Hiçbir şey olduğundan fazla değil, her şey başka bir şey olma iddiasında, göründüğü gibi olmayı reddediyor; akıl almaz yüzlerce aldatmaca doğuyor.
Tinsel ayartıcılarının çoban değneğiyle ve efendilerinin sopası altında kaosa doğru sakin sakin yürüyen bu milyarlarca uyurgezere vaaz çekmek neye yarar? Onlar suçlu, çünkü çok sayıdalar, insanın yenilenip canlanmasının mümkün olabilmesi için yitik kitlenin ölmesi gerek. Komşum kör ve sağır bir böcek değildir, komşum spermatik bir otomat da değildir, komşum karanlık ve muğlak fikirlerin esiri olmuş adsız sansız biri asla olmayacaktır, bunlar insanın çeşitli düşük halleridir; neşeleri de acıları kadar saçmadır ve geceleyin bunları diledikleri gibi birbirine katabilirler. Bu kölelerin hiçliğinin ne önemi var bizim için? Onları ne kendilerinden ne de gerçeklikten kurtarabilecek bir şey olabilir, her şey onları karanlıklara yöneltecek şekilde düzenlenmiştir, tesadüfi çiftleşmeler sonucu döllendiler, sonra kalıplarından çıkan tuğlalar gibi doğdular ve işte, paralel diziler oluşturuyorlar ve yığınları bulutlara dek yükseliyor. Bunlar insan mı? Hayır. Yitik kitle asla insandan oluşmaz, çünkü insan ancak yığın beşerin mezarı olduğu andan itibaren başlar.
Evren yok olduğunda ve insanlara şeylerden daha ender rastlandığında ancak evreni yeniden oluşturabiliriz. O zaman ve yalnızca o zaman bizim Hümanizmamız sağırlar ve körler arasında boş bir laf olmaktan çıkacaktır, çünkü artık o zaman, fazla yer tutma korkusuyla kendimizi tahayyül etmemize izin verilmeyen günümüzde olduğu gibi işitmekten ve görmekten ölmeyiz. Yabancılaşma ilk görevdir, insan aşırı kalabalıklaşır; bu görevi kalabalıklar yerine getirir, onlar hem yabancılaşmıştır hem de rıza gösterendir, hem güçsüz hem de Cinlidirler. Yitik kitlelerin mezarı üzerinde evreni yeniden oluşturabiliriz, kaosun doğurduğu ve ölüme mahkûm edilmiş bu kitleleri tüm kurtarıcılar bir araya gelse, sayıları binle çarpılsa bile uçurumdan kurtaramayacaktır, çünkü milyarlarca kişi gözünü kurtuluşa diktiğinde kurtuluşun bir anlamı kalmaz. Duvarın içindeki tuğla geri çıkmaz, düzen bir duvar kaosudur ve duvarlar artık bir labirent oluşturmaktadır. Labirentin içindeki insan kimdir? Yerine başkası konabilen, hem de hiç güçlük çekmeden konulabilen bir eleman, aynı kalıptan çıkma ve birbiri yerine geçebilen yığınla elemandan biri.
En kötü düşmanlarımız, bize umuttan söz edenler, sorunlarımızın çözüleceği ve arzularımızın karşılanacağı, neşeli, aydınlık, çalışmanın ve barışın olduğu bir gelecek vaat edenlerdir. Vaatlerini yenilemenin onlara bir bedeli yoktur, ama onlara kulak vermek bize çok pahalıya mal olur ve yalnızca yanlış fikirler ediniriz, biz ne kadar ilerlersek bu fikirler de o kadar etkili olur ve muğlaklığın sultası altında o ölçüde eziliriz; üç yüzyıldan beri bizim gözümüzü açmış olan şeylerin hiçbirini hatırlamamamızı sağlayan ve bilimsel olduğu ileri sürülen bu anlaşılmaz ve muğlak kavramlar yığını altında bocalayıp duruyoruz. Diyalektik denen boş sözler herhangi bir şeyi ânın ihtiyaçlarına ve kanıtlayıcıların çıkarına göre kanıtlamayı sağlar, çünkü referans noktalarını direniş olasılıklarıyla birlikte ortadan kaldırır: Kaos yapma makinesidir bu ve düzen adına bile olsa, gerçekten de saçmanın hizmetine verilmiş olan ve yok oluşun serbest alan bulduğu muhakeme gücümüzün son çabasıdır, elebaşları en son yok olacaktır, her şeyi kurban ettikten sonra, hiçliğin içinde bir şey olarak kalma isteğiyle…
Düzen, bize vaaz ettiği disipline uyarak kendini sistemli olarak tasfiye etmektedir; bilginler daha çok keşifte bulunuyor, deliliğin kucağına düşmüş düzen de bunları ele geçiriyor; nihayetinde her şey en kötüsüne hazır ve biz, ahlak ve iman adına, bizi oraya götüren yollarda sebatla yol alıyoruz; gelenekler düzenbazlıkta birbirleriyle yarışırken, icatlar da kötülükte yarışıyorlar, bu yarıştan da kaçamayacağız ve sonunda uçurum ağzını açmış durduğu uzlaşmaya düzen öncülük ediyor. Saçmanın kendi mantığı var ve biz onun evrelerine katılıyoruz, hatta hazırlıksız bir şeyler yaptığımıza inanıyoruz, oysa ki yaptığımız her şey -anlamadan- icra ettiğimiz bu genel plana gönderme yapıyor: Bu bir mekanizma ve binlerce çark binlerce kez, insanın özniteliği olarak gördükleri bir özgürlük üzerine uzun uzun söylev çekiyorlar, düzen ise saçma bir şekilde bunu yankılamakla yetiniyor. Bizler görev gereği körüz ve düzene dayanıyoruz, düzen bizden daha kör ama uz görüşlü olduğuna kendini ikna ediyor, bu çift taraflı aldatmacanın tüm halklar için eşit olarak hazırladığı yıkımdan artık kimse kaçamaz.
Tarih’in dersleri belagat dolu, ama biz bu dersler tarafından aydınlatılmak istemiyoruz, Tarih’i reddediyoruz, tek amacımız gerçekliği inkâr edebilmek ve kendi yanılsamalarımız içinde ayak diremek, mucizeye inanıyoruz ve kendimizi yazgıya terk ederek bile olsa, bizi sürükleyen şeye teslim oluyoruz, bir şeyler değişir umuduyla; ütopyaya duyduğumuz inanç dışında hiçbir şey doğrulamıyor oysa bu umudu. En soğuk, en matematik ve en sinik ruhları ele geçiren bir tür taşkınlıktır bu, onların idealizme ödedikleri diyettir; ama gelecek, karanlık ve muğlak fikirlerin insafına kalmış bu derin hesapçılarla ve bu sözde diyalektikçilerle alay edecektir. Bizim aramızdaki hiçbir sorumlunun felaketi öngörecek cesareti yoktur, itiraf edecek cesareti hiç yoktur; günümüzün koşulsuz buyruğu iyimserliktir, dipsiz uçurumun kıyısında bile iyimserliğimizi koruyoruz, sözlü büyüye geri döndük, duayla koruyoruz kendimizi ve şeytan çıkartıyoruz; işin tuhafı, davranışlarımızdaki gülünçlük artık düzen içinde görülüyor, devlet şeflerimiz keramet taslayanlardan başkası değiller ve biz de onların egemenliğinde yaşarken, rıza gösteren kurbanlardan başkası olamayız.
İletişimden söz ederek bizi bir labirente sürüklüyorlar, gelecekteki aşmanın ve nihai gelişmenin aşkı uğruna geri çekilmeye zorluyorlar. Düşünce ustalarımız boş sözlere batmış haldeler, anladığımız üç düzine sözcüğün yerine üç düzine meçhul söz koyduklarında ve bunlar aracılığıyla kendi kullanacakları bir kod oluşturduklarında, yeni temeller attıklarını onlara hayranlık diyeti ödememiz gerektiğini söylüyorlar bize. Dünya hiç bu kadar sefilce açıklanmamıştı, ağırlıklar ve ölçüler yanlış, referans noktalarının hepsi sorunsallı; ben terimlerin kabulünden söz etmiyorum, fikirlerin kaosuna giriyoruz ve sözcüklerin fahişeliği bizi buna sürüklüyor. Hiçbir şey olduğundan fazla değil, her şey başka bir şey olma iddiasında, göründüğü gibi olmayı reddediyor; akıl almaz yüzlerce aldatmaca doğuyor böylelikle; yazarlar, saygınlık ve itibarla çevreli, ne yapacaklarını bilemez haldeler. Bunun sonucunda genel bir uyuşukluk yayılıyor her tarafa; ve eğer Tarih’in dersine kulak verseydik, uyuşukluktan sersemliğe giden yolun en kaygan yollardan biri olduğunu bilirdik.
Hangi alanda olursa olsun, aptallıkta birbirimizle yarışıyoruz, icatlarımız paradoksa çare bulamıyor. Giderek daha zekice imkânlara sahip olurken giderek daha aptallaşıyoruz, biz bu imkânların yasasına tabi olacağız ve bu imkânlar da bize sahip olacak, biz hayal kırıklığına uğrarken devlet şeflerimiz imkânların ilk hizmetkârları olacaklar ve biz de sınırsız bir köleliğe bağlanacağız. İmkânlarımız bizi aşıyor -kâhinlerimizin bize vaat ettiği aşma bu işte; imkânlarımızın serpilip geliştiğini şimdiden hissediyoruz -bu kâhinlerin bize öngördüğü serpilip gelişme bu işte; biz bu imkânlara sahipken ortak bir dil yok artık, bu nedenle iletişim sözcüğü moda; imkânlarımız bizi sürüklüyor, nereye gittiğimizi bilmiyoruz, tesadüf yeni bir boyut kazanıyor ve zorunluluk da öyle, her ikisi de özgürlüğe zarar veriyor, belirsizlik özgürlüğüyle çakışan özgürlüğe… velhasıl, bizler artık atalarımızdan daha donanımsızız ve terslikler denizinde boğulma tehdidi altındayız. En donanımlı tekneleri batırmaya birkaç kuşak yetti ve o teknelerin üzerine biz çullandık, yalnızca biz, Tarih’in fırtınaları değil.
Yok olma ruhu her şeyi istila edecek, zevkle gömülüyoruz dehşete ve ilahi bir deliliğin vurgunuyla, inceleme programlarında hiç durmadan reform yapıyoruz, uz görüşlülüğe basamak olmuş elementleri birbiri ardına kesip atıyoruz. Uz görüşlülük yerine, kırıntılardan bir kaos sunuyoruz yükselen kuşağa; Tarih’in derslerini reddederek, sürekli yenilenmek istiyoruz, moda olabilmek için. Değişenle değişime ayak direyenin diyalektiğini reddediyoruz, ayak direyeni değişime feda ediyoruz ve sonra da hiç referans noktamızın kalmamasına, kendimizi barbarların ortasında bulmamıza şaşırıyoruz. Çünkü tek bildiğimiz şey, eğitmek iddiasında olduklarımızı barbarlaştırmak, onları hayata hazırlar gibi yaparak hayat karşısında silahsız bırakmak. Daimi değişimin içinde, ayak direy ene her zamankinden daha fazla bağlanmamız gerek, Hümanizma’mızı hiç olmadığı kadar eğitmeli, Filoloji ile Tarih’i hiç olmadığı kadar düşünmeliyiz, referans noktalarımız, ağırlık ve uzunluk ölçülerimiz hiç olmadığı kadar çok olmalı. Yarın bizleri, suçluları yutacak olan şeye şimdiden gömüldük.
Yitik kitleyi uygarlaştırmak isterken kendi temellerimizi sarstık, her şeyi herkese iletmek isterken elimizdeki yüzlerce çözümü yeniden problem haline getirdik; peki bizim ödülümüz ne olacak diye sormamıza gerek var mı? Oyunu kaybettik, yitik kitle kendisini yükseltecek olanı kendi düzeyine indiriyor, kendi ekseni etrafında dönerken kendini beğenmişliğimizle onun liyakatsizliğine bahşettiğimiz elementleri, hatta kimi zaman bizi de peşinden sürüklüyor. Ayrıcalıklarımızın kırıntılarını korumak zahmetli oluyor ve gelecekteki meşruiyeti haksız yere aradığımız bir derinlikte onları yeniden ele geçirmeye cesaret edemiyoruz. Çünkü hiçbir meşruluk uçurumdan çıkmaz, ütopyacıların yanılgısı bizim yanılgımız oldu, ama sosyal lağım bu evreni ve kendini oraya atmayı düşünen azizleri günahlarından kurtaramayacak. Onlar geri dönüş umudu olmadan orada kalacaklar. Türün kurtuluşu kitleye karşı olacak, kitle insan yüzlü kaostur ve biz kitleyi gelecekteki eserlerinin uçurumuna iyice soktukça, geride insandan başka bir şey kalmayacak, yığınlar kötülüğü de beraberlerinde götürerek yok olup gitmiş olacak.
Sonuncu felaketten pek az insan sağ çıkacaktır; kötülüğün doğurduğu ve kötülüğe adanmış, kötülükle eştözlü yitik kitle bu felakette yok olacaktır. Yarın insanlık nadide bir kalıntı olacaktır ve her zaman kalıntı olmak isteyecektir, ve o zaman kalabalığa, sayıya duyulan batıl inanç yüzyıllar tükenene dek sönecektir ve Tarih’in bütün derslerine tercih edilen dersi şu olacaktır:
“Asla çoğalmayın ve kesinlikle artmayın, facianın kaynağı üremedir, yeryüzünün kaynaklarını tüketmekten ve onun masum giysisini kirletmekten çekinin, ateşin milyarlarcasını yok ettiği, çerçöpün ve pisliğin ortasında varlığını sürdüren ve kendi dışkılarını içen o eciş bücüş yaratıkları hatırlayın, tek bir ağacın bile bitmediği, uğultunun ve leş kokusunun istila ettiği bir sürü canavarca şehirde beşi altısı tek bir odada yaşıyordu onların. Babalarınız böyle insanlardı, onların iğrençliklerini hatırlayın ve onları sakın örnek almayın, aynı ölçüde iğrenç olan ahlaklarını aşağılayın, inançlarını bir kenara atın, onlar çocuk kaldıkları ve Gökte bir Baba aradıkları için cezalandırıldılar. Gök boştur ve Sizler özgür insanlar olarak yaşamak ve ölmek için öksüz kalmalısınız.”
Ve şimdi Büyük Gece’ye giriyoruz, elimizde silah, bizler hem kurbanız hem cellat, hem deliyiz hem cinli, kaosun çocuklarıyız, ölümün şer ortakları. Çünkü önce milyonlarcamız ölecek, sonra milyarlarcamız ve yitik kitle yok olup gidene dek, aşırı kalabalık insanların evreni kemiren cüzamından bu evren kurtulana dek ölmeye devam edeceğiz. Evren ancak bu bedelle değişmiş olur, ancak bu bedelle iki bin yıldan beri bize sözü edilen Kurtuluş bir varsayım olmaktan çıkar ve hayatta kalmayı hak edenleri, insanlığın geri kalanını, bizim karanlık ve muğlak fikirlerimizden kurtulmuş olanları ancak anıtlarıyla birlikte yok olmuş ulusların mezarı üzerinde canlandırabiliriz. Aslında hiçbir şey daha kolay sonuçlanamaz ve orada bizim geleneklerimiz artık eserlerimizle buluşur, gelenekler de eserler de sonsuza dek aynı uçurum içinde birbirlerine karşılık verirler, geleneklerimiz eserlerimizin etkisini meşrulaştırır, eserlerimiz geleneklerimize özgü ölçüsüzlüğü onaylar. Sentez eksikliğinden boşuna şikayet ediyoruz, onların gerçekliğini kanıtlamaya hizmet edeceğiz.
Eserlerimizin ortasında, deliliğe ve aptallığa mahkûmuz, kullandığımız imkânların ruhuna asla sahip olamıyoruz, kendi aralarında uyuşmayan planlar üzerinde yaşıyoruz, birbirlerimizin çağdaşı bile değiliz. Ölçüsüzlük bizim ortak paydamız, tutarsızlıktan asla şaşmıyoruz, en hayranlık verici bahanelerle nesnelliğin içini boşaltıyoruz ve diyalektiğe başvurarak hakikatten gizleniyoruz, referans noktalarını keyfimizce çoğaltma ve ihtiyaçlarımıza göre bunları değiştirme sanatında mahiriz, sonunda bir labirent içinde dönüp durur hale geldik ve bizi sürükleyen hareket adına sentezi imkânsız ilan ederek kendi müşkül durumumuzu meşrulaştırıyoruz. Artık her şeye izin var ve kimse sorumlu değil, şimdi bizler kendimizi insan olarak hissetmekten bizi korusun diye tanrılaştırdığımız kaderin özgürce suç ortağı otomatlarız, terk edilmekten zevk alıyoruz, manevi çöküşümüzün içine yan gelip uzanıyoruz, bizi sürükleyen şeyden kopmayı reddederek kendi yitimimize doğru yuvarlanıyoruz, büyülenmişiz, razıyız…
Böylece uçurum uçurumu çağıracaktır, biz hakim olamadığımız ölüm iradesini kendi içimizde taşıyoruz, yaşama tutkusunun bizi harekete geçirdiğini hayal ederken aslında bu tutku karşıtının içinde karşılık buluyor ve bu zincirinden boşanma bizi uçuruma sürüklüyor. Düzen kendi sandığından daha delidir, düzen hayal ettiğinden daha aptalcadır ve bizler, düzeni destekleyen bizler, onun bize benzediğini hissediyoruz, biz nasıl kendimizi tahayyül edemiyorsak o da bizi tahayyül edemiyor, o biz körleri peşinden sürükleyen bir kördür. Hiçbir şey bu tablodan daha ürkütücü olamaz, ama bu tabloyu yalnızca gelecek zaman seyredecektir, biz bunu asla kavrayamayacağız, biz görevimizi yerine getiriyoruz ve bundan zevk alıyoruz, mücadele ediyoruz ve uyuyoruz, bu anlaşmaya tek şaşıranlar ve düzenlemeyi reddedenler yalnızca bizim anarşistlerdir, onlara kem küm etmeden elimizi uzatacağız, düzen adamlarına karşı anarşistler haklıdır. Düzen adamları sistem değiştiremez ve sistem onları kaosa götürse bile, haksızlıklarını itiraf etmektense bu düzenin kurbanı olup ölmeyi tercih ederler. Zaten itiraf neye yarar ki, rakiplerinin önerecek hiçbir şeyi yokken?
Herkes haklı olduğunda her şey yitirilmiştir, her şey mubah ve mümkün olur, bu en trajik andır, bizim ânımız budur. Biz, iyi niyetli insanların ortasındayız, onlar davaları için kendilerini feda etmeyi kabul ederek öleceklerdir, onların davasının çoğu durumda bir yanlış anlama olduğunun farkındayız, ama bunu onlara anlatmak bir işe yaramaz, bize inanmayı reddedeceklerdir, üstelik yaşama nedenleri buna sıkışıp kaldığından büyük bir kararlılıkla reddedeceklerdir. İdeal neredeyse her zaman muğlaklıklardan ibaret bir dokudur ve eğer karşıt-anlamın kökünü kazırsak, çoğu insanı anlamsızlığa mahkûm ederiz, hakikat asla onlara göre değildir. Oysa, elimizdeki imkânlar, tekerin her dönüşünde hakikati daha da güçlendirmektedir, bizse kendimizi bu evrenin içinde, sürekli insanileştirdiğimiz bu evrende giderek daha yersiz yurtsuz hissediyoruz: Bu paradoks öncekinden daha az trajik değildir ve bunun çözümü yoktur. Düzensizliğe kurban olmaya daha ne kadar devam edeceğiz? Düzensizlik sonsuza dek süremez, düzensizliğe tahammül edemeyen insan ruhu parçalanır. Bu durumda felaket tercih edilir ve insan, geleceği zorlamak umuduyla, felakete koşmakta tereddüt etmez.
Albert Caraco
Kaos’un Kutsal Kitabı
Yayına Hazırlayan: Işık Ergüden
Çeviri: Işık Ergüden (Versus Kitap)

