DAĞLAR SEDA VERİP SESLENMELİDİR – TOMRİS UYAR

Derelerden, artakalan ne varsa: sessizlik. Çoraklıkta sürüp gider Çamurlu, kırmızı yarıklar açar kendine, ufak yollar, ince kıvrımlar; suları kabarcıklandırır oralarda, bir barınak bulayım diye, sonra kıyılarına ve dibine tutuna tutuna gelişir, hızlanır, (tıpkı dere gibi) sürer. Neler mi düşer? Kıyıdaki bir baharın pembeleri, dal kırığı, gül yaprağı, yeterince uzağa fırlatılmamış bir çapari, becerikli bir ananın diktiği kırmızı fırfırlı eteklik, bir de uzaktan, kalabalıktan varılınca daldırılıp alına boşaltılan bir kasket…

Güzel havalarda, sınıfla çift sıra halinde çıkılan okul gezmelerinin tam ortasında, itiş kakış, önlük sökülmesi, papatya toplamak derken, ansızın ağan bir sevinçti sessizlik, içten içe işleyen tuhaf bir gürültüydü. Hazırlanması bütün bir sabahı, o sabahın ilk saatlerini alırdı, sonra ansızın yayılırdı havaya. Her yerde oyun dururdu, çocuk büyürdü, bahçe daha bir yükseltirdi kokularını, ilerdeki kartpostal geminin düdüğünden köpükler taşardı genzimize. Sessizlik egemendi artık, sevinçti ve görünce kendi gücünü, sağlamlığını, dosdoğru güneşin bittiği son çizgiye: denize. Adı kestirilemeyen bir çiçek kokusu dolaşırdı havayı. “Hadi çocuklar, dizilin bakalım. Çabuk, çabuk! Üçüncü derse yetişelim hiç değilse. Hadi bakalım dönüyoruz.” Çift sıra halinde.

“Dizilin, ellerinizi yıkayın, burnunuzu karıştırmayın, haydi yemek hazır.” Ev, zorlama bir susma, bazı yasaklar. Ne telaş! Hep bir şeylere yetişme. Saat da yok. Yıllar geçer, yine aynı alışveriş, aynı file (belki artık naylon), aynı süpürüp taş yıkama. Ama saat on buçukta ev durulur. Kediler, çiçeklerin altına yayılır, taşlar serin, sümüklüböceğin gümüşlü izi seçilir toprakta. Gazete katlanır. Musluklar sızar (sessizliğin ilk şartı). Genizde aynı köpük, aynı uğultu:

— İşiniz bitmiştir diye düşündüm, kahveye geldim size. Bitmemiş miydi yoksa

O zaman anneme. Ben o zaman lülelerini rüzgara tutan, kara uzanıp boyunu ölçen küçücük bir kızdım ve annemin Nusret hanım adındaki arkadaşını hiç sevmezdim.

— Sen çabuk bitirirsin, bilirim. Bak yemeği bile koymuşsun ateşe. Koskoca kızın var yardımcı. Kız, okula gitmedin mi sen? Gezintiye çıktı sizin sınıf; demin geçtiler pencerenin önünden.

Kahve, tabağa dökülünce soğur, dibe çöker ama olsun. Yine de kadınların konuşmasına katılmaktır. Hem gönlünce höpürdetebilirsin.

— Bahri bey dönüyormuş bu akşam, biliyor musun? Seninkinde bir telaş, bir telaş, görsen.

(Nusret hanım, sözün tam burasında, sıradan güzel sayılan kadınların en büyük ortaklaşa özelliği olan o anlamsız, yayık ağzını büsbütün dağıtır, bir kahkaha atardı; beyaz dişleri de böylelikle görünmüş olurdu. Yüzü hep o yüzdü, her gün aynı boya potasından çıkma, saçlarını bile başka türlü taramazdı: kakül yandan, kenarlar içe kıvrık. Kalın bacakları güçlükle taşırdı o iri kalçaları; tıkız, çatlaklarla dolu iri boynu da o kahkahaları).

— Anne, neden sık geliyor bize Nusret hanım?

— Nesi var kızım?

— Bilmem…

Bilmem, yalnız evin o ara sıra yakalanabilen dinginliğini alır götürürdü Nusret hanım. Güler, bacak bacak üstüne atar, eliyle fincandaki telveyi sıyırır, babamdan “o” diye söz açardı.)

Dudaklarının yarıkları telveyle doldu yine. Ön dişlerinde, dudak boyası lekesi:

— Bir telaş görsen. Herif anlayacak diye ödü kopuyor, kolay mı?

Bahri bey harita subayıdır. Hep Anadolu’da. Orta boylu, kendi pantolonlarını kendi diker, ud çalar. Yanağımı okşar beni görünce, annemin hatırını sorarken sesine, onun babama katlanmasına duyduğu saygıyı katar. Şimdi Nusret hanım, kalkıyor…

— Bir telaş… Bence herif biliyordur da anlamazlıktan geliyordur.

O andan akşama kadar taşınan hüzün, akşamüstünün hüznüyle birleşir. Mahallenin yorgun erkekleri, manavların iyi müşterileri, pabuçlarını özenle paspasa silerler kapı önlerinde. Her akşam aynı saatte. Eve bir şeyler getirilir, katılır, desteklenir. Kapılar dışarıya kapanıktır artık. Gözyaşı şişeleri, kan şişeleri gelir birbirine eklenir. Akşam, bir geçiştirilse. Gecenin deliksiz, çocuksu uykusu bile maya olmaz yeni bir güne. Sabah aynı eskilikle erkenden, hele hava yağmurluysa, odada ışık yanıyorsa. Geceleri yürek, pazenlere sarılı bir saat gibi atar yorganların altında. Başka bir evde mutlaka bir çocuk, kavgasız gecelerin, çorba buğularının ördüğü bir kozanın içinde korunmakta, uyumakta, gelişmektedir gelen güne. Her evin aynı ev oluşu yok o zaman.

— “Bana kalırsa” dediğime bakma… Benimkine rastlamış da geçende köşede, ayaküstü konuşmuşlar, “Çocuklar sarsılmasın istiyorum,” gibi sözler etmiş.

— Anne, Bahri beyin karısı neden gelmiyor hiç sana, biz de ona gitmiyoruz, neden?

— Nusret’in dedikoduculuğu yüzünden.

— Çocukların sarsılması ne demek?

— Sen küçüksün, daha anlayamazsın.

Nusret hanım bize de geliyor. Anlatır, ama neyi? Annem yorgun, gözaltları çukura kaçtı. Ne anlatır? Sonra güzel köfte yapar annem, bizi temiz giydirir, Bahri bey onun sözünü ederken saygılıdır. İyi ama Nusret hanım bizim eve geliyor. Mutlaka bir şey anlatır. Belki bilir de. Babam kızdıydı bir keresinde, ama annem çağırdı yine; babamın öfkesi nasılsa çabuk geçer. Nusret hanım yine geliyor, hep geliyor.

— Yaa, işte böyle şekerim (kalkacak)… Öğleden sonra

— Balıkpazarı’na gideceğim, sen de gelsene. Bizimki alıştı artık, ses etmiyor evde bulmayınca.

— Olmaz, ben gelemem; çocuk yalnız kalır evde.

— Amaan sen de. Büyüdü o, koskoca kız oldu, değil mi canım?

— Bir düşüneyim de…

— Canım için rahat etmiyorsa Bahri beylere bırakıver; bu akşam saz söz yoktur onlarda nasıl olsa.

O gece Bahri beyi en beyaz elbiselerle karşıladılar kızları. Zaten hep saygılıdırlar. Elbirliğiyle. Karısı, kuşkulu ve iri gözlerle durdu eşikte. Evde çıt çıkmadı. Bahri bey, evinde bir an öncesine kadar varolan fazla ojelerin, gerdanlıkların, ud seslerinin elbirliğiyle yokedilişini duydu. Mu? Çünkü gözlerini kapadı, ama özlemişti de evini. Gelirken, yolda bir yerlerde içtiği çorbanın tadı duruyordu ağzında. İşte çocuklar tertemiz her zamanki gibi, bakımlı. Karısı iri ve güzel. Uzun yolculuğundan sonra bir sundurmaya varmış bir yolcu gibi serin serin durdu eşikte, sonra içeri girdi, karısının elinden buzlu su içti, hepimizin yanağını okşadı, annemi sordu.

— Evde, diye yalan söyledim nedense. Bir şeyleri yitirmek korkusuyla.

— Daha dün bizdelerdi, diye atıldı karısı.

Gülüşüldü. Görmedi bile Bahri bey. Yorgundu. Yorganı başına çekti, soyu tükenmeye yüz tutmuş bir gücenik menekşe gibi gömüldü uykunun toprağına. Sustu.

Bir gün öğleye doğru, evin durulduğu, Nusret hanımın öldüğü bir saatte (Nusret hanım öleli 6 yıl oluyor, annem öleli 3), bir şeyler kendiliğinden açıklanıyor. Ne anlatırdı? Gelişigüzel açılan bir eski zaman çantasından çok ince ve saygıdeğer şeylerin yanısıra bir banka cüzdanı çıkıyor sözgelimi. Belki önemsiz ama çok açıklayıcı: hep gizli, kendini, namusunu bir gizlilik içinde biriktiren, hiç karşısındakine vermeyen; katmayan, göze almayan: Portakalları bitirmeyin hemen… Çamaşır makinesine çok sabun atmışsın gene… Şekeri idareli kullanalım.. Mevhibe hanım bir bahriyeliyle gezerdi, eli eline değmemiştir ama…

O daha kimlere layıktı ama çocuklar… (sarsılmasınlar dediği kendi miydi Bahri beyin?)

Derelerden artakalan ne varsa: sessizlik. Önce kıyılarına tutuna tutuna gelişir sessizlik, sonra hızlanır, sürer ve görünce kendi egemenliğini, sağlamlığını, dosdoğru güneşin bittiği son çizgiye: denize.

Ama bir öğleüstü umulmadık bir şey olur. Sessizlik havayı kollamaz artık ve Bahri beyin kaçıncı kuşaktan bir oğlu sapsarı çiçeklerle çıkagelir.

Tomris Uyar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz