri kızıştırır, onları yorup zayıflatır. Sıcak suda banyo yapmak iyidir; zira bu, “taş” ve “kum”un çökeldiği yerleri gevşetip yumuşatır. Ama kötüdür de aynı zamanda, zira bu dışarıdan sıcak uygulaması böbreklere içlerinde bulunan maddeyi sertleştirmeye ve taşlaştırmaya yardım eder. Bu banyoları yapanların akşamları az yemeleri, ertesi sabah içecekleri suyun boş ve tıkalı olmayan bir mideden geçerken daha etkin olması dolayısıyla sağlığa yararlıdır. Oysa, tam tersine, suyun henüz tamamlanmamış eylemini engellememek için, bu soğurma işlemi çalışmasından sonra mideyi pek çabuk doldurmamak, bedenin ve aklın sürekli hareket, sürekli eylem halinde olduğu gün boyunca daha iyi olduğundan sindirim görevini geceye bırakmak için öğlende az yemek en iyisidir.

İşte, hekimlerin nasıl şarlatanlık yaptıkları ve yararımıza anlattıkları her hangi bir konuda nasıl saçma sapan sözler ettikleri.

Onlar aksi savıyla ve aynı güçle karşı çıkamadığım bir savı öne sürme yetisinde değillerdir.

O halde, bu karmaşa içinde ortak alın yazısına teslim olarak keyfince ve doğanın tasarımı tarafından yönetilmeye kendini bırakanlara bağırıp çağırma kesilsin.

Gezilerim sayesinde Hıristiyan âleminin en ünlü banyolarını gördüm ve birkaç yıldan beri bunlardan yararlanmaya başladım. Zira, genellikle banyo kullanımının sağlığa yararlı olduğunu düşünüyorum; eski insanların zamanında hemen hemen tüm halklar, bugün de hâlâ bunları çoğu tarafından pek yaygın bir biçimde gözetilen bedenini her gün yıkama alışkanlığını unutmuş olduğumuz için ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşma tehlikesinde olduğumuzu sanıyorum. Uzuvlarımızı bir kir tabakası ve gözeneklerimizi pislikle tıkalı bırakmaktan sağlık durumumuzun ciddi bir biçimde etkilenmemesini hayal etmek elimden gelmiyor. Öte yandan, ‘banyolar’da içilen su benim şansıma zevkime ters düşmeyip, üstelik de doğal ve sadedir; dolayısıyla, bu su pek etkili olmasa da tehlikeli değildir. Kanıtını her türden ve her kurumdan çok sayıda kişinin oralarda toplanmasından biliyorum. Oralardan henüz hiçbir olağanüstü ya da mucizevi etkiyi henüz ortaya kaymadım; aksine, alışılandan biraz daha ayrıntılı bilgi almak suretiyle, bu türden etkiler konusunda o civarlardaki tüm yaygın söylentileri temelsiz ve yanlış buldum. Ama bununla birlikte bunlara inanılıyor; zira, insanlar duymayı arzuladıklarını duyarak kendilerini kolayca aldatılmaya bırakır. Ve yine de, bu sulardan dolayı durumu kötüye gitmiş kimseyi hemen hemen hiç görmediğim de doğrudur; bunların iştahı açmak, sindirimi kolaylaştırmak ve canlılık kazandırmak gibi bazı etkilerini inkâr etmek de dürüstlük olamaz – yapmayı önermediğim, aşırı büyük bitkinlik halinde gelmemek koşuluyla. Bu sular tamamen çökmüş bir sağlığı kalkındıramaz; ama düzelmeye hafif bir yatkınlık verir ya da bir parça daha düşkünlük tehlikesine karşı çıkar. Bu kuruluşların genelde yer aldığı o yerlerin güzelliğinin bizi davet ettiği orada bulanan toplumun, gezintilerin ve bedensel egzersizlerin keyfini çıkarabilmek için yeterince şen şakrak gelmeyen kişi, kuşkusuz bunların en iyi ve en güvenli etkilerini yitirir. Bu nedenledir ki, ben şimdiye kadar yerleşimin en hoş olduğu, en iyi ikamet, beslenme ve refakat koşullarının bulunduğu yerlerde kalmayı yeğledim; sıkça ve yılın çeşitli zamanlarında kaldığım Fransa’da Almanya ve Lorraine sınırındaki Baniers (sonradan Bagnères), İsviçre’de Plombieres kaplıcalarındaki, Toscane’da Lucques ve özellikle de ‘della Villa’ kaplıcalarındaki durum budur.

Her milletin “kaplıca suları”nın kullanımını içeren özel fikirleri olup, tüzükleri ve bunları kullanış biçimleri çok farklıdır; ama benim deneyimime göre, bu suların etkileri aşağı yukarı aynıdır. Almanya’da bunların içilmesi anlaşılabilir değildir. Tüm hastalıklar için, hemen hemen tüm gün boyunca bunlarda banyo yapılır; onlar suyun içinde kurbağa gibi çimmeye oradadır. İtalya’da insanlar bu suları dokuz gün içerlerse, en azından otuz gün içinde banyo yapar; etkisini artırmak üzere içine sık sık uyuşturucu madde katarlar. Burada, suyu sindirmeniz için gezinmeniz tavsiye edilir; orada, içirtildiğiniz yatakta, sürekli ayaklarınızı ve karnınızı ısıtarak suyu bedeninizden atıncaya kadar tutulursunuz. Almanlar’ın bunda özel bir dirimi vardır; onların hepsi genellikle banyolarına hacamat vantuzları koydurtur. İtalyanlar’ın kendilerine özgü, borulurla taşınan sıcak suyu damlalar halinde getiren “doccie (duş)”leri vardır; bu şekilde, sabah bir saat, yemeklerden sonra da bir o kadar başı ya da karnı ya da bedenin tedavi edilen bir başka tarafını bir ay boyunca su serpintisine tutarlar. Bölgelere göre sonsuz başka farklılıklar bulunur ya da doğrusu söylenirse, bunların birbirleriyle hiçbir benzerlikleri yoktur. İşte, daha az yapay olsa da, tıbbın kendimi bir tek oluruna bıraktığım bölumünün her yanda bu sanatta görülen karmaşa ve belirsizlikte nasıl payı olduğu.

Ozanlar, şu iki yerginin gösterdiği gibi daha az özentili ve daha zarifçe tüm istediklerini söylüyor:

“Alcon, dün Jüpiter’in heykeline ve mermerde hekime erdemini hissettiren ne ise ona dokundu. İşte bugün o, eski tapınağından çakartılıp, tanrı ve taştan oluşuyla toprağa gömülüyor.” (Ausone, Yergiler, I, XXIV)

Ve bir başkası:

“Dün, Andragoras bizimle birlikte neşeyle yıkanıp akşam yemeği yedi ve bu sabah ölü bulundu. Onun bu pek ani ölümünün nedenini bilmek ister misiniz, Fautinus? Rüyasında hekim Hermocrates’i gördü.” (Martial, VI, LIII)

Ve bunun üzerine iki öykü anlatacağım.

Chalosse’da Caupene baronu ile ben, dağlarımızın eteğinde ve Lahontan adında büyük bir arazinin kazancını ortaklaşa koruma hakkına sahibiz. Bu yöre, Angrougne vadisi halkı denilen insanlarla meskundu; bunların varoluş biçimleri, giysileri ve âdetleriyle apayrı bir yaşamı vardı. En ufak baskı görmeksizin sadece uygulamaya bağlı olan saygıyla hareket ederek uydukları, babadan oğula geçmiş özel kural ve geleneklerle yönetiliyorlardı. Bu küçük topluluk en eski çağdan beri hep o derece mutlu bir durumda kalmıştı ki, yakındaki hiçbir yargıç onların işleriyle ilgilenmek zorunda olmamış, hiçbir avukat fikir vermesi için istenmediği gibi, hiçbir yabancı tartışmalarını halletmeye çağırılmamıştı. Ve bu bölgenin hiçbir sakininin asla sadaka istemek zorunda kaldığı görülmemişti. Onlar toplumlarının temizliğini bozmamak için dünyanın geri kalanıyla evliliklerden ve ilişkilerden kaçınıyorlardı; kendi anlattıklarına göre, ta ki babalarının zamanında aralarından biri adına ışıltı ve şan vermek için soyluluk tutkusuyla dürtülmüş olarak çocuklarından birini “üstat Jean” ya da “üstat Pierre” diye çağırtma fikrine sahip olup da, komşu kasabalardan birinde okuma yazmayı öğrettirerek onu kasabanın yakşıklı noteri yapmayı aklından geçirdiği güne kadar. Bu çocuk büyüyünce eski gelenekleri hor görmeye başlayıp, bunları bölgelerimizdeki biçimlere sokmayı kafaya koydu. Keçisinin boynuzlarının kırıldığı arkadaşlarından birine, civardaki kraliyet yargıçları nezdinde tazminat istemesini tavsiye etti; sonra bir başkasına da aynını yaptı – ve birbiri ardından her şey yozlaşıncaya kadar böyle devam etti. Geleneklerinin bozulmasının ardından, en vahim bir durumun da bir başkasının, bir hekimin kızlarından biriyle evlenip aralarına yerleşmeye heves etmesiyle meydana geldiği anlatılıyor. Hekim onlara hummaların, soğuk algınlıklarının ve çıbanların adlarını, kalbin ve bağırsakların nerede olduğunu, o zamana kadar bilgilerinin çok uzağında ne varsa öğretmekle işe girişti. Ne kadar ağır ve üst düzey olursa olsun her türlü hastalıkla mücadele etmeyi öğrenmiş oldukları sarımsak yerine, onları bir öksürük ya da bir nezle için acayip karışımlar almaya alıştırdı ve yalnız sağlıklarının değil, aynı zamanda ölümlerinin de ticaretini yapmaya başladı. Bu kişiler o zamandan beri akşam olunca başlarına ağırlık çöktüğünü, ateşlenince içmenin sağlığa zararlı olduğunu ve sonbaharın rüzgârlarının ilkbaharınkilerden daha kötü olduğunu fark ettiklerini öne sürüyor. Ve bu ilacın kullanımından beri, işte onlar bir alay alışılmadık hastalıklardan bunalmış olarak, eski güçlerinde genel bir azalma tespit edip, ömürlerinin yarı yarıya kısaldığını görüyor. İşte öykülerimin birincisi.

İkincisi, “taş” marazıyla rahatsızlanmadan önce, birçok kişinin teke kanınının bu son yüzyıllarda insan yaşamının desteklenişi ve muhafazası için gönderilmiş semavi bir nimet gibi ballandırarak anlattığını işitmiştim; akıllı kişiler de bundan hayret verici bir ilaç ve bire bir bir eylem diye söz edince, herhangi birine çıkagelebilecek tüm kazalara uğramayı hiç kafamdan çıkarmayan ben, sağlıklı olduğum halde bu mucizeyi edinmekten keyif duyarak, evimde tavsiye edilen yöntemle bir teke yetiştirilmesini buyurdum; zira, tekenin yazın en sıcak günlerinde tek başına ayrılması ve ona yemeye sadece kanal açıcı otlar, içmeye yalnız beyaz şarap verilmesi gerekir. Tekenin öldürülmesi gereken günde eve dönmüş bulundum; hayvanın işkembesinin içindeki yeminde aşçımın yan yana iki, üç büyük yuvarlak kitle bulduğu bana söylendi. Merak edip tüm bu iç organlarını getirttim ve o büyük ve geniş deri keseyi açtırttım; içinden sünger gibi hafif ve içi boş denebilecek, ama üzerinde alacalı birçok soluk rengin bulunduğu bununla birlikte sert ve sağlam üç iri kitle çıktı. Biri düzgün yuvarlaklak olup, küçük bir top büyüklüğündeydi; diğer ikisi daha az irice, az kusursuz, sanki tamamlanmamış gibiydi. Bu hayvanların içini boşaltma alışkanlığında olan kişilerden soruşturup, bunun ender ve alışılmadık bir olay olduğunu öğrendim. Bu taşların bizimkilerle yakın akraba oldukları aklı uygun olduğundan, kendisi aynı hastalıktan ölmek üzere olan bir hayvanın kanından taş hastalarının şifa beklemesi boşunadır! Zira, kanın bu temastan etkilenmediği ve alışıldık niteliğinin değişmediği söylense de; bir bedende tüm bölümlerin iletişimi ve bunların ortak eylemlerinin dışında hiçbir şey kendiliğinden hasıl olmaz; filan ya da falan öğe sürmekte olan eylemlerin çeşitliliği olgusundan dolayı bir başka sonuca daha fazla katkıda bulunsa bile hepsi tam bütünüyle hareket eder. Bu şekilde, bu tekenin tüm kısımlarında belirli bir ‘taşlaştırıcı hassa’nın bulunması mümkündür. Bu deneyi kendim için ve gelecekten korkumdan dolayı değilse de, birçok başka evde halktan kişilerin yardımına gitmek için başka evlerdeki gibi benim evimde de kadınların bir alay küçük ilaçlar topladıkları gibi yapmaya meraklıydım; bu kadınlar elli farklı hastalık için aynı receteden yararlanıp – bu reçeteyi kendileri için kullanmasalar bile -, iyi sonuçlar almakla övünür.

Sonuçta, hekimliğe Kilise’nin buyruğu gereği değil– zira, bu kısım kral Asa’yı hekime başvurduğundan kınayan bir başka peygambere karşı çıkar -, gerekli olduğu için, aralarında güvenilir ve sevilmeye layık birçok hekim bulduğumdan saygı duyuyorum. Onlara değil, sanatlarına kızıyorum; çoğu kişi aynısını yaptığına göre aptallığımızdan faydalanmalarını hemen hemen hiç ayıplamıyorum. Onlarınkinden daha az saygın ya da aksine daha soylu birçok mesleğin başka temeli olmayıp, bunlar ancak halkın aptallığını dayanak buluyor. Hasta olduğum zaman hekimleri tam olarak civarda bulunuyorlarsa başucuma getirtip, onlardan benimle görüşmelerini isterim ve ücretlerini başkaları gibi öderim. Eğer tercihim buysa, onların bana sıcakça örtünmeyi tavsiye etmelerine izin veririm; haşlama yemeğimin keyiflerince pırasadan ve lahanadan olmasını tercih edebilirler ve bana ya beyaz yarap ya da roze şarap önerebilirler; bu şekilde sürüp giden, iştahımla ve alışkanlıklarımla ilgisiz olan birçok şeyi.

Onlar için bunun hiç önemi olmadığını pek iyi anlıyorum; zira, acılık ve acayiplik ilacın özgün tözüne ait olan özelliklerdendir. Licurgus, hasta Spartalılar’a şarap tavsiye ediyordu. Neden? Çünkü onlar, sağlıklı olduklarında şaraptan tiksinirlerdi. Tam olarak aynı şekilde komşum bir soylu kişi bunu ateşli hastalıklarında ilaç olarak kullanır; çünkü normal halinde olduğu zaman şarabın tadından kesinlikle tiksinir.

Doktorlar arasında, benim gibi olup da, özgün kullanışları için tıbbı beğermeyen, başkalarına tavsiye ettiklerinin aksine özgür bir yaşam tarzı benimseyen nicelerini görüyoruz? Bu saflığımızı kötüye kullanmak değil midir? Zira, onlar yaşamlarına ve sağlıklarına bizden daha az önem vermezler; sahteliğini bilmemiş olsalardı eylemlerini sanatlarıyla uyumlu kılarlardı.

Bizi bu şekilde kör kılan, ölüm ve ağrı korkusu, hastalığa dayanma yetersizliğimiz, korkunç ve bastırılamaz bir gereksinimdir. Kişilerin çoğu, başına buyruk bıraksalar ve ona tahammül etseler de tıbba hemen hemen hiç inanmıyor; onların – bizim gibi – bundan yakınıp söz ettiklerini işitiyorum. Ama bunda “Elimizden başka ne gelir ki?”yi sonuçta çözümlemeleri gerekiyor. Sanki sabırsızlığın kendinde sabırdan daha iyi çare bulunurmuş gibi.

Bu sefilce bağımlılığa kendilerini kaptırmış olanların arasında aynı zamanda her türlü sahteciliğe teslim olmayan var mıdır? Kim yeterince cüretle ona iyileşme sözü veren birinin merhametine sığınmıyor?

Babilliler hastalarını kent meydanına taşırlardı; hekim halktı. Oradan geçen herkes, insanlık ve nezaket gereği hastalara hallerini sormak ve onlara kendi deneyimlerinden elde ettikleri bazı şifa sağlayan fikirler vermek zorundaydı. Biz de hemen hemen bundan başka türlüsünü hiç yapmıyoruz; bir tek otacı kadın yoktur ki, dişlerinin arasından mırıldandığı sihirli formüllerden yararlanmayalım. Eğer bir ilacı kabul etmek zorunda olsaydım, bunu anında kabul ederdim; zira, hiç değilse bunun korkulacak hiçbir zararı bulunmuyor.

Homeros ile Platon, Mısırlılar’ın hepsinin birden hekim olduklarını söylüyordu. Bu tüm halklar için söylenebilir; zira, tehlikelerinin ve kötü sonuçlarının iyice farkında olsa bile bir ilaç bildiğiyle övünmeyen ve bunu komşusunun üzerinde denemeye hazır olmayan hiç kimse yoktur. Geçen gün içinde bulunduğum bir toplulukta benim gibi ağrı çeken bir kişi, en azından yüz katkı maddesinin sayıldığı bir tür ilacın haberini verdi. Bu büyük bir sevinç ve teselli verici oldu; böyle bir yaylım atışa hangi kaya dayanabilirdi. Bununla birlikte ilacı denemiş olanlardan, en ufacık taşın bile yerinden oynamadığını öğrendim.

Onların uyuşturucu ilaçlarının etkisinin bir kanıtı gibi yaptıkları şu deneyden bize sundukları olgu üzerine bir söz daha söylemeden bu kâğıdı terk edemem. Çoğunlukla, hatta sağaltıcı hassaların üçte ikisinden fazlasının “beşinci hülasa”dan ya da bitkilerin gizemli özelliğine bağlı olduğuna ve bundan ancak deneyimle bilgi sahibi olabildiğimize iyice inanıyorum; zira, bu “beşinci hülasa” sadece aklımızın nedenini bulmamaza izin verdiği bir nitelikten başka bir şey değildir. Ve bunları kanıtları arasında, onların bazı tanrısal esinle elde edilmiş olduğunu öne sürdüklerini (mucizelerin söz konusu oldukları benim için pek azdır) ya da başka nedenlerle, her gün kullandıklarımızdan çıkartılmış kanıtları kabul etmekten hoşnutum. Bu, giysilerimiz için kullanma alışkanlığında olduğumuz ve içinde ayak topuğu çatlaklarını iyileştirme yetisinde belirli bir gizli özelliği rasgele bulunan yün olgusu ya da dahası besin olarak yediğimiz ve içinde müshil hassası bulunan karaturptur. Galien içtiği şarap sayesinde iyileşen bir cüzamlıyı anlatır; zira, kabın içine tesadüfen bir engerek yılanı girmiştir. Bu örnek bize olayların hangi vesilelerle ve hangi şekilde meydana geldiklerini gösteriyor; hekimlerin bazı hayvan örnekleriyle yöneltilmiş olduklarını söyledikleri sonuçlar için de aynen böyledir. Ama başka durumların çoğunluğunda, talih tarafından yönlendirilmiş ve rastlantıdan başka kılavuzları olmadığını söylediklerinde, buluşun cereyan etmiş olduğu biçimi az güvenilir buluyorum. İnsanı çevresindeki sonsuz sayıda olguya, bitkilere, hayvanlara, madenlere bakarken hayal ediyorum. Ona gözlemini nereden başlatacağımı bilmiyorum. Bağlandığı pek rahatsız ve az güvenli bir inançla ilk aklına gelen fikir kendini bir geyiğin boynuzu üzerine atmaksa, ardından bunda bunda pek ileriye gitmiş olmayacaktır; bir alay hastalık ve bir alay durum onun önüne çıkar! Deneyimin ona getirmesi gereken kesinliğe ulaşmadan önce, insan aklının bunda iflahı kesilir. Ve de olayların bu sonsuzluğu arasında bu boynuzun ne olduğunu, bunca hastalıklar sonsuzluğu arasında saranın ona uyduğunu, bunca mizaç arasında karasevdayı, bunca millette Fransızlar’ı, bunca yaşlar arasında ihtiyarlığı, bunca semavi hareket arasında Venüs’ün ve Satürn’ün kavuşumunu, bunca beden parçası arasında parmağı bulmadan önce… Ve tüm bunlarda hiçbir uslamlama ve hiçbir tahmin, hiçbir örnek, hiçbir tanrısal esin değil, ama sadece raslantıyla yol gösterilmiş oluş! Bunun tamamen sanattan ortaya çıkan, düzenli ve yöntemli bir rastlantıyla olması gerekirdi. Ve dahası; iyileşme elde edilince, bu hastalığın kendiliğinden son bulup bulmadığını ya da bir raslantı etkisinin hareket edip etmediğini nasıl bilmeli? Ya da o gün yediği, içtiği veya dokunduğu gibi tamamen başka bir şeyin işi mi? Ya da büyükannesinin dualarının sonucu mu? Ve bunun ötesinde, bu kanıt kusursuz bir biçimde ortaya konulduğu zaman kaç kez tekrarlanmıştır; bu uzun mutlu rastlantılar ve elverişli karşılaşmalar dizisi bundan bir kural çıkarılabilmesi için kaç kez gözden geçirilmiştir?

Ve bu bir kez ortaya konuldu mu, kimin tarafından olacak? Bunca milyonlar arasında, belki de deneyimlerini kaydetmek zahmetine katlanan üç kişi yoktur. Kader, sırası gelince bunlardan birine mi rastlamış olacak? Ya bir başkasına, aksi deneyler yapmış yüz başka kişiye geçmeyi isterse? İnsanların tüm yargılamaları ve uslamlamaları bizce bilinseydi, belki de burada biraz daha berrak görecektik. Oysa, üç tanık ve üç hekim insan tarzını temsil ettiğine göre, oradaki akla uygun bir şey değildir; insan doğasının onları tercih etmiş, seçmiş olması ve onların açık bir vekillik belgesiyle bizim temsilcilerimiz olarak ilan edilmiş olması gerekirdi.

Madam De Duras’a

Hanımefendi,
Beni son olarak görmeye geldiğinizde Denemeler’imin burasındaydım. Bu saçmalıklar bir gün elinize geçebiliceğine göre, aynı zamanda yazarının onlara bağışlayacağınız teveccühten dolayı kendisini çok onurlanmış hissettiğine de tanıklık etmelerini istiyorum. Orada onu konuşması içinde bildiğiniz tavır ve davranışla tanıyacaksınız. Sıradan zamanlarda benim olandan bir başka görüntüyü, daha saygın ve en iyi bir yürüyüş tarzını alabilecek olsaydım bile, bunu yapmazdım; bu, benim bu yazılardan size kendimi belleğinizde doğal biçimde olduğum gibi anımsatmaktan başka bir şey beklemediğimdendir. Bildiğiniz ve layık olduklarından çok daha değer vererek nezaketle kabul ettiğiniz bu varoluş biçimleri ve bu akıl düzeni, bozulmadan ve de değişmeden benden sonra sağlam bir şekilde birkaç yıl ya da birkaç gün dayanabilen, belleğinizi tazelemek hoşunuza gideceği zaman zahmetsizce tekrar bulabileceğiniz – zira, bu zahmete değmezler – buraya yerleştirmek istediklerimdir. Arzum, dostluğunuzu onu ortaya çıkartan aynı niteliklerin sayesinde benim lehime koruduğunuzu görmektir.

Ölmüşken hayatta olduğumdan daha fazla sevilmeye ve saygı görmeyi hiçbir şekilde arzulamıyorum. Tibere’in davranışı gülünç, buna rağmen her zamankidir; o, kendi zamanında insanlara saygın ve hoşa gider kılamamış olduğu ününü geleceğe yaymak için daha fazla kaygılıydı. Eğer ben dünyanın övgü borçlu olduğu kişilerdensem, bunu yarı yarıya, yeter ki önceden ödensin bunun ancak yarısını ele geçireceğim; bu övgüler, uzunluktansa daha yoğun, sürekliliktense daha dolgun, çevremde sıkışsınlar ve biriksinler. Ve bilincimi yitirdiğim ve tatlı sesleri artık kulaklarıma ulaşmayacağı zaman gerçekten yok olsunlar.

İnsanların toplumunu terk etme noktasında olduğum sırada, onlara kendimi belirli bir yeni liyakat bahanesi altında göstermeye gitmek oldukça aptalca bir fikir olurdu. Yaşamımda kullanamadığım değerlerin hesabını yapmıyorum. Ne isem, başka yerlerde de kâğıt üzerinde onu olmak isterim. Sanatım ve becerim kendimi değerlendirmeme kullanıldı. Çalışmalarım yazmaya değil, bir şey yapmayı öğrenmemedir. Tüm çabamı yaşamıma şekil vermeye koydum; işte benim mesleğim ve eserlerim. Tüm başka şeyden daha az bir kitap yapımcısıyım. Varislerime bir birikim olsun diye depolamak için değil, şimdiki ve başlıca gereksinimlerim için bazı yeteneklerim olsun istedim.

Bir parça değeri olan kişi, bunu varoluş biçimiyle ve günlük konularında, aşkı veya kavgalarını ele alma şekliyle, oyunda, yatakta, masada, işlerinin yönetiminde eviyle meşgul olarak tanıttırsın. İyi kitap yaptığını gördüğüm kişiler, beni dinlemişlerse, kötü giyinmiş olarak daha iyisi önce kıyafetleriyle meşgul olacaklardır. Bir Spartalı’ya sorun, iyi bir asker olmaktansa iyi bir konuşmacı olmayı daha fazla ister miydi? Ben kendim bununla uğraşmak için kimsem olmasaydı iyi bir aşçı olmayı daha fazla isterdim.

Tanrım! Hanımefendi, yazdıklarımda zeki birisi olup da, başka yerlerde hiç olan bir adam, bir aptal diye bilinmekten ne kadar nefret ederdim! Değerimi kullanacağım yeri pek kötü seçmiş olmaktansa, şurada burada bir aptal olmayı tercih ederim. Bunun içindir ki, bu aptallıklarla kendime yeni bir onur yapmaya çalışmaya çok fazla gereksinim duyuyorum; elde ettiklerimden bir parça yitirmezsem şimdiden iyi olacak bu. Zira, bu ölü ve dilsiz portrenin gerçek varlığımdan sakladığı, en iyi zamanıma hiç ilgili olmadığı gibi, başlangıçta sahip olduğum zamanın gücünü ve canlılığını iyice yitirdiğim, solma ve kekreleşme çektiğim zamanla da ilgili olmaz. Son ve tortu kokan fıçının dibindeyim.

Sonuçta, Hanımefendi, tarafınızdan ve birçok başkası tarafından verilmiş güveni kazanmış olan tıbbın gizemlerini mecbur kalmasaydım, bizzat yapımcıları tarafından mecbur edilmeseydim pek cesurca tartışmayı göze almayacaktım. Latinler’de bunlardan sadece ikisinin olduğuna kesin inanıyorum: Yaşlı Pline ve Celsus. Bir gün onları okursanız, kendi sanatlarına benim yaptığımdan çok daha sertçe yöneldiklerini göreceksiniz; ben onu çimdikliyorum, onlarsa boğazlıyor. Pline, başka şeylerin arasında, onların sıfırı tükettikleri zaman sıvışmaya buldukları güzel yolla alay ediyor; onlar bir hiç için uyuşturucu ilaçlarıyla ve perhizleriyle sarsmış ve eziyet etmiş oldukları hastalardan bazılarını adaklardan ve mucizelerden medet ummaya, bazılarını kaplıca sularına yolluyorlar (Kaygılanmayın, Hanımefendi, o buradakilerden sizin ve tüm Gramontlular’ın koruması altında olanlardan söz etmiyor). Onların bizi kendilerinden uzaklaştırmalarının ve üzerinde uzun zaman egemen olup da bizi umut vererek kandırmalarının artık hiç yolunun kalmadığı hastalıklarımızda pek az iyileşmekten onlara yapabileceğimiz sitemlerden kurtulmalarının bir üçüncü şekli daha var: Bir başka bölgenin iyi ikliminde hava değişimi yapmaya göndermektir bu. Ama bu konuda çok şey söyledim, Hanımefendi; sizinle söyleşmek için sapmış olduğum konuma dönmeme izin vereceksiniz kuşkusuz.

Ona sağlığının nasıl olduğu sorulduğunda boynunda ve kolunda taşıdığı muskaları göstererek, “Nasıl olduğuma bununla hüküm verebilirsiniz…” diye yanıt veren Pericles’dir sanırım. O, bunca boş şeylere başvurma durumuna gelmiş ve bu şekilde gülünç kılığa bürünmeye razı olduğuna göre, bununla iyice hasta olduğunu söylemeyi istiyordu. Yaşamımı ve sağlığımı bir gün hekimlerin merhametine ve buyurularına sunma gibi gülünç bir fikre yöneltilemez olduğumu söylemiyorum; bu aptallığa düşmem mümkün olabilecektir, gelecekteki sağlamlığımdan yanıt veremem. Bununla birlikte biri bana sağlığımın nasıl olduğunu sorarsa, ona Pericles gibi altı dirhem afyonlu merhem yüklü elimi göstererek, “Nasıl olduğuma bununla hüküm verebilirsiniz…” diyebileceğim. Mademki bunda yargılamamın tümüyle bozulmuş olduğu görülecek, açıkça şiddetli bir hastalığın belirtisi olacak bu. Yılgı ve hastalığa dayanma yetisizliği benden bunu elde ediyorsa, bundan ruhumun gerçekten korkunç bir hummanın pençesine düştüğü sonucu kolayca çıkarılabilecektir.

Uyuşturucu ilaçlara ve tıbbımızın uygulamalarına güvenmemekte doğal eğilimimi, bana atalarımdan gelen eğilimi bir parça desteklemek ve rahatlatmak için fazlaca uzmanı olmadığım bu davanın savunuculuğunu yapma zahmetine girdim. Ve bunu sadece sersemce ve denetimsiz bir eğilim olmaması, ama biraz daha çeki düzen sahibi olması için yaptım. Aynı zamanda da, hastalıklarım ele geçirdiği sırada öğüt vermelere ve tehditlere karşı beni pek sağlam gören kişiler bunda basit bir kafa tutma ya da bir böbürlenme kaygısı düşüncesinin söz konusu olduğu bir hayli kötü bir kişi düşünmesinler diye. Böylesi, gerçekten de, benim bahçıvanımla ve katırcımla ortak sahip olduğum bir davranıştan onur duymama kesinlikle bağlanmış bir arzu olurdu! Kuşkusuz, sağlık kadar bunca sağlam, bunca dolgun ve önemli bir zevki, hayali, özdeksiz ve boş bir zevkle değişmek için rüzgârla yeterince şişkin, pupayelken bir kalbe sahip değilim. Aymon’un dört oğlununkiyle aynı şan, sadece üç taş hastalığı krizine mal olsa da benim gibi bir adam için fazlaca pahalıya ödenmiştir. Sağlık, Tanrı aşkına!

Tıbbımızı sevenler de bunun hakkında geçerli, yüce ve sağlam olan bakış açılarına sahip olabilirler. Kendiminkilerin aksi kanılardan nefret etmiyorum. Yargılarımla başkalarının arasındaki uyumsuzluğu görmekten hiç korkmuyorum; başka görüş açısına sahip olan ve benimkinden başka yanda olan insanların topluluğuyla bir o kadar da ilişkimi kesmiyorum. Aksine (çeşitlilik, doğanın izlediği en genel ve ruhlar değişik şekilleri almaya daha esnek ve daha yatkın olduklarından, özellikle bedenlerden daha fazla ruhlarla ilgili yöntem olduğu üzere), karakterlerin ve niyetlerin anlaştığını görmenin çok daha ender olduğunu anlıyorum. Dünyada iki saç telinin ya da iki tohum tanesinin olduğu gibi iki kanının birbirine benzerliği hiçbir zaman olmadı. Bunların en genel varoluş biçimleri çeşitliliktir.

Michel de Montaigne
Denemeler (III. Kitap)
Fransızcadan Çeviren:  Engin Sunar (Say Yayınları)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz