“BÜTÜN BÜYÜK İDEALLER, HEPSİ BİRBİRİYLE İLGİLİDİR!” DOSTOYEVSKİ’NİN CİNLER KİTABI – ORHAN PAMUK

Cinler, insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri, hiç şüphesiz, gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır. İlk okuduğumda, yirmi yaşımdayken kitabın üzerimdeki etkisini, sarsılmak, hayret etmek, inanmak ve korkmak kelimeleriyle özetleyebilirim. O zamana kadar okuduğum hiçbir roman beni böylesine derinden sarsmamış, hiçbir hikâye insan ruhu ve şahsiyeti hakkında bana bu kadar sarsıcı bir bilgi vermemişti. Sarsıcı olan şey insanın iktidar isteğinin ve affetme gücünün, kendini ve başkalarını kandırma yeteneğinin ve bir inanç bulma azminin, sevmenin ve nefretin, en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğün boyutlarının genişliğini görmek, bu özelliklerin aslında hep yanyana bulunduğunu kavramak ve bütün bu duygu ve ruh durumlarını kitabın ölüm, siyaset ve aldatmacanın şiddetiyle yüklü olay örgüsüyle birlikte yaşamaktı.

Hayretimi bütün bu bilgi ve deneyimin bana bir anda ve hızla verilmesinden alıyordum. Bu hız, belki de roman sanatının en üstün yanıdır: Büyük romanlarda, kahramanların duyup yaşadığı, koşup çırpındığı hızla, bizim önümüzde yepyeni dünyalar açılır ve onlara kahramanlara inandığımız gibi inanırız. Dostoyevski’nin peygamberimsi sesine ve itiraf etmeye düşkün kahramanlarının dünyasına aynı şevkle inanmıştım.

Bu kitabın yüreğimde hissettirdiği korkuyu açıklamak ise daha zor. Bunun bir kısmı, kitaptaki o inanılmayacak kadar etkileyici intihar sahnesi (mumun sönmesi, yan odada olup bitenlere dikkat kesilen ötekinin varlığı), ve çok iyi tanıdığımız bir korkunun telaşıyla düşüncesizce tasarlanıp alelacele işlenen cinayetin dehşetiyle açıklanabilir belki. Korkutucu olan belki de roman kahramanlarının kendi küçük, taşralı hayatlarıyla büyük düşünceler arasında hızla gidip gelebilmeleri, Dostoyevski’nin onlarda ve kendinde bulduğu bu büyük cürettir. Kitabı okurken her şeyin, en küçük günlük hayat ayrıntısının bile kaçınılmaz bir şekilde büyük düşüncelere bağlanabileceğini hisseder, bütün paranoyakların hissettiği şu gerçeğe korkuyla ulaşırız: Bütün düşünceler, bütün büyük idealler, hepsi birbiriyle ilgilidir. Tıpkı hikâyedeki gizli örgütler, birbirleriyle bir şekilde ilişkili hücreler, devrimciler ve muhbirler gibi. Herkesin herkesle ilgilendiği, bütün düşüncelerin daha arkadaki büyük bir gerçeğe hem bir ilişki kapısı, hem de bir maske olduğu bu paranoyakça korkutucu dünyanın arkasında ise Tanrı’nın varlığı ve insanın özgürlüğü soruları yatar. Dostoyevski bu iki büyük sorunu Cinlerde yalnızca birbirleriyle artık hayallerimizde birbirlerinden ayrılmayacak bir biçimde birleştirmemiş, Tanrı’nın varlığı ve kendi özgürlüğü yüzünden intihar etmeyi göze alan bir kahramanı inandırıcı ve okurun aklından hiçbir şekilde çıkmayacak bir şekilde canlandırarak dramlaştırmıştır. Dostoyevski kadar soyut düşünceleri, inançları, düşünsel çelişkileri insanlar şekline sokup dramlaşabilen başka pek az yazar vardır.

Dostoyevski Cinler üzerinde çalışmaya kırk sekiz yaşındayken, 1869 sonunda başladı. Budala’yı bitirip yeni yayımlamış, Edebi Koca’yı yazmıştı. Alacaklılarından kaçmak ve daha rahat çalışmak için iki yıl önce karısıyla gittiği Avrupa’da (Floransa-Dresden) bunalmaktaydı. Aklında Ateizm, Bir Büyük Günahkar’ın Hayatı dediği, din ve inançsızlık konularında gezinen bir roman vardı. O zamanlar Rusya’da pek moda olan ve bugün yan anarşist, yan liberal diyebileceğimiz Nihilistlere (Hiççilere) öfke duyuyor, onların Rus geleneklerine düşmanlıklarına, Batıcılıklarına, ve dinsizliklerine karşı alaycı bir siyasal roman yazıyordu. Kitap üzerinde uzun bir süre çalıştıktan sonra bir noktada takılıp hikâyesine olan inancını kaybetmeye başlamıştı ki o sıralarda tipik bir sürgün heyecanıyla Rus gazetelerinde okuduğu ve karısının bir yakınının anlattığı bir siyasal cinayet hayal gücünü ateşledi. Aynı yıl Moskova’da İvanov adlı bir üniversite öğrencisi davaya ihanet ettiği gerekçesiyle dört arkadaşı tarafından öldürülmüştü. Birbirlerini öldüren gençlerin bu devrimci hücresine Neçayev adlı parlak, zeki ve şeytani bir genç önderlik ediyordu. Dostoyevski’nin Pyotr Stepanoviç Verhovenski figürüyle dramlaştırdığı Neçayev ve arkadaşları (romanda Tolçenko, Virginski, Şigalyev ve Lamşin) tıpkı Cinlerde olduğu gibi, kendilerine ihanet ettiğinden şüphelendikleri arkadaşlarını (Şatov) gene romandaki gibi bir parkta öldürüp cesedini bir göle atmışlardı.

ORHAN PAMUK: DOSTOYEVSKİ’NİN İLK ROMANI İNSANCIKLAR EDEBİYAT TARİHİNİN TUHAF VAKALARINDAN BİRİDİR

Dostoyevski bu cinayet aracılığıyla dramlaştırdığı Rus Nihilistlerinin ve Batıcılarının ruh dünyalarına girerken aslında bütün “yeni dünya,” “devrim,” ve “ütopya” hayallerinin arkasında bu dünyaya, bugüne, eşimize, dostumuza, çevremize yönelik güçlü bir iktidar isteğinin de yattığını olanca açıklığıyla gösterdi. Bu yüzden ilk solculuk heyacarıları içinde Cinler’i okurken sanki yüzyıl öncesinin Rusya’sından değil, bana gırtlağına kadar şiddete dayalı radikal siyasete batmış Türkiye ile ilgili bir hikayeyle karşılaşmışım gibi gelmişti. Bütün o dünyayı değiştirme isteğinin, bir yerlerde bir örgütler olduğu hayalinin, içten devrimciliğin ya da adam tavlayıp kafakola almanın, bizimle aynı dili konuşmayan ve aynı görüşü paylaşmayanları kahredici bir şekilde aşağılama zevkinin gizli dilini, ruh hallerini Dostoyevski sanki bana korkutucu bir sun fısıldar gibi öğretiyordu. O zamanlar bu roman hakkında niye konuşulmuyor diye sık sık düşündüğümü hatırlıyorum. Bizim kültürel iklimimiz hakkında bu kadar çok şey söyleyen bu kitap hakkında solcu çevrelerdeki sessizlik bana sanki bu kitabın korkutucu bir sır fısıldadığı izlenimini veriyordu.

Bu korkunun ve kişiselliğin bir başka nedeni daha vardı. Aynı yıllarda, yani Cinlerin yazılıp yayımlanmasından ve Neçayev cinayetinden aşağı yukarı yüz yıl sonra bir benzeri de Türkiye’de Robert Kolej  Boğaziçi Üniversitesi’nde işlendi. Aralarında sınıf arkadaşlarımın da bulunduğu bir devrimci çevre, daha sonraları kayıplara karışan şeytani ve zeki bir “kahramanın” cesaretlendirmesiyle, ihanet ettiklerine inandıkları, aralarındaki bir “haini” kafasına lobutlar vurarak öldürmüşler/cesedini bir bavula koyup, bir gece sandalla Boğaz’ın öteki yakasına geçirirlerken yakalanmışlardı. Bu devrimci çevrenin cinayete kadar varan radikalizmini, “en tehlikeli düşman en yakın düşmandır, demek ki aramızdan ilk ayrılandır” fikrîni Cinler’i okuduğum için kendi yüreğimde hissederek anlamıştım. Yıllar sonra bu takımın içinde bulunan bir arkadaşıma farkında olmadan taklit ettikleri Cinler’i okuyup okumadığım sormuş, romanla hiç ilgilenmediğini öğrenmiştim.

Siyasal şiddet ve bir korku atmosferi içinde geçmesine rağmen Cinler aynı zamanda Dostoyevski’nin en eğlenceli ve komik romanıdır da. Dostoyevski’nin özellikle kalabalık sahnelerde gösterdiği gülünçleştirme ve hiciv yeteneği eşsizdir. Cinler Dostoyevski’nin gerçek hayatta hem dostluk edip hem de nefret ettiği yazar Turgenyev’in de eğlenceli bir karikatürü vardır (Karmazinov). Nihilistlere ve Batıcılara verdiği onay yüzünden ve Rus kültürünü aşağıladığına inandığı için Dostoyevski Turgenyev’den, onun toprak ağası zenginliğinden hiç hoşlanmıyordu. Cinler bir bakıma Turgenyev’in Babalar ve Oğulları ile tartışarak da yazılmış bir romandır.

Ama solcu liberallere, Batılılaşmacılara o kadar öfkelenmesine rağmen Dostoyevski, onları içeriden tanıdığı için onlar hakkında zaman zaman içten bir sevgiyle konuşmaktan da kendini alamaz. Romandaki baba figürü olan Stepan Trofimoviç’in sonunu» onun hep hayallerinde kurduğu Rus köylüsüyle karşılaşmasını içten bir şiirsellikle öyle bir anlatır ki bütün roman boyunca hafifçe gülümseyerek sevdiğimiz bu yapmacıklı adama karşı okurda bir hayranlık hissi de uyanır. Bu aslında Dostoyevski’nin dramlaştırdığı Batılılaşmacı, devrimci, “ya hep ya hiççi” bir aydın çeşidinin tutkularına, yanılgılarına ve yapmacıklı içtenliğiyle hayatiyetine yollanan bir selam olarak da okunabilir.

Ben Cinleri Avrupa’nın kenarlarında, merkezden uzak, Batı hayalleri ve Allah’ın varlığı-yokluğu bunalımları içersinde yaşayan radikal aydınların saklamak istedikleri utanç verici sırlarını haykıran bir kitap olarak gördüm hep.

Kaynak: Cinler – Fyodor Dostoyevski
Nisan 2000 – İletişim Yayınları (Önsöz)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz