ALAFRANGALIĞIN TARİHİ: IRKÇILIK, ULUSÇULUK, KAFATASÇILIK – HİLMİ YAVUZ

0

Edebiyat alanında ‘ırk’ kavramını, ‘çevre’ ve ‘zaman’ kavramlarıyla birlikte, eleştirel pratiğin kuramsal temelkoyucularından biri olarak konumlandıran, Fransız eleştirmen Hi ppolty e Taine ol muştur. Taine’nin Histoire de la Lilterature Anglaise (İngiliz Edebiyatı Tarihi)7adlı kitabının’Giriş’ınde, ırk’, ‘çevre’ (veya ‘ortam’) ve ‘zaman’ın (veya ‘an’ın ya da ‘dönem’in), ‘düşünce ile duygu’ gibi ruhsal durumlara biçim veren genel kavramlar olduğunu bildirir bize. Burada Taine’nin kimi defa ‘zaman’, kimi defa da ‘an’ ya da ‘dönem’ diye Türkçeye çevrilen kavramının Fransızcasının ‘moment’ olduğunu hatırlatalım. j.C, Carloni ve Jean-C. Filloux’nun Eleştiri Kuramları’ndas belirttiklerine göre “Irk, ‘genel olarak mizaç ve bedensel yapının belirlediği özelliklere bağlanan, doğuştan gelme ve kalıtımsal (ırsî) tinsel (ruhsal) eğilimler bütünü’dür; çevre, ‘bir halkın içinde bulunduğu koşulların tümü’dür; ve gelişimi içinde bir halkın tininin (ruhunun) eriştiği nokta’ zaman’dan ayrılamaz.”

Başta Ahmet Şuayb olmak üzere, Servet i Fünun dönemi eleştirmenlerini, Saint-Beu ve ile birlikte derinden etkilemiş olan Taine, ‘ırk’ kavramını, bîr edebiyat ürününün temellendirilmesinde başköşeye yerleştirir. Dikkat edilirse ‘ırk’, ‘bedensel yapının belirlediği özellikler’e bağlanan ‘ırsî ve ruhsal eğilimler bütünü’ olarak tanımlanmaktadır. Berna Moran her ne kadar Edebiyat Kuramları ve Eleştiri’de, Taine’in ‘Irk derken, […] biyolojik üstünlük kaygılarına bulaşma[dığını]’ ve daha çok, ‘bir ulusun, ulusal Özelliklerini kaste[ttiğini]’ üne sürüyor olsa da, ‘ırk’ kavramı ile ‘ulusal özellikler’ arasında büyük farklar vardır. Bir ulusun karakteristik özellikleri, o ulusun üyelerinin ‘doğuştan gelme’ ya da ‘ırsi özellikleri değildir. Moran, Taine’den söz ederken, ‘ulusal karakter[in], bir toplumun insanlarında doğuştan mevcut özellikler[i] olduğunu bildiriyor Oysa değildir! ‘Irsi ya da ırksal olan, tanımı gereği,’doğuştan’dır; ‘ulusal’ ol ansa, sonradan edinilir.

Gerçi ‘ırk’ kavramını ‘ulusal-olan’ anlamında kullananlar da görülüyor. Mehmet Akif’in “Sana yok, ırkıma yok izmihlal” dizesindeki ‘ırk’tan, bir etnisiteye, Türklük’e atıfta bulunulduğu açıktır. Akif, hiçbir zaman, bir ırkçı ya da kavmiyetçi olmamıştır. Zira ırkçılık, bir etnisitenin, öteki etnisiteler üzerindeki üstünlüğü ve bu üstünlüğün kafatası ölçme gibi birtakım sözde bilimsel yöntemlerle kanıtlanabilirliği iddiasıdır, – yoksa bir etnisiteye salt atıfta bulunulması değil!

Muzaffer Şerif Başoğlu’nun,1943’te yayımlanan Irk Psikolojisi başlıklı bir kitabı var. 1944 Tevkifatı ile önü kesilen ırkçı düşüncelerin dolaşımda olduğu yıllar! Başoğlu, kitabının Giriş bölümünde, bir toplumun ‘ulusal özellikleri’ ile o özelliklerden yola çıkarak, bir etnisitenin üstünlüğünü kanıtlamak için kullanmak anlamında ‘ırkçılık’ arasındaki farkı şöyle belirtiyor: “Muhtelif milletlerin muhtelif cemiyet kuruluşu, tarih ve kültür şartları altında hiç şüphesiz kendine mahsus hususiyetleri ve orijinal kültür tezahürleri vardır. Muhtelif milletler, tarihlerinin ve coğrafyalarının durumuna göre, kültür seviyesi ve başarısı bakımından muhtelif inkişaf safhalarında bulunuyorlar. Irkçılar, bundan derhal büyük neticelere sıçrıyorlar. Zeka, karakter, mizaç, kavrayış, sanat kabiliyeti gibi psikolojik hususlarda bazı milletlerin değişmez bir surette ırken üstün yaratılmış olduklarını, büyük bir velvele ile ortaya sürüyorlar.”
Oryantalizm ile tarih arasındaki fark da buradadır: Oryantalizm, bir ırk’ın ötekinden üstün olduğunu meşrulaştırma aracıdır; tarih ise, bir toplumun ulusal özelliklerini ortaya koymanın…

Daha başından şunu belirtmek gerekiyor: Irkçılık, Avrupa kökenli bir kavramdır ve Robert Bernasconi’nin Irk Kavramını Kim İcat Etti adlı kitabında da belirtildiği gibi, “Irk teriminin ilk defa çağdaş anlamıyla XVII. yüzyılın sonunda kullanıldığı üzerinde genelde uzlaşılmıştır.” Her ne kadar ‘ırk’ kavramını ilk defa François Bernier kullanmışsa da, Bernasconi, ‘ırk kavramına daha önce sahip olmadığı entelektüel tutarlılığı veren ilk düşünür[ün]’ Kant olduğunu bildiriyor.

Irkçılığın, kölecilikle temellendirilmesi de yine Avrupa kökenlidir. Gerçi, mesela Locke gibi bazı Aydınlanmacı düşünürlerin kölelik kurumunu savunduğunu, ama yine
Locke’un, köleliği, Chris Harman’ın da belirttiği gibi, ‘ırkçı-olmayan’ gerekçelerle meşrulaştırdığı da biliniyor. Bernasconi sözünü etmese de, Hume’un ‘ırkçı düşünceleri onayladığını, buna karşılık köleliği ‘barbarca’ bulduğunu, yine Chris Harman’dan öğreniyoruz.
Bütün bu bilgiler, bizi ırkçılığın, Avrupa-merkezcilik ve Oryantalizmle birlikte, bir XVIII. yüzyıl fenomeni olduğunu gösteriyor;-bir başka deyişle, ırkçılığın, bir Aydınlanma Çağı fenomeni olduğunu! Bakınız, Bernasconi’nin deyişiyle, ‘ırk kavramını güvence altına almak için, kendisi üzerine yazılmış eserlerde görülebileceğinden çok daha fazla enerji sarfeden’ Kant da, ‘ırkçı düşünceleri onaylayan’ Hume da, Aydınlanma’nın önde gelen filozofları değil midir?

Irkçılığın desteklenmesinde Fransız Aydınlanmacılarının durumu da, Kant ve Hume’dan farklı değildir. Voltaire’in de ırkçı düşünceler taşıdığını Jonathan Israel’in Enlightenment Contested adlı çalışmasından öğreniyoruz. Israel, Fransız Aydınlanmasının ‘ılımlı’ sayılabilecek kesimi ile (Voltaire), daha ‘radikal’ kesimi (Diderot) arasında farklar görüldüğünü; Voltaire’in ırkçılığı onaylıyor olmasına karşılık Diderot’nun ırkçılığı, kolonyalizmi ve köleciliği kesinlikle reddettiğini ve sömürgeleştirilmiş olan halkların haklarını elde etmek için savaşmalarının meşruluğunu savunduğunu öne sürüyor, Bernasconi de Voltaire’in ırkçılığı üzerine şunları söylemektedir: “Voltaire, Afrika konusunda eleştireldi. Hiyerarşik bir model önerdi; bu model içinde Siyahlar en üstte yer almıyorlardı kuşkusuz, ama dahası, alenen aşağılanarak maymunlarla istiridyelerin üstüne yerleştirilmişlerdi.”

Aydınlanma’nın ırkçılığı kışkırtan negatif bir söylem ürettiği konusundaki öne sürüşler, çoğunlukla postmodern ve postkolonyal bir tavır olarak reddedilmeye kalkışılsa da, bu meselenin öyle basitçe geçiştirilmesi söz konusu değildir Doğrudur: Avrupa-merkezcilik’in (Eurocentrism), kolonyalizmin ve ırkçılığın Aydınlanma kökenli olduğuna ilişkin görüşler, postmodern ve postkolonyal bir tavır olarak öne çıkıyor ama bu; ırkçılık, Avrupa-merkezcilik ve kolonyalizmin, Aydınlanma düşüncesi ile ilişkisi olmadığı anlamına gelmez.

Kafatasçılığa gelince, kafatası ölçümünün de bir XVIII. yüz-yıl olgusu olduğunu anımsatayım: Camper’in kafatası ölçümleri! J.G, Herder’in, Ideenzur Philosophie der Geschichte der Menscheitinden aktarıldığına göre, ‘Avrupalıların kafatası ölçülerinin doğanın yaratımının çeşitlerini sözde ayırt etme aracı’ olduğu kanısındaydı; ‘çünkü bu ölçüleri in] insanlarda güzelliğin en mükemmel biçimine yaklaştığını düşünüyordu Dolayısıyla kafatasçılığı, tıpkı ırkçılık gibi ‘icat eden’ de Avrupa’dır ve elbette XVIII. yüzyılın Aydınlanmacı Avrupası! Ama öte yandan, kafatasçılığın Türkiye’de de uygulanışına tanık oluyoruz. Şaşırtıcı ama gerçek: 1932 yılında, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti’nce düzenlenen Birinci Türk Tarih Kongresi’nin ikinci oturumunda, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti azasından ve Musiki Muallim Mektebi tarih muallimi Afet İnan Hanım, “Tarihten Evvel ve Tarih Fecrinde” başlıklı tebliğini sunar Afet Hanım bu tebliğinde, Orta Asya’nın ‘otokton’ (yerli) halkının âri ırka mensup Türkler, dillerinin de Türkçe olduğunu öne sürdükten sonra şu tespiti yapar: Ari ırkın kafatası, brakisefal tip kafa tasıdır!

Afet Hanım’dan sonra İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi Antropoloji Müderris Muavini (Doçent) Dr Şevket Aziz Kansu söz alır. Dr. Kaosu nun, “Büyük şefim’ diye başlayan konuşması (Konferansı Reisicumhur Mustafa Kemal’de izlemektedir) Afet Hanım’ın tebliği üzerinedir ve özeti, kendi ifadesiyle, şudur: “Anadolu, brakisefal, buğday renkli veyahut beyaz, güzel, bazen mavi gözlü ve kumral bir ırk tarafından iskân edilmiştir. Bu ırk Orta Asya’dan geliyor,”
Dr. Kansu, Türklerin, ‘Alp insanı olarak adlandırdığı âri ırktan brakisefal kafatasına sahip olduklarını kanıtlamak için, dikkat edilsin, şunları söylemektedir: “Keza diyeceğim ki, ilim metodla yapılır, İlim, metodun mahsulüdür. (…) Bendeniz, Anadolu’da gezdiğim zaman ne kadar saf, güzel, velut Türk ırkına tesadüf ettim. Aldığını ölçüler, morfolojik karakterler, bu kanaatimi sarsılmaz imana dönüştürdü,”

Dr, Şevket Aziz Kansu, üç gün sonra, bu defa kendi tebliğini sunmak üzere kürsüye çıkacak ve bir önceki konuşmasın da sözünü ettiği ‘ölçüler ve morfoloji karakterler’den neyi kastettiğini, “Türklerin Antropolojisi” başlıklı tebliğinde açıkça dile getirecektir; – şöyle (Birinci Türk Tarih Kongresi tutanaklarından aynen ve harfiyen aktarıyorum, H,Y): “1929 senesinde ilk antropolojik tetkiklerime başladığım zaman 25 Türk kadını ve 25 Türk erkeğinin kafasını ölçtüm. Hu ölçülerin vasatisini (ortalamasını) Fransızların kafa ölçüleriyle mukayese etmek istedim.””

Dr. Kansu bu ‘iki etnik grubun sefalometrik (kafatası ölçü leri) mukayesesi’nin sonuçlarını bildirir ve bununla da yetinmez, Türk ırkının ‘brakisefal, ince burunlu, vasati ve vasatiden uzun boylu, buğday renkli yahut kumral’ Alp tipine mensup olduğunu kanıtlamak için, sahneye bir aile yi de çıkarır. Devamını Dr. Kansu’dan dinleyelim:

“Ankara’nın biraz şimalinde Bağlum köyünden Aptullah’ı, kadını ve küçük yavrusunu takdim ediyorum. İşte halis dağlı adam, Alp adamı, Türk adamı. (Alkışlar.) Aptullah, koyu olmayan gözlere, buğdaydan daha açık kumral bıyıklara ve beyaz bir tene sahiptir. Fakat işte yavruları, saçları altın renkli olan bu yavru Türk ırkına mensuptur. (Alkışlar.) İşte Alp adamı. Orta Asya’dan gelmiş olan adam, bizim ecdadımıza bağlı olan adam. (Alkışlar.)” İnsanın havsalası almıyor, değil mi?
13 Birinci Türk Tarih Kongresi Tebliğleri, 1932.

Ezberci Eğitim, Skolastik Düşüncenin Değil; Aydınlanma’nın Bir Sonucudur
Hukuk demek, kanun demek değildir Hukuk fakültesinde öğrenciyken Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoglu, sınıfta, bize bir ‘Larousse Mehmet’ hikâyesi anlatmıştı. Mehmet adında bir arkadaşı Fransızca öğrenmek için, Fransızların o ünlü Grand Larousse Ansiklopedisi’nin ciltlerini (sanırım 24 cilttir!) ününe çekmiş, ilk cildinin ilk maddesinden başlayarak ezberlemeye koyulmuş, Larousse baştan sona ezberlerse, Fransızca öğreneceğini sanıyormuş Mehmet…
Velidedeoglu da, Medeni Hukuk’u öğrenebilmek için. Medeni Kanun’u ezberlemenin bir anlamı olmayacağını; çünkü nasıl Fransızca öğrenmek Grand Larousse’u baştan sona hatmetmek demek değilse, Medenî Hukuk’u öğrenmenin de Medeni Kanun’u ezberlemek anlamına gelmediğini söylemişti…
Şimdi bunu neden hatırladım? Bu, acaba ‘ezberci eğitim’ dediğimiz yanlış ve sakim eğitimin bize dayattığı bir şey olmasın? Ezberlemenin, din eğitiminin bir gereği olduğundan, dolayısıyla da ezberci eğitimin dinî eğitimin ‘olmazsa olmaz’ koşulu sayılmasından mıdır? Dinî eğitimin kural ve yöntemlerinin, şekiller eğitim alanına taşınmasının sonucu mudur, ezberci eğitim?
Eğer böyleyse, mesele, din eğitiminin de sadece ezberlemekten ibaret olduğu gibi fevkalade vahim bir skolastik hatadan kaynaklanıyor. Nasıl ki bir dili öğrenmek, bir hukuk düzenini öğrenmek, sadece o dilin lügatini veya o hukuk düzeninin kanunlarını ezberlemekten geçmiyorsa, bir dini öğrenmek de o dinin kutsal kitabım ezberlemekten geçmiyor. Bir dil sadece onun lügatine (sözdağarına), bir hukuk da, sadece onun sözdağarı sayılabilecek olan kanun maddelerine indirgenemiyorsa; bir din de sadece onun kutsal kitabının lafzına indirgenemez. Din ve kanunlar, onların lafızlarından, lafızlarının ezberlenmesinden ibaret değildir çünkü. Kanunların bir ‘mana’sı, bir ruhu olduğu gibi, kutsal kitabın da bir ruhu, bir manası vardır, islam’da tefsir ve tevil geleneği de, kutsal kitabımız olan yüce Kur’an-ı Kerim’in sadece lafızdan ibaret olmadığını gösterir.

Dolayısıyla, bugün seküler eğitim alanında sıkça görüp şikayetçi olduğumuz ezberci eğitimi, din eğitiminin skolastik yani ezberci yöntemlerinin seküler alana bilinçdışı bir kalıntı (survivance) olarak taşınması ile açıklamak asla doğru değildir. Çünkü İslam veya herhangi bir semavî din, kutsal kitapların ezberlenmesi ile ne yetinmiştir ne de din bu ezberle hayata geçirilmek imkânını bulmuştur. Şunu söylemek istiyorum: Din, asla ezberci ve skolastik bir disiplin değildir. Yüce kitabımızın bizi sürekli ‘taakkul ediniz!’ diye uyarması bundandır.
Elbette ve ancak, Kitap’ın lafzı ile ruhu arasında bir çelişkiye düşmeden!..

Bakınız, aslında ezbercilik, bana göre elbet, skolastik düşüncenin değil, tam tersine. Aydınlanma (evet. Aydınlanma!) düşüncesinin bir veledizinasıdır. Nasıl mı, şöyle:
Büyük Fransız filozofu Jean-Paul Sartre’ın ilk romanı La Nauséé’nin (Bulantı) kahramanı Roquentin, Marquis de Rollebon adında bir tarihî şahsiyet üzerine araştırma yapmak üzere halk kütüphanesine gitmektedir. Orada, sürekli olarak kitap okuyan birine rastlar ve merak eder. Hangi amaçla oradadır ve niçin sürekli alfabetik bir sırayla dizilmiş olan kitapları, o sıraya göre okumaktadır? Romanda ‘otodidakt’ (kendi kendini yetiştiren) adıyla anılan bu tip, Lucien Goldmann’ın Aydınlanma Felsefesi kitabından alıntılayarak söylersem, ‘hicvedilen’ (satiric) bir karakterdir. Goldmann, ‘otodidakt’ karakterine yöneltilen hicvin, dikkat edilsin, ‘Aydınlanma’nın temel inançlarından birine’ karşı olduğunu söyler. Goldmann, Aydınlanma’nın bu temel inancını şöyle dile getirir: “Bilginin, ansiklopedi ve sözlükler aracılığıyla alfabetik olarak düzenlenmiş bölümler içinde aktarılabileceği inancı…”
Görülüyor: Hıfzı Veldet’in Fransızcayı Gram! Ijtrousse Ansiklopedisi’ni ‘A’ harfinden başlayarak’ ezberleyince öğreneceğini zanneden Larousse Mehmet’i ile bilgiyi, kütüphanede alfabetik sırayla dizilmiş kitapları ‘A’ harfinden başlayarak o sırayla okuduğunda elde edeceğini zanneden ‘otodidakt’ı arasında hiç fark yok! İkisi de, skolastiğin değil, Aydınlanma ansiklopediciliğinin kurbanı!

Hilmi Yavuz
Alafrangalığın Tarihi
Geleneğin Tasfiyesi ya da Yeniden Üretilmesi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz